Kumların Kadını ya da Toprağını Sev Trajedisi Üstüne
3 Eylül 2018 Kitap

Kumların Kadını ya da Toprağını Sev Trajedisi Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

Abe’nin sözcüklerini okurken nereye ya da nelere tutsak kaldığımız üstüne bir kez daha kafa yorarız.

Kafka’dan etkilenmemiş yazar ya da okur düşünülemez, yeter ki bir şekilde onunla temas etmiş olsun. Muhtemelen her çağda onun yaratmış olduğu kaotik dünyalara benzer duygu ve düşünceleri barındıran hikâyeler ve romanlar yazılacaktır (roman veya hikâye olduğu sürece) ya da yazılmaya çalışılacaktır. Ama çok az eser Kafka’nın o geniş gölgesinin dışına çıkbilecektir, Kobe Abe’nin Kumların Kadını romanı da hiç kuşkusuz bunlardan biridir.

Josef K’nın başına gelen trajik durum gibi Kobo Abe’nin böcekbilimci karakterinin başına da benzer olaylar gelir. Josef K. suçunu bulmaya çalışırken düştüğü umutsuzluk ile böcekbilimcinin suçunun rastlantısal olarak oradan geçmiş olması ve sonuç olarak çukura tutsak kalması arasındaki umutsuzluk, tıpatıp aynı değilse de benzerdir.

Roman ilk başlarda böcekbilimci adamın başından geçenlermiş gibi görünse de, aslında arka cephede anlatılanların çok daha katmanlı olduğu kısa sürede anlaşılır. Karakterimiz uçsuz bucaksız kum okyanusunda rastladığı ilk yerleşik yerde büyük harflerle KÖYÜNÜ SEV sözüyle karşılaşır, duraksayan okur ister istemez yazarın başka bir noktayı işaret ettiğini sezgisel bile olsa anlar.

Tıpkı doğadaki her canlı gibi insan da hayatta kalmak için türlü türlü hileleri ve kurnazlıkları öğrenir ve bunları uygularken azıcık bile olsa vicdanı sızlamayabilir ya da vicdanını arkasına, göremeyeceği bir yere bırakmış olabilir. Böcekbilimcinin merakı onu korkunç bir duruma sokarken, göçebe durumdaki kişilerin saflığına ve yerleşik durumdaki kişilerin kurnazlığına ve zorbalığına dehşetle tanık oluruz. Ama neticede onların yerinde kim olursa olsun benzer şeyleri yapacağını da biliriz, kendimiz de dahil. Bunları iddia eden ben değilim, her sıradan okur Abe’nin romanından bu çıkarımları yakalayabilir.

Bu insanların yaşadıkları cehennem çukurunda köylerini kendi hayatlarına tercih etmeleri bir şekilde okurun aklına vatan, toprak, memleket gibi kavramların gerçekte ne olduğuyla ilgili bir kez daha sorular sordurur, en azından bende böyle oldu.           

Başka bir hayatı bilmemek, yaşanılamayanı yaşanılır sanmak. Peki ya hemen yanı başımızda gömülü olan ölülerimiz? Evimiz? Bizi bir yere bağlayan nedir? Toprak akıtılan kanımızdan daha mı değerli? Ya çocuklarımız, onlar da bizimle birlikte ya da bizden sonra tıpkı bizim yaşadıklarımızın benzeri cefaları çekmek zorundalar mı? Ve en önemlisi de bize bu hayatı sevdirmeye çalışan ve bizi zorla burada tutsak eden kişi ya da kişiler, aklınıza gelebilecek her türlü mekanizmalar?

Mültecilerin hemen yanı başımızda cirit attı bir çağda bunları bir kez daha düşünmeden duramayız. Yerinden yurdundan olmuş ya da buraları terk etmek zorunda kalmış-bırakılmış insanların bolca olduğu bir çağda toprak hâlâ değerli mi? Köy, memleket, ülke? Bu kavramlar anlamlarını eskisi gibi koruyabilecekler mi ya da başka anlamlar mı yüklenecekler? Yaşadığın yer cehennemse, bu cehennemi sevmek yerine ondan kurtulmaya çalışmak en büyük erdem değil midir, yoksa korkaklık mıdır? Peki ya çıkış kapısı da betondan ya da eli silahlı etten kemikten duvarlarla örülüyse… Engeller ve daha onlarca soru işareti.

Tıpkı Sisifos gibi, omuzladığı kayanın ağırlığı altında saplanıp kalmak, romanda geçen yerleşik yerdeki insanların her birinin küreklenen ve taşınan kumlardan tekrarlanan trajik hayatı: Ne olursa olsun köyünü sev, yaşadığın yeri sev.

Abe’nin sözcüklerini okurken nereye ya da nelere tutsak kaldığımız üstüne bir kez daha kafa yorarız ve ister istemez özgürlüğümüzün sınırlarını belirleyenlerin ellerinden (gelenek, din, vatan, devlet, toprak vs.) asla kurtulamayacağımızı acıyla fark ederiz, tabii varsa bir özgürlüğümüz.

Kobo Abe, Kumların Kadını, Çeviren: Barış Bayıksel, Monokl Edebiyat, 2017, 184 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR