Gecikmiş Bir Okumanın Notları
Alatlı’nın ilk kitabındaki bu romancı dışı konumlanışını görünce ve onun sayesinde Kemal Tahir’i ve Dostoyevski’yi hatırlayınca...
İşkenceci1, ilginç bir kitap.
Sosyoloji disiplininden edebi görünümle kaçıyor, edebiyatı ise, sosyolojiye benzer bir şeye kul ediyor Alatlı İşkenceci adlı romanında.
İnsanın nasıl işkenceci olmaktan başka çaresi kalmaz sorusunu, şimdilerde ‘Batılı Zihin’i kötülerken yeri gelince kullanmaktan çekinmediği ‘Newtonist’/mekanik bir düşünce yöntemiyle ve kendinden oldukça emin bir romancı diliyle, cevaplamaya çalışıyor demiyorum, cevaplıyor!
Oysa, romanlarda çok belirgin sorulara apaçık cevaplar vermekten çekinirler değil mi yazarlar! Roman bir sezdirme, deneyim paylaşma, yerine geçme, duyurma ve yolların geri kalanlarını okura seçtiğince yürütme işi değil midir değerli yazarlar için? Olsun…
Daha ilk sayfalarında nasıl bir ‘roman’ okuyacağınızdan, işlerin nereye varacağından oldukça emin oluyorsunuz kitabın.
O halde neden okumaya devam ettin diye sorabilirsiniz.
Kitaplığımı düzenlerken kalın kitaplardan oluşan külliyatını ne yaparım diye düşünürken okumadığımı fark ettim Alatlı’nın bu incecik romanını. Başlar başlamaz bir çeşit kötü roman okuma estetik deneyimine dönüşüverdi eylemim! Kötü eser okuma estetiği diye bir şey olmadığını kim söyledi? İdeal-estetik bir deneyimi, onun ne olmadığı üstünden deneyimlenebiliyorsunuz!
Acaba bu küçük kitap, bir romanın ne olmaması gerektiğinin 1980 sonrasındaki ilk ve en iyi örneklerinden midir?

Yazarın Roman Kahramanı Oluşu
Bu kitabı yazdığı sıralarda yeni bir romancı olan Alatlı, biraz sosyolog, biraz psikolog, biraz da tanrı-anlatıcı olarak yer tutarken o tarihlerin hazır muhalif duyarlıklarını okşamaktan ve onun yaygın ‘bilinçlenme’ beklentisini yerine getirmekten geri kalmıyor. Tabii, böyle olunca roman yazmak isterken bir roman kahramanı olup çıkan romancılar listesine de ister istemez katılmış oluyor…
Yazar, o tarihlerde siyasal muhalif olma ön şartı aranan edebi podyumda başa güreşme derdiyle, edebi bir eser yazdığını çok sık unutarak, sözünü ettiğimiz sosyoloji ve psikoloji malumatı içinde bile değeri yüksek olmayan ‘elementer’ bilgilere yaslanarak oldukça net resimler çiziyor, kesin yargılar sunuyor, köşeli iyilikler ve kötülükler betimliyor ve bütün bunların ardından da pek anlaşılır neden-sonuç ilişkileri örnekliyor.
Denebilir ki sonradan gelecek ‘tezli’ kalın kitaplarının (ya da edebiyat üstünden ‘mütefekkirliğe’ yönelmiş malumatfuruş tutumunun) ilk denemelerini görüyoruz bu ilk romanda.
Kemal Tahir'i Hatırlamak ya da Romanın Araçsallaştırılması
Romancının okura ‘öğrettiği’ örnekler edebiyat tarihinde yok değil. Dostoyevski, şaheserlerinin istisnasız hemen her birinde insanı bunaltan köktenci-slavcı-ortodoks tiratları atmaktan geri kalmaz örneğin…
Bizde, Kemal Tahir de başka bir örnektir. O da yer yer romanına yazar olarak girer ve Alatlı’nın bu kitaptaki sosyoloji ile ilişkisi dozunda olmasa da bir çeşit tarih ve medeniyet anlayışını apaçık okura ‘zerk’ ederek edebiyatı –bunu çekinmeden söyleyelim– istismar ettiği olur. Onun en iyi romanlarından biri olan Kurt Kanunu’nda bile bu türden bir edebiyat dışılığı ile sıkıcı ve sosyal bilimler açısından spekülatif sayılacak uzunca bölümler vardır.
Ama bu her iki yazarın edebiyatçılığı sorgulanabilir olmaktan uzaktır. Dostovyeski için bunu burada gerekçelendirmeye kalkışmak abes olur. Kemal Tahir için de bu öyledir…
Bizde, Kemal Tahir de başka bir örnektir.
Söylenmesi gereken belki şudur:
Her iki edebiyatçı, (Kemal Tahir’de bunun istisnaları yok değildir) tarih ve medeniyet anlayışlarını karakterlerine yedirebilmiş, andığımız sakıncalara karşın bütün olarak gerçek, bağımsız eserler yaratabilmiş romancılardır. Onların yaptığı, Alatlı’nın bu kitabında yapamadığı şeydir.
Alatlı’nın ilk kitabındaki bu romancı dışı konumlanışını görünce ve onun sayesinde Kemal Tahir’i ve Dostoyevski’yi hatırlayınca; acaba romanın, yazarının taraf olduğu ahlaki, siyasi tutumların aracı olarak sunulmasının ve bunun genel okurda karşılık bulmasının, olgunlaşmış bir roman eleştirisine sahip olamayışımızla ilgisi yok mudur diye sormadan edemiyorum.
Yoksa bu durum, 80 öncesinde daha da geçerli olan, düpedüz, toplumsal bir eğitim ve roman/edebiyat kültürü yetersizliğine mi işaret etmektedir ülkemizde?
Bunlar birbirine oldukça bağlı şeyler elbette… Ama burada, bundan ayrı düşünülemeyecek daha özel bir olgudan da söz etmek mümkün: Türkiye’de çeşitli nedenlerle, normal yurttaş bilincinin olduğu kadar okur yazar bilincinin de normalin üstünde siyasallaşması, siyasetimize olduğu kadar edebiyatımıza da olumsuz hizmet etmektedir.
Sosyo-politik olgular, edebi görünümlü dil ve biçemlerle fakat sanat eserini kendisi yapan öteki esaslı bileşenler olmadan sunulunca, buna itiraz etmek bir yana geniş bir okur kesimince sevilebiliyor, benimsenebiliyor, ya da en hafifiyle mazur görülebiliyor ülkemizde. Metindeki sosyo politik sunum benimsenmemişse, bunu tersi de oluyor, tu kaka edildiği de oluyor elbette… Ülkemizde hâlâ edebi ‘taraflar’, büyük ölçüde sanatsal ölçütlere göre değil, siyasi kamplar ve bunların çeşitlemelerine göre şekilleniyor desek önemli bir hata yapmış olmayız düşüncesindeyim. Ve işin ilgici, apolitik (çok satan da diyebiliriz) edebiyatımız bile bu kamplardan herhangi birine onun jargonunu benimseyerek dahil olma ihtiyacı duyabiliyor işine geldiğinde.
Böyle olunca; yazıldığı dönemin yüksek siyasi duyarlığı nedeniyle, bir romanda işkenceciyi anlatmak ve çözümlemek, çoğu sol yakada yer alan edebiyat okuru ve kanaat önderinin mutlaka beğenisini kazanacaktı, kazanmıştır da Alatlı’nın İşkenceci adlı ilk romanı.
Karakteri Kavramak mı Anlamak mı?
Romancı, sözüm ona bir karakter yaratıp onu günah keçisi yapana denmez.
Edebiyat sanatı, özellikle roman türünde, modern bir biliş biçimi olarak, yine modernite ile gövdeleşen sosyal-insani bilimlerden (Tarih, sosyoloji, psikoloji vb.) yararlanır yararlanmasına ama esas olarak, onların anlatamadığını anlatmaya ve anlamaya yarar; bu anlama ve anlatma bilgisel oluştan daha çok duyuş, seziş, deneyim ediniş açılarından gerçekleşir. Bu nedenledir ki, bir işkenceciyi yargılamaktan çok ‘anlatır’ bize çağdaş romancı. Bizim işkenceciyi anlamamız; onun eylemini, işini, varlığını haklı görmemiz anlamına gelmez elbette. Ama ana kahramanı işkenceci olan bir romandan o işkenceciyi insan olarak anlatabilmesini bekleriz. Romancı, roman kahramanını, bilimsel disiplinlerin olanaklarından da yararlanarak fakat onlardan farklı bir yerden kavramalıdır. Yineliyorum, bir karakteri; onun işi, eylemi, öyküsü vb. hakkında bilimsel bir kavrayışa varmaktan öteye geçerek, onun bunlarla birlikte ortaya çıkan insaniliği bağlamında anlamaya çalışırız edebiyat eserinde. Anlamak, evet karakter ne denli ‘kötü’ olursa olsun bir nebze olsun empati içerir. Bu empati, karakter üstünden insanadır. O kötü hale düşmüş insana. Canavarlaşmış insana. Yani bunların gerisindeki, üstündeki, kaynağındaki veya nihayetindeki insana. Bunun için romancının karakterleri, formülasyonlara ve/veya kategorizasyonlara indirgenemeyecek kadar biriciktir.
Alatlı, soyut bir işkenceciyi, soyut bir Türkiye’ye yerleştirmiş kitabında. O bu kitapla, sosyo-psikolojik-politik bir panorama sunmak istemiş ve bunu başarmış bile olsa böylesi bir panorama hiçbir şekilde roman olamamış. Dolayısıyla, kitabın yayınlanmasının ardınan övülmüş olması, dahası, ödüllendirilmiş olması, edebiyat kültür ve beğenisinin gelişmemişliğine ve bundan ayrı düşünülemeyecek bir şekilde de edebiyatın siyasi, inançsal veya ahlaki bilime biçimlerine göre değerlendirilmesine bir örnek oluşturmaktadır.
Romanda, Newtonist makine düzeninde işlemek isteyip de bunu başaramadığı ‘pekâlâ’ örneklenen bir devlet düzeninin, edebi kamuoyuna o tarihlerde hakim görünen sığ sol duyarlığı okşamış olması şaşırtıcı değilken, bu bilgiç-malumatfuruş anlatım, muhayyel “eski güzel günler” üzerinden geleceksizliği seçmiş olan Türk muhafazakârlığının bir kesiminin de pek hoşuna gitmiş olmalı ki, bu henüz ‘solcu’ görünümlü yazarın kitabı aynı yıl Yazarlar Birliği tarafından ödüllendirilmiş!
Perşembe’nin gelişi mi diyelim?
Sonuç Olarak
Acaba bu küçük kitap, bir romanın ne olmaması gerektiğinin 1980 sonrasındaki ilk ve en iyi örneklerinden midir? Yok, haksızlık etmeyelim, bize edebiyat eseri diye neler okuttular sağdan ve soldan! Onlardan biri işte…
1Alev Alatlı, İşkenceci, Boyut Yayınları, 1987
Başlıktaki fotoğraf: Elisa Calvet B.






