Koza
7 Kasım 2019 Öykü

Koza


Twitter'da Paylaş
0

Islak kaldırımda yürüyorum. Yanımdan serserice geçen arabanın sıçrattığı çamurlu suya aldırmıyorum. Yaz yağmuru... Hızlı yağdığı gibi hızlı kuruyacak ıslattığı her yer. Benim parçalarım da...

Mahallenin çocukları az ileride yolun karşısında dut ağacına dadanmış. Dut... Tam mevsimi. Ama artık tek tük görüyorum dut ağaçlarını. Okulun duvarına oturuyorum. Biraz ıslak. Olsun. Çocukları seyre dalıyorum. Dut yaprağına şiir yazacağım şimdi. Yok yok öykü. Ben öyküyü yazana kadar ıslak paçalarım kuruyacak. Dut yaprağına öykü yazmak için tadına bakmak gerekir mi? Hayır... Ölüme öykü yazmak için, ölmek gerekir mi gibi bir soru bu.

Duta doyan çocuklar uzaklaşıyor. Ben duvara daha da yerleşiyorum...

Anadolu kasabalarında insanların, evlerinin bir odasında ipek böceği tuttuğu yıllar. Belirli bir süre o böceği besleyip büyütmeye tutmak diyorlar. Oruç tutmak, maya tutmak gibisinden bir tutmaktır sanırım. Tabanı, tavanı tahta odalara katlı sedirler yapılıyor. Gazete kâğıdı seriyorlar. Üstüne minik siyah yumurtacık gibi bir şeyler serpiyorlar. Çörek otu gibi. Haşhaş tohumu gibi. Oda çörek otu değil, saflık kokuyor. Emek kokuyor. Yumuşak kokuyor.

Böcek tutan kasabalılar zamanı gelince dut dallarını budarken onları izleyen küçük kız babasına soruyor: “Baba bu yaprakları mı yiyecek bu insanlar?” Baba Adliye'de Zabıt kâtibi. Gri takım elbiseli şehirli bir adam. “Yaprakların ne işe yaradığını görmek ister misin?”

Bu sohbete kulak misafiri olan kasketli amca sesleniyor “Buyrun beyim ev yakın, görsün yavrucak.”

Okulun ıslak duvarından kalkıp az ilerideki esnaf kahvesine giriyorum. Daha fazla üşütmemek lazım. Dut ağacını gören bir masaya otururken ocakçıyla göze geliyoruz. Elimle bir çay işareti yapıyorum. Hemen geliyor çay.

Babasının elini sıkıca tutan çocuk meraklı bakışlarla etrafı inceliyor gıcırdayan tahta merdivenden çıkarken.  Dut yaprağı kokusu, böceğin kokusu, umudun kokusu uzun koridorun başından hissediliyor. Az sonra hayatının en ilginç manzarasına tanık olacak küçük kız.

Odaya girer girmez önce irkiliyor tavana kadar sıralı dalları görünce. Üzerinde yapraklarıyla dut dalları. Yaprakların arasından bitmeyen bir çıtırtı yükseliyor. Yaklaşınca çıtırtının sebebini görüyor. Sesin görüntüye dönüştüğü an. İri iri açılan gözleriyle bakıyor. Şaşkın, belki de korkmuş... Bilemiyoruz... Yetişkin bir insanın işaret parmağı büyüklüğünde bir canavar nasıl da kemiriyor dut yapraklarını. “Üç gün sonra yine getir babası, kozalardan verelim kızımıza.” Kasketli amcanın içten sesiyle şaşkınlıktan çıkıyor kız.

İkinci çayımı isterken kızın o üç günü nasıl geçirdiğine dair tahmin yürütmeye çalışıyorum. Bir fikrim yok. Üç gün sonra koza denilen bir şeye sahip olma hayali kuran küçük bir kız çocuğu olmadım hiç... Buradan kalkınca duttan bir iki tane de ben atıştırsam ayıp olur mu?

Oda bu kez çalılarla dolu. Bunlar ne? Çok heyecanlı, mutlu oluyor kız. Binlerce beyaz minik yumurta takılı çalılarda. Koza... Hiç böcek kalmamış. Kozalardan birini çalıdan koparırcasına alıp kıza uzatıyor kasketli amca.

Şimdi kozanın hikâyesini en güzel kim anlatır kıza diye düşündüm. Koza kızın elinde. Kasketli amca kasketini çıkardığı elini tersiyle alnının terini siliyor. Sonra iki elini beline dayayıp gülen gözlerle kızın, şaşkınlık ve mutluluk dolu duruşunu seyre dalıyor. Kasketli Amca sussun bence. En iyi babası anlatır. Kızın anlayacağı dilden. Amca da şehirli babanın kızıyla muhabbetini soluklasın…

Babası çömelip kızıyla aynı boya iniyor. Kozayı birlikte tutuyorlar. Kızının ard arda soracağı soruları bilen baba “Bak bunun içinde bir bebek oldu o böceklerden biri.” diyor.

“Kendini doğuracak.” “Anne böcek mi yani o?” “Evet, o da senin gibi bir kız. Kendini kelebek yapıp çıkacak kozadan.”

Kasketli amca kozanın şeklinden mi anladı yoksa attı da tutturdu mu diye aklından geçiriyordur mutlaka şimdi. Yoksa şehirli memur nereden bilecek kozanın şeklinden, çıkacak kelebeğin cinsiyetini?

“Kendi kozasını örüp, kendini içine hapsetti böcek. İçinde sıkılacak, bunalacak… Önce biraz yumuşatıp sonra elinde bir mızrakla delecek kozanın sert duvarlarını. Senin gibi güçlü bir kız o da.”

Gülümsüyor kız. Biraz da gururla daha sağlam sarılıyor kozaya. Amca kafayı yana yatırıyor alaycı bir tebessümle, kız çocuğuna güçlü mü denirmiş hiç?

“Kozayı delip çıktığında tek güvendiği şeylere bakacak… Kanatlarına. Sonra onları bir açacak. Böyle kocaman, gölgesi düşecek kırılmış kozaya. Güneşin ışıltısıyla parlayacak benekli kanatları.” Kız kollarını iki yana açıyor. Havalanıp gidecek gibi.

Baba susuyor. Elbette bir soru gelecek kızından. “Baba peki neden kendini o minicik kozanın içine sıkıştırıp bekliyor?”

Hah bunu da bil bakalım Beyim? Demiş midir sizce Kasketli Amca?

Baba yavaşça doğrulurken “Bak böyle büyüyüp uzaklara bakmak için, önce küçülüp sıkışmak gerekir.”

Kızın bir elinde koza, diğer eli babasının avucunda kayboluyor.

Avucun içinden benekli kanat gibi açılarak çıkacak bir gün o minik elleri.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR