kâğıdı koklamak gibi bir huyu vardı çocukluğundan kalma. gözden ırak, el-ayak çekildiği gecelerde, yaladığı bile olduydu nice yaprağı. damağına bir parmak bal çalınmış gibi olurdu kenarından dişleyince ciltleri. otlar, çiçekler, özellikle de çam, tadı kadar mis-ü amber gelirdi ona. sırf bu yüzden yüzlerce kitap okumuşluğu, ipincecik sivrittiği ucunca kara kalemlerle çoğun ak-pak, azın sarı, çok az da renkâhenk sayfalara yazıp-çizdiklerini ciltlemişliği bile vardı reçinenin o güzelim sırrınca.
tat neyse de, sanki her şey gibiydi ona koku. sâdece burun deliklerinin değil, aklının, rûhunun ve dahi gönlünün içine, iç inine, dibine dek güle-oynaya çeker, bir huzur, bir rahatlama, handiyse bir tatmîn ânına varıp da ne vakit tamlığa ulaşırsa, savururdu eve, göğe, dünya'ya, ve kâinata masmavi havasını.
her gördüğünü, bulduğunu, dokunduğunu, yiyip-içtiğini koklaması defter-kitaptan çok sonraya dayanır. suyu koklar, ekmeği koklar, peyniri, zeytini, domatesi, biberi.. otu, yaprağı, çiçeği.. fırçayı, macunu, sabunu.. terliği, atleti, donu koklardı ki, hastalıklı bir sağlık gibiydi ona. teri, küfü, pası; ekşiyi, kekremsiyi, acıyı; tazeyi-bayatı, pişmişi-çiği, olmuşu-hamı ânında anlardı, yüzü ya hüzün ya tebessümken.
durum zamanla ki, zamanının adıydı buluğ çağı, değişti: düştü kızlara ve kısacık sürdü her seferinde sevdâ onda. biricik sorundu yine hep koku! tez vakitte itici oldu, önce çekici gelen her kız mâlûm nedenden.
pis, terli, ekşimik ve de ten uyumunu söz konusu ettiğinden değildi bahânesi onu hepsinden uzaklaştıran, 'koku uyumu', daha doğrusu, uyumsuzluğundandı. herkesin mutlak bir kokusu vardı çeken ve iten. tuhaf bir kimyaydı ki bu, hemen hissediyor, karakterize ediyor, adlandırıyordu dahası: kimi öfke, kimi hüzün, kimi sevinç; biri coşku, diğeri kuşku, öteki hırs, beriki korku kokuyordu teninden çok rûhunca. henüz sevgi karakterini kimyasında taşıyıp rûhunda sırlayanına rastlamış olmasa gerek, o güne dek bir kıza sevdâlanamamış, karşılıklı veriş-alışa geçememiş, tensel gibi kokusal olarak örtüşememişti ki, buna pek üzülüyor, hatta dert ediyordu kendine durmadan.
yıllarını aldı bu durum, ömrünü. öyle olsun diye olsuncu da değildi ki, ortalama bir koku uyumunu sağladığı biriyle birlikte olsun. mutlak kuraldı onun için koku uyumu: ya hep, ya hiç kesinliği keskinliğinde yaşadı, yaşam denirse elbet buna.
ten uyumunu yakaladığını sandığı biriyle birlikte olmaya ramak kaldığında bir kez, devreye girince koku uyumsuzluğu, caydıydı: ne dokunmak ne elini tutmak ne öpmek, sarılmak, değil ki sevişmek! elvedâ!
ailesiz, akrabasız, ahbâpsız ve aşksız bir hayat: yapayalnızlığın ta kendisiydi o!
hikâye uzun da sonu şu: dehlizinde yaşıyor hâlâ herkesten uzak ve huyunu sürdürüyor çocukluğunun...
şerh: her vakit 'iyi' değil hemhâl olmak kitapla!
hamîş: ten uyumu, koku uyumu.. acep kaç huy var?
osmofobi: kokudan korkmak ki, bunun hikâyesi başka.
hisse: siz siz olun kitapları koklayıp yalamayın.
soru: hiç ebeveynini terk eder mi biri, sırf kokuları uzak düştüğü için ona?
not: sanki terk ettiği her kız bayıldıydı ona!
dip not: bir ara kokuma meylettiydi de, küsüp kurtulduydum ondan.
sâhi son: ölmüş dediler, bir reçine küvetinde kokuşmuş hâlde heyhat! burulda da gönlüm, hiç şaşmadım.. fenâ!






