Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Nisan 2020

Öykü

Kuyu

Aysun Bilgin

Paylaş

4

1


“Bu misketler zaten benimdi oğlum!” diyerek, sinsice bir bakış atıp uzandı elime Hasan.

Kafasına bir şaplak atıp,“Sıraya geç lann! yoksa alamazsın!” dedim.

Her gün iki misket borç alarak başladığım oyunlardan, koca bir torbayla dönüyordum. Kendime öyle güveniyordum ki yanımda misket taşıma zahmetine girmiyordum. Arkadaşlarımdan kazandıklarımın bir kısmını gene onlara veriyordum. Ama bir şartla… Arkadaşlarımı sıraya dizip elimi öptürüyor, her birinin eline ikişer tane sıkıştırıyordum.

Mahallenin çete başı bendim. Hasan sağ kolumdu. Benden sonra yetkili kişiydi. Sekiz kişiydik. İkisi kız. Selda ve Cansel. Mahalle maçlarında kötü oldukları kadar çete kavgalarında iyiydiler. Daha geçen gün üst mahallenin çetesinden nasıl da kurtarmışlardı beni!

Sıcaktan bunaldığımız yaz günlerinden biriydi. Bizim evde mutlaka öğle uykusuna yatılırdı. Sanırım sıcağın en yoğun olduğu saatlere ancak bu şekilde dayanılıyordu. Annem güya bizi uyutmak için yatardı. Ama hepimizden önce, o narin küçücük ağzı açık, uyuyakalırdı. Benim için en sıkıcı saatlerdi. Annemin uyumasını beklerken n’apacağımın planlarını yapar, kadıncağızın ağzı düştüğü anda fırlar çıkardım evden. O gün de evin balkonunda yan yana dizilmiştik. Benim dışımda herkes uykudaydı. Balkon demirlerinin arasından yukarı mahalledeki kocaman kara dut ağacının dalları, üstünde de kocaman kara dutları gözüküyordu. Sulu sulu, şeker tadında. Gelen geçen bir iki toplayıp ağzına atmadan geçmezdi yoldan. Dallarında gezinmek ve saklanmak da ayrı bir keyifti. Ama yukarı mahallenin çetesine de görünmemek lazımdı.

Gizlene gizlene ağaca ulaşıp tırmandığımda bir kahraman edasıyla dutları bir güzel mideye indirmeye başladım. Ellerim ve ağzım simsiyah olmuştu. Daldan dala gezinerek dev ağacın en tepesine çıktım. Buradan bizim evin balkonuyla evimizin damı gözüküyordu. Annemin güneşe koyduğu, büyük siniler içindeki salça olmayı bekleyen domates suları gözüküyordu. Kapı komşumuz Hilmi amca da bahçe sulamaktan gelmiş, evinin bahçesinde çamur içindeki çizmelerini yıkıyor, karısı da Hilmi amcanın getirdiği taze otları koyunların önüne koyuyordu. Komşu Aysel Teyzenin kızı da bahçe duvarından sarkmış, yeni taşınan kiracımız Sedat’la cilveleşiyordu. “Bazen görünmez olsak ne güzel olurdu,” diyerek gülümsedim. Üstüm başım dut karası içinde geviş getirerek iniyordum ki mahallenin veletlerini görünce yediklerim mideme oturdu. Üç kişiydiler.

 “Aşağıya in de mahallemizin dutlarını çalmak neymiş gör sen!” dedi Faruk. Bir eli belinde diğer eliyle de parmak sallıyordu. Diğer çocuklar da, “N’oldu oğlum! Korktun mu erkeksen in bakalım,” diyerek gülüyorlardı.

 “Sokaktaki ağaç nerden sizin oluyormuş ya! Hepimizin bu ağaç. Size mi soracağım yerken,” dedim.

 “Bize soracaksın tabi ki! burası bizim mahallemiz!” dedi Aylin.

“Sen önce burnundaki sümüğünü silmeyi öğren, sümüklü şey!” diye bağırdım. Tabii tepeden efelik taslamak kolaydı, inemiyordum bir türlü aşağıya. Onlar üç kişi ben bir başımaydım. Pes etmiyorlardı. Baktım gidecekleri yok bildiğim duaları ederek yavaş yavaş inmeye başladım.

Selda’nın çığırtkan sesini duyunca bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Elinde kalınca bir sopayla Cansel’le birlikte koştura koştura geliyorlardı.

 “Ağacınızı yemedi ya!” diye bağırıyorlardı bir taraftan.

Neyse ki, çocuklar bizim kızları görünce kaçmışlardı. Ağaçtan atlayarak indim aşağıya.

“Niye geldiniz ki! Ne güzel benzetecektim hepsini!” dedim üstümü silkelerken.

 “Hı hı belli oluyor zaten, yüzün kireç gibi olmuş” deyip kikirdediler. Duymazdan geldim.

Kasabanın bütün erkekleri gibi yüzmeyi Menderes Nehri’nin berrak sularında öğrenmiştim. Yanımıza arko kremi alır suya girerken yüzümüze boca ederdik. Eğer kremi unuttuysak bu yandığımızın işaretiydi. Akşama eve ciğer gibi yüzlerle dönünce dayağı yerdik.

O gün yine Menderes’teydik. Ali, Hasan, Ahmet ve ben. Sudan çıkmış; yakıcı güneşin altında; yüzlerimizde arko krem, üstümüzde donlarımızla sere serpe uzanmış, vücutlarımız kurusun diye bekliyorduk.

“Yarın Hacı Emin’in bahçesine dalalım mı çilek yemeye!” dedi Hasan.

“Ben varım!” dedi Ali, elini kaldırarak.

“Siz gidersiniz ben kalır mıyım oğlum?” dedi Ahmet. Benden yanıt gecikince başını bana çevirip imalı imalı, “Sen gelmiyon mu oğlum!” dedi.

“Gelirim de!” dedim. Onun bahçesi dayımların iki bahçe ötesindeki, şu içinde derin kuyusu olan bahçe ve o kuyuda neler olduğunu biliyorsunuz değil mi?” dedim.

“Ne o oğlum! Korktun mu yoksa?” diyerek diğerlerine baktı sırıtarak.

“Korkan ne olsun! Ben de varım,” dedim.

Nar ağacına astığımız kuruyan kıyafetlerimizi silkeleyerek üstlerimize geçirdik. En son terliklerimizi de suya daldırıp çamurlarını temizledikten sonra pamuk tarlalarını geçip köprünün üstünden kasabaya doğru yol almaya başladık. Dilimizde Barış Manço’nun Kara Sevda’sı, sırtımızda yanıklarla köprünün üstünden kasabaya doğru ilerliyorduk ki karşıdan gelen traktörü gördüm.

“Anaaa! Gelen amcam değil mi lan!” deyip kendimi yolun kenarındaki bahçenin kıyısına atıp uzandım. Amcam bizimkileri görünce;

“Menderesten mi geliyonuz gini siz bakem! Gıçıgırıkla size! Tübü olsun deyivemezsem sizi bubularınıza! Ne işiniz va len sizin burulada,” diyerek bağırdı. Tam yanımdan geçerken de;

“Sene gömedim sanma Memed! Sennen akşam görüşcez sene gaçak sene!” Diyerek geçti. Traktör kasasındaki amelelerin gülüşleri geldi kulağıma. Emine de var mıydı acaba içlerinde? Yumruğumu sıkıp “Senin gibi amcanın!… diyerek öylece kaldım bir süre. Ses uzaklaşınca olduğum yerden çıktım. Eve yaklaştığımda gün kararmıştı. Babamı balkonda görünce amcamın beni ispiyonladığını hemen anladım. Ellerini arkada bağlamış, kara kaşlarını birleştirmiş, ağzını burnunu oynatararak bana kafa sallıyordu. Merdivenleri çıkarken bildiğim tüm duaları sırasıyla okumaya başlamıştım. Kapıdan girdiğimde sofra kurulmuştu. Herkes sofranın başında henüz kimse sofraya elini sürmemişti. Yuvarlak sininin etrafında kardeşlerim ve annem suskun, olacaklardan haberdar, asık suratlarla gözlerini kaçırıyorlardı.

“Otur hergele! Yemeğini ye ondan sonra kescem senin hesabını!” dedi babam.

“Yemicem ben! Çok uykum var benim!” diyerek odaya doğru sektim. Kapının eşiğinden geçmemle birlikte enseme yediğim şaplakla yere yapıştım. Küçük kardeşim Ayşe;

“Lütfen baba abimi dövme!” diye ağlayarak kapandı üstüme. Annem yerden kaldırıp yatağa götürdü.

Babam hâlâ bağırıyordu arkamdan. “Geç zıbar, yok sana yemek falan! Biz beyefendiyi okulun bahçesinde sanıyoruz haberi taa Menderes’ten geliyor, bir daha oralara gitmek yok demedim mi lan ben sana! Zirgit!”

Kafamı yastığa gömmüş bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da ertesi günü düşünüyordum. Ya ödlek damgası yiyecek ya da babamdan yine zılgıt yiyecektim. Ertesi günün heyecanı yumru gibi mideme oturmuş açlık hissim kaybolmuştu. Ara ara içim geçer gibi oluyor karşı mahalledeki düğünden gelen davul sesleriyle, birden gözlerimi açıyordum. Davulcu Adnan’ın kızları görünce daha da havaya girip aşırı bir coşkuyla davula vurmasıyla irkiliyor, sonrasında davulun sesinin durulmasıyla yavaş yavaş gözüm kapanmaya başlıyordu. Uykuya dalınca da Hacı Emin’in sakalını sıvazlarken dik ve delici bakışlarını karşımda buluyor yine irkilerek uyanıyordum. Bazen de nefesini ensemde hissediyor onu suçüstü yakalamak için birden arkama dönüyordum. Göremeyince de tuttuğum nefesimi özgür bırakıyor, yüzümdeki soğuk terleri silip, derin bir oh çekiyordum. Uykum derinleştiğinde gece karanlığını da alıp gitmeye başlamış, her yer kızıla boyanmıştı. Az sonra güneş nazlı nazlı yüzünü göstermeye başlayacaktı. Tarlaya giden telaşlı traktörlerin sesleri duyuluyordu. Annemin sesiyle uyandığımda öğle olmak üzereydi.

“Hadi kuzum kalk! Dün de aç yattın zaten. İki lokma olsun ye sonra tekrar yatarsın” Diyordu.

Kahvaltı sofrasındayken bizim takım dışardan seslenmeye başlamıştı. Son lokmalarımı çiğnemeden yutup balkona koştum.

“Geldim! diye bağırdım.

Dışarı çıktığımda annem arkamdan bağırıyordu.

“Sokak karnını doyuruyor zaten senin gıçıgırık! Geç kalma! Baban bu defa canına okur hiç karışmam bak!”

Kahvehanelerin olduğu caddeden aşağıya doğru inmeye başladık. Demini yeni almaya başlayan taze çayların kokuları geliyordu. Herkes kendi dükkâanının önünü yolun yarısına kadar ıslamış sıcağı bir nebze azaltmaya çalışıyordu. Sandalyeler yola kadar inmiş yaşlı amcalar bacak bacak üstüne atmış, haber ajansı göreve başlamıştı. Muhtemelen günün ilk haberi kocasını bırakıp başka bir adama kaçan bakkalın karısı Kezban’dı. Hacı Emin her zamanki gibi sandalyesinin sırtını çam ağacına yaslamış, elindeki tesbihi sallayarak etrafına bakınıyordu. Kahvehanenin alt mahallesinde oturan, on üç yaşlarında, doğuştan biraz yarım akıllı olan Zeynep de yanında oturmuş, Hacı Emin’in ısmarladığı gazozu içiyordu. Zeynep’in babası birkaç sene önce trafik kazasında ölmüştü. Annesi iş olursa gündeliğe gidiyor etraftan gelen yardımlarla ayakta durmaya çalışıyordu. İki küçük kardeşi daha vardı Zeynep’in.

Hacı Emin yıllarca Almanya’da işçi olarak çalışmış ciddi bir birikimle memleketine dönmüştü. Kocaman müstakil bir arsa almış ortasına güzel bir ev kondurmuştu. Sonrasında da Hacca gidip gelmiş çok sevdiği kağıt oyununu kumar diyerek bırakmıştı. Diğer adamları oynarken izlemekle yetiniyordu. Zeynep’in ailesine en çok kol kanat geren o ve karısıydı. Bahçeye meyve toplamaya giderken Zeynep’i yardım etmesi için yanında götürürdü hep bazen de eve…

En son Postahane binasını da geride bırakıp; iki şehri birbirine bağlayan Karayoluna; oradan da tren istasyona doğru inen yola girdik. Yokuş aşağı yol boyunca iki taraflı uzanan çınar ağaçları gökyüzünü kapatmıştı. Aşağıya doğru indikçe tatlı bir rüzgar yüzümüzü okşuyor, serinletiyordu.. Birden yanı başımızda bitiveren, yol kenarındaki tavuk çiftliğinin köpeği havlayınca, tabanları yağlayıp nehre kadar koştuk. Yüzümüzü yıkayıp biraz soluklandıktan sonra yolumuza devam etmeye başladık. Arada bir traktör sesi gelince bahçelere saklanıyor sonra çıkıp tekrar devam ediyorduk. Nehir boyunca devam eden sazlıklar bitince iyice daralan; arabaların ve traktörlerin geçemediği bir yola girdik. Yoldan çiftçilerin tarlalarını sulamak için kullandıkları, kanaldan gelen menderesin suyu akıyordu. Ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkarıp elimize alarak yürümeye başladık. Buz gibi akan su ve ayaklarımıza batan taşlar masaj etkisi yapıyordu. Ali gördüğü kurbağaları yakalayıp üstümüze atıyor dayağı da yiyordu.

“Geldik!” dedi Ahmet.

Bütün tarla yeşil ve kırmızıya bürünmüştü. Kocaman çilekler küpe gibi sallanmış iştah kabartıyordu. Kuyunun yanından koşarak geçip yolumuzu uzatarak diğer ucundan tarlaya girdik. Çileklere dalıp çatlayıncaya kadar yedikten sonra tarlanın kıyısındaki muşmula ağacının gölgesine serildik. Hacı Emin ile illgili fıkralar uyduruyor sonra uydurduğumuz fıkralara karnımız ağrıyana kadar gülüyorduk. Ahmet, “Bir dakika susun!” dedi gözleri dehşetle açılarak. “Duydunuz mu?”

Uzun bir sessizlik oldu. Herkes nefesini tutmuş kımıltısız, birbirinin gözlerinde kilitlenmişti. Biri kuru yaprakların üstünde yürüyormuş gibi hışırtılar çıkarıyor, ses gittikçe yaklaşıyordu fakat görünürde kimseler yoktu. Bahçenin kıyısında bir zamanlar sadece mahsul zamanı yazdan yaza taşınılan eski, karanlık bir ev vardı. Bir anda evin duvarında beliriveren karartıyla bağrışarak kaçışmaya başladık. Otların arasında bata çıka koşuyorduk. Tarladan yola kestirme çıkmak için, kuyunun duvarına atlamak, oradan da yola doğru olan tümseğe tırmanmak gerekiyordu. Soğuk terler dökerek koşuyordum. Her an arkamda bir elin enseme yapışacağı korkusuyla kalbim yerinden fırlayacak gibi geliyordu. Bütün cesaretimi toplayıp kuyunun duvarına atladım oradan da toprak tümseğe. Fakat ben çıkmak için çabaladıkça toprak kayarak beni geri geri götürüyordu. Sonrasında hatırladığım arkadaşlarımın benden uzaklaşan ayakları, Zeynep’in çığlığı ve kuyunun kireçle sıvanmış biriketleri üstündeki iki damla kandı.

YORUMLAR

Rabia Taşdelen

Okurken Ege nin sıcacık samimi bir beldesinde dolaştım .Çocukluğuma döndüm.Her anne mi çocuklarını öğle uykusuna yatırıp kendisi uyuyakalır diye şaşırdım.Çocukluğumuzdaki bolluk, bereket, arkadaşlık ve samimiyeti hatırladım.Minicik yüreklerdeki masum korkuları ve heyecanı hissettim.Sonunda ise hüzünlendim ,o iki damla kan ,iki damla yaşa döndü gözümde. Yüreğinize kaleminize sağlık.

21 Şubat 2025

Öne Çıkanlar

Cannes Film Festivali Grev Kesintisiyl..A. Chrisafis
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Henry Roberts

29 Nisan 2026

Wim Wenders Değil, Arundhati Roy Haklı..

Wim Wenders Berlin Film Festivali’nde ne söylerse söylesin, nükleer savaş tehdidinden namus cinayetlerine kadar bazı filmler doğrudan yasal düzenlemeler yapılmasına yol açtı. Sinemanın yalnızca kırmızı halıdan ve film gösterimlerinden ibaret olduğunu düşünene..

Devamı..

Edebiyat tarihinin miladı hangi romand..

Erdinç Akkoyunlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024