Kemal Ilıkkan • Hoşça Kal Nurşah
23 Temmuz 2018 Öykü

Kemal Ilıkkan • Hoşça Kal Nurşah


Twitter'da Paylaş
0

“Her şeyi yutan sel yüzünden bizim kameriyemiz şimdi ne haldedir kim bilir diye düşündüm.

Nasıl ki bir tutsağın düşüne sürüler, çayırlar, buğday tarlaları girerse, benim de ruhuma geçmişin güneş ışığı vuruyordu.”

Goethe, Genç Werther’in Acıları

 

Bir sabah mandalina rengiydi uzak bulutlar. Ilık, toprak kokulu, hoş, insanı mest eden erken bir sonbahar günüydü. Balkona çıkmış ilk sigaramı içiyor, gördüğüm belli belirsiz rüyayı hatırlamama yardımcı olmasını umuyordum. Gözüm karşıda yükselen inşaata takılınca başka şeyler düşünmeye başladım. Çocukluğumun boş arsaları, hoş anıları geldi sonra aklıma. Geceleri, ulu birer çınarı andıran incir ağaçlarından çekirgelerin sesleri dolardı evlere. Gündüzleri götünden bal akan incirlere gizlice dadanan, dizleri kanamış çocuklar vardı. Balkonlara kaçan toplar, topları bıçaklayan öfkeli ev sahipleri vardı. Ölmüş bir meşini içine başka bir plastik top koyarak diriltmeyi akıl eden zehir gibi çocuklar da olurdu. Ablam Sümerbank’tan alınma kumbarasında bozuk para, bense bir kutunun içinde ıvır zıvır şeyler biriktirirdim. Yorulmamacasına sürüp giden onca koşturmaca ortasında annem bir salatalık soyup elime tutuşturur, kokusu taa arka sokaktan duyulurdu.

Hangi binanın hangi dairesinde kimin oturduğunu, kimin nereli olduğunu bildiğimiz yıllar çok uzakta kalmış. Karşımda yükselen inşaatın dairelerini kim bilir kimler satın alacak ve hiçbiriyle tanışmayacağız bile. Burcular bu sokaktan taşınalı çok olmuş. Bahçesinde erik ağaçlarının bulunduğu evlerinin önünde bir gece vakti sarı bir taksi durmuş, o eve girerken soför de el sallamıştı. Sevgilisiymiş güzel Burcu’nun, sonra sonra öğrendi mahalleli. Pencerelere çıkmış uykulu ve meraklı konu komşunun, çığlık seslerine kulak kesilişini anımsadım bir an. Ne çok aile kavgası yaşanırdı bu sokakta o zamanlar. Tesettüre girince, “Armudu elmayı taşladı illallaha başladı,” demişti onun için kadının biri. Bebeğinin adını da Sacit koymuş iyi mi, Sacit diye bebek mi olur? Oya Abla’nın Fen Lisesi kazanan oğlu Silikon Vadisi’nde çalışıyormuş. ODTÜ’yü dereceyle bitirmiş diye anlatır dururdu ablam. Başarı hikayelerine bayılıyorum. Benimki de öyle, çoktan ölmüş olmalıydım çünkü…    

Annemle babam, Seferihisar’dan ev alıp oralı olduğundan beri bu eve en çok ben uğruyorum. Özlemişim balkonunu, sokağa kuşbakışı yüksekliğini… İzmariti aşağı atsam, astsubay emeklisi apartman yöneticisi Muzaffer Amca gelir kapıya dayanır şimdi. Babamı sigaraya başlattığı için çocukken sevmezdim onu. Saksının toprağına söndürüp içeri giriyordum ki bir araba bir köpeğe çarptı, küt! Derecesiz canım sıkıldı.

Ben içimde kopanı döküleni toplamaya uğraşırken Muzaffer Amca olay yerine hemen intikal etti. “Şuna bak sabahın köründe alkollüsün bir de” diye bağırıyordu köpeğe çarpan adama. Neyse ki köpek yaşıyordu. Seke seke uzadı kaza mahallinden. Herif, “Köpek senin miydi, devrem?” diye sorunca Muzaffer Amca da Türklere özgü bu hitap şekline sinirlenip, “Kaçıncı tugaydaydık ulan,” diye bağırarak alkollü sürücüye tekme tokat daldı. Araya girmek ister gibi yapıp bir iki de kapıcı vurunca, alemden dönen adam aracına atladığı gibi gazladı ve gitti.

Nurşah geldi yanıma. Balkonumdan insan manzaralarını kaçırmıştı. İyi ki de kaçırmış, sabah sabah canı çok sıkılırdı güzel Nurşah’ımın. Onun çocukluğu başka şehirde geçmiş. Omuzlarıma bir şey örttü. Bir el kapının tokmağını vurdu. Nurşah ekmeği mutfağa koydu, gazeteyi bana getirdi. Azıcık gülümsedi, kumral yüzündeki gamzeleri biraz daha güzelleşti. Yeşil gözleri biraz daha da yeşillendi.

Öğlen olduğunda bulutsuz gökyüzü derin bir grilikteydi. Her gün bu saatlerde içimi garip bir hüzün kaplar. Nurşah sırtına siyah, uzun, dökümlü bir hırka geçirmiş balkondan dünyaya sevinerek bakıyordu. Bakışlarından sokağa muhkem bir mutluluk fışkırıyordu. Alt dudağını ağzına aldı, ısırdı. Nasıl bir tikse, son günlerde bir de buna alıştı. Birazdan akşam yemeği hazırlıklarına başlayacak. Kuğu boyunlu musluğu açacak, sebzeleri bol suyla yıkayacaktı.

“Sana sonunu bilmediğim bir hikâye anlatayım mı?” dedim.

“Anlat,” dedi.

“Seni seviyorum.”

O yanımda uyurken ben yine bir film izlemiştim, orada geçiyordu. Bir yerlerden bir şeylerin sesi geldi kulağına. Gözlerini indirdi, içeri gitti. Arkasından baktım, denize açılırken uzaklaşan bir kıyının görüntüsü canlandı zihnimde. Evlendiğimizin ilk yılı İstanbul’a gitmiş, Adalar’ı gezmiştik. Yandan çarklı ada vapuru yolcularını bırakmış, yeni yolcuların almış ardında köpük köpük sular bırakıyor, Ada ise yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Nurşah da benim hayatta kalmamı sağlayan sıkıntısız bir ada gibiydi birkaç yıldır. Ne zaman şakağıma bir silah dayamak istesem, aşkın tuhaf biçimleri de olduğuna inanır, vazgeçerim.

Hava iyice serinledi. İçeri girdim. Mutfaktan burnuma akşam yemeğinin kokuları geliyordu. Eskiden yemekleri de ben yapardım. Bir süre bunu düşündüm. Sonra kapı aralığından Nurşah’ı gördüm. Avucunun içindeki bıçağı bırakmadan, elinin tersini yüzüne bastırmış, ağlıyordu. Belki hıçkırıyordu da, duyulmasın diye kuğu boyunlu musluğu açık bırakmış. Yemeğe oturduğumuzda bana derin bir melankoliyle baktı. “Muzaffer hâlâ uğraşıyor mu senle,” diye sordu. Ben daha cevap vermeden de, “Bir gün senin yerine ben ineceğim aşağı, görecek gününü,” diye patlayıverdi. Yemek o kadar güzel olmuştu ki biraz daha rica ettim. İçine sevgisini katmış. Gözyaşlarıyla soslamış…

Hava kararmak üzereydi. Ayın üstünü bir bulut örttü. Babam içerde maç izliyor, annem ablamın üç ay sonra doğacak çocuğuna patik örüyordu. Tekerlekli sandalyemi ustalıkla geri çevirip balkon kapısını tek hamlede aştım, odama yollandım. Gidip o mektubu bir kez daha okuma duygusu böyle ansızın geliyor bu aralar.

“Hakan, canım…

Bir sabah mandalina rengiydi uzak bulutlar. Ilık, toprak kokulu, hoş, insanı mest eden erken bir sonbahar günüydü. Balkona çıkmış belki ilk sigaranı içiyordun. O günler bitmiş, mutlu saatlerimiz artık sona ermişti. Bunu ikimiz de biliyorduk. Telefonuma gelen mesajı görmüş olduğunu düşünüyorum. Gördün ama hiçbir şey söylemedin. Belki de yüzleşmek istemedin. Bu suçluluk duygusundan asla kurtulamayacağım. Bu ihanetle yaşamana izin veremezdim. Sana, artık gitmem gerektiğini de söyleyemezdim. Hayat bize her zaman istediğimiz seçenekleri sunmuyor. Bazen cesur kararlar vermemiz de gerekebiliyor. Sen olsan bu kadar dayanıklı kalabilir miydin? Söylesene, başka birine aşık olsan, benden yavaş yavaş uzaklaşsan, “Başkası var” diyebilir miydin? Biraz olsun iyi gelecekse söyleyeyim; ilişkimiz o kazadan önce başlamıştı. Hoşça kal, Hakan.

Sana iyilikler dilerim, yalnızca iyilikler…

Nurşah”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR