Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Temmuz 2017

Öykü

Kayhan Yakın • İki Tombul Kedi

Oggito

Paylaş

32

0


Yine dolaşmaya başladı, salondan mutfağa, bu odadan o odaya. Acelesi var. Güm güm güm banyoya, güm güm güm odaya. Kraliyet balosuna hazırlanıyor sanki şerefsiz. Ne alacaksın koşarak salondan? Hepsini bir arada alıp getirsene. Tek tek mi taşıyorsun her bir kalemi? Peki, neden ayaklarını güm güm vuruyorsun? Ben de mi böyle yürüyorum? Hiç sanmıyorum. Usulca atıyorum adımlarımı. Koşmuyorum ayrıca. Neden koşayım ki evin içinde? Bu herif neden koşuyor? Koşarken düşse, kafayı çaksa. Kalçasını kırsa, kımıldayamasa, bağırsa yardım edin diye, yerlere vursa, komşu yardım et diye yalvarsa. Yardım edin, aaah, yardım edin, kimse yok mu? Sesi kısılana kadar bağırdığını dinlerim. Benim altımdakiler duymaz herhalde. Ya üst kat? O duysa da bir şey yapmaz diye tahmin ediyorum, deli kadın. Yerleri yumruklamasını duyabilirler belki. Müzik setini açarım, sesler karışır. Yardım edin, imdaat, güm güm güm. I was made for dancing, oh oh oh all night long, yeah! Müziği duyar, evde olduğumu anlar. Anlasın. Tepesinde deli danalar gibi tepindiğim için yardım etmiyor diye düşünsün. Kurtulursa da, müzik dinliyordum duymamışım, derim. Yukarıdan şüpheli bir ses duydunuz mu? Hayır memur bey, çalışırken kulağıma Bose’umu takıyorum, dışarıdan hiç ses duyulmuyor, bakın deneyin isterseniz.

Birinin ölümünü istemek iyi bir şey değil. Bir başkası için dilediğin kötülük mutlaka dönüp dolaşıp seni bulurmuş. İşim yolunda gitmeyecek, çizimleri kimse beğenmeyecek. Tövbe tövbe, affet yarabbim, en iyisi başka şeyler düşünmek. Aslında hiçbir şey düşünmemeliyim. Gözkapaklarımı ağırlaştırmalı, karanlığa ve boşluğa odaklanmalı, bir an evvel uyumalıyım. İki küçük tombul kedi yanaklarımdan yukarıya tırmanıyor, gözlerimin üzerine gelip oturuyorlar. Önce sağ, sonra sol. Çok ağırlar, yerlerinden kaldıramayacağım kadar ağır. Gözkapaklarımı sıkınca binlerce yeşil nokta beliriyor. Hızla maviye dönüşüyorlar, sonra kırmızıya, mor falan, soldan sağa göç ediyorlar. Aslında bunlar zararsız hayaller. Adamı ben hasta etmiyorum ya. Kendi şerefsizliği yüzünden düşüyor. Bu yaşta insan evinde dörtnala koşarsa tabii ki düşer, çanağı da kafayı da patlatır.

Akşamları evde de çalışmak zorunda kaldığımı söylemiştim laf arasında, asansörde birlikte çıkarken. Beni hikâye dinler gibi dinliyor pezevenk. Belki de özellikle böyle yapıyor. Neden olmasın? Aşağıya sesim gider mi, gürültü yapar mıyım, diye düşünmez mi insan? Yaşları ilerledikçe daha bencil oluyorlar. Sizin ömrünüz çok, ben yakında öleceğim, önce benim hakkım. Asansör gelince nasıl da koşarlar hemen önden binmek için. Ne güzel durmuştu, yine başladı dolap beygiri gibi dolaşmaya. Defolup gitse keşke. İnsan böyle koşa koşa hazırlanıyorsa ya bir yere gidecektir ya da misafir bekliyordur. Umarım kimse gelmez.

Evden çıkıp giderse, kapının kapandığını duyarım, pencereden bakıp uzaklaştığından emin olurum. Hemen üst kata çıkarım. Anahtar deliğine japon yapıştırıcısı sıkar, dönerim. Apartmanın ışıklarını da yakmam, cep telefonunun ışığıyla işimi halledebilirim. Geldiğinde anahtarı deliğe sokamaz. Çilingir filan çağırmak zorunda kalır. Ama deliğin üzerindeki donmuş yapıştırıcı damlası kolayca anlaşılabilir. Bu anlamasa, çilingir ibnesi anlar. Abi buraya uhu sıkmışlar. Allah allah kim yapar ki bunu? Aklına ilk ben mi gelirim acaba? Benden şüpheleneceğini sanmıyorum. Bu zamana kadar hiç belli etmedim nefretimi. Apartman girişinde, asansörde falan hep selamlaştık. Her seferinde saygılı davrandığım için benden şüphelenmez. Nasılsınız efendim, sağlığınız nasıl? Tez zamanda geber. Ama o zaman da puşt oğlu gelip yerleşir. Çok daha kötü. Bunun hiç değilse müziği, partisi, arkadaşı falan yok. Bir tek bağırta bağırta dinlediği televizyon dizileri ve haberleri filan var. Bir de hiç uyumaması. Ne zaman uyuyor bu herif? Gece zaten yatmıyor. Ne zaman zıbarıyorsa artık, sabah ezanıyla kalkıyor, güm güm güm, tuvalet, harş sifon. Zaten sifon saat başı. Küçük odada internet var bence. Gelen faturalardan belli, hep gece saatlerinde kullanmış. Televizyon bitince internetin başına oturuyor, sonra ikide bir koltuktan hayvan gibi kalkış, tuvalete gidiş, tabii sifon, sonra banyodan uzun uzun su sesi. Boy abdesti alıyor sapık moruk. Şırıl şırıl, aksın delikten gitsin porno günahlar. Japon yerine ince bir tel de sokabilirim anahtar deliğine. Onu anlaması daha zor. Küçük bir parça teli cımbızla tutarak deliğe yerleştiririm. Yarın böyle bir tel aramalıyım, sokakta bulu...

Küt! Bak, hayvan oğlu hayvan. Neyi deviriyorsun, neyi düşürüyorsun? Küçük çaplı bir deprem sanki. Allah korusun. Yatak sallandı. İnsan evinde böyle ses çıkaracak neyi düşürür ki? Neden hep bir şey düşürüyorsun? Ben düşürmüyorum. Neden kapıları düşmanının yüzüne çarpar gibi kapatıyorsun? Kapıların çatlasın, düşürdüğün şey paramparça olsun, bir daha kullanamayasın. Allahım nasıl uykuya dalacağım ben? Nasıl da kasılmışım, yattığım yerde ensem ağrıyor. Bütün kaslarımı gevşetmeliyim, sırasıyla. Önce parmaklar, sonra eller ve kollar falan, bütün vücut yavaş yavaş gevşesin. Nabzım deli gibi atıyor, engelleyemiyorum. Derin nefesler almalıyım, ciğerleri şişirerek, yogacı o kadın gibi. Bacakları ve kalçaları çok güzel ama yüzü beş para etmez. Marketten süt alsam, ince bir enjektörle üstündeki plastikten girip rengi belli olmayan bir ilaç enjekte etsem, arsenik mesela, renkli midir acaba, kapısına bıraksam. Sabahları süt istiyor mudur ki kapıcıdan? Sorsam işkillenir herif. Sonra toksikoloji incelemesi filan, alt komşusu süt alıyor mu diye sorduydu, diye öter hemen şerefsiz. Süt değil su olabilir. Ama evin kapısına bırakılan bir şey olmalı. Birkaç sabah erkenden kapısının önünü kolaçan etmeli. Oradan anlarım bir şey alıp almadığını. Peki, arseniği nereden bulacağım? İz bırakmadan alışveriş yapmalı. Eminönü’ndeki böcek ilacı dükkânlarında bulabilirim belki. Fare zehri de alabilirim, o pembe granül gibi olanlardan. İyice ezip yiyeceği bir şeye karıştırırım. Fareler gibi ağzından burnundan kan kusarak ölür. Bir tatlı falan alıp götürsem. Ama çok acayip kaçar. Köşedeki pastaneden almıştım, size de getirdim, afiyet olsun. Bir de yer, zehirlenir ama ölmezse. Hemen anlaşılır benim yaptığım. Belli olmayacak bir yol bulmalıyım.

Japon filminde adamın kulağından içeriye buzdan iğne batırıyorlardı. Doğrudan beynine giriyor ama vücut sıcaklığında kısa sürede eridiği için geride hiç iz kalmıyordu. Ama bunu yapmak için herifin baygın olması lazım. Arkasından yaklaşıp tak kafasına bir şey geçirip baygın halde yatarken kulağına zart diye buz iğneyi batırabilirim. Ama yine olmaz çünkü bu sefer kafasındaki darbe anlaşılır. Kanama, morarma falan. Bir de bayılmazsa, o zaman döve döve öldürmek gerekir. Bunu yapamam ki. Birini kıyasıya vurarak öldüremem ben. Hem sonra vicdanım ne der. Zaten bütün apartman ayağa kalkar. Benim yaptığım hemen belli olur. Kimse görmese polis anlar. Benim hiç ortada olmadığım bir plan olmalı. Hilmi o şeytan suratlı herifi göstermişti o gün. Kaç leşi var, işkence etmez, direk kafasına sıkar, demişti. Söylesem, benim için o herifi ayarlasa. Öldürmeleri de şart değil. Bir daha tepemde dolaşamayacak kadar perişan hale gelsin yeter. Kollarını bacaklarını kırabilirler mesela, teker teker, bütün kemikleri. Birini öldürmenin vicdan azabını taşımak istemiyorum. Sonra hep aklıma gelebilir. Pişmanlık falan. Bu heriflere de nasıl güvenebilirim ki. Sonra bana şantaj yaparlarsa, senin yüzünden öldürdük, polise söylersek bitersin falan. Ömür boyu sömürebilirler beni. Bunlara bulaşmak doğru değil. Şöyle ülkü ocağında bir iki arkadaşım olsaydı ne güzel olurdu. Sokakta bir omuz atıp sonra ne vuruyorsun lan babalık falan, ağzını burnunu dağıtırlardı. Ülkü ocağına onun adıyla telefon açıp ana avrat küfretsem, gelip döverler mi acaba? Ama ekrandan benim numaramı görürlerse ağzıma sıçarlar. Onun telefonundan aramayı bir şekilde becerebilir miyim ki? Bir de bu yaştan sonra onlara katılmamı beklerler. Benden de ne ülkücü olur ama. Faşo bıyık, birbirimize tos vurmak falan.

Sola yatınca kalçam ağrıyor. Neden acaba? Bilgisayar başında sürekli bacak bacak üstüne atmaktan olabilir. Ayaklarım dümdüz yukarıyı değil, kırk beş derece açıyla her iki yanı gösteriyor. Ramses gibi görünüyor olmalıyım. Dün kalp hastanesinden mektup gelmişti herife. Umarım daha önce mektuplarını aşırırken kimse görmemiştir beni. Girişteki kamera orayı görmüyor. O zarfı da kolaylıkla alıp bakabilirdim aslında. Kalbi falan hasta olmalı. Bir kere de elinde filmlerle asansörden inerken görmüştüm. Kalp krizini tetikleyecek bir şey bulabilir miyim acaba? İnternetten arasam, böyle soruları kimlerin sorduğunu takip ediyor, kaydediyor olabilirler. Bomba yapımını aramak gibi değil bu ama yine de evden değil, internet kafeden bakmak daha doğru olur. Orada da kamera kaydı yapıyorlar aslında. Şirketten de yapılmaz. Öyle olmalı ki hiçbir iz, kanıt, şüphe kalmasın. Önceden bütün ayrıntılarıyla planlanırsa, hata yapmadan gerçekleştirmek mümkün. Planlarını senden başka hiç kimse bilmemeli, ne bir dost ne de sevgili.

Eve değil arabaya da yönelebilirim. Evden uzaklaşmak şüpheyi de adresimden uzaklaştırmak demek. Camından içeriye sülfür falan soksam. Termometrelerin cıvalarını toplayıp arabasına sokmayı becerirsem zehirleyebilirim belki. Ama camı biraz olsun açık olmalı. Pencereyi çevreleyen lastikten enjektör sokabilir miyim acaba? Bir de apartmandan kimsenin bahçeye bakmayacağı bir saati seçmeliyim. Dördüncü katın ışıkları bütün gece yanar, onlar görebilir. Peki, bir mıknatıs alıp elektrik sayacının arkada kalan tarafına bantlasam. Sonra da elektrik idaresini arayıp şikâyet etsem. Gelip baksalar, yüklü bir ceza yazsalar. Üzüntüden kalp krizi geçirse, ya da cezayı falan ödemek için evi satmak zorunda kalsa. Bir mıknatıs bulmak lazım. Mıknatıs... Ve bant...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kafka Olmanın OlanaksızlığıDerya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

14 Temmuz 2025

Kelimelerin Gücü ve Labirentin Sırları

Kitabın temel temaları, aidiyet, cesaret, dostluk ve kelimelerin gücü.Benim ilk okuduğum kitap Samad Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı idi. Akıntıya karşı yüzen o minik balığın cesaretine hayran kalmamak mümkün değildi. Bir gün yolculuğa çıkabileceğime beni ilk ik..

Devamı..

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024