Hem kim size has edebiyatın öyle cesur, yürekli ve ahlaklı olduğunu söyledi ki? Burada insanın aklından değil, ruhunun dahi bilmediği karanlıktaki düşüncelerde yıkanmadan ve kirlenmeden geçilmiyor ve nitelikli bir metin yazılmıyor…
İşini en iyi biçimde yapan fakat mütevazılık kapısından eğilerek geçmeyi reddedip, herkesin onu görebileceği en yüksek yere kimsenin gözünün yaşına bakmadan tırmananlar tarihin adı en kalın puntolarla yazanlar sıralamasında yer alır. Böyledir. Nereye bakaranız bakın değişmez bu döngü. Konu edebiyat olunca bu tanıma en çok kim uyuyor deseniz, terzi titizliğiyle bu unvan ancak Vladimir Nabakov’a yakışır derim. Soruya ‘neden’ ekini yaparsanız da size Lolita yanıtını veririm. Fakat bu cevap konuyu açıp deşmezsek yanlış anlaşılmalara dair bir durumu beraberinde getirir ki, işin yoksa anlat dur o zaman…
Lolita ya da Beyaz Irktan Beyaz Dul Bir Erkeğin İtirafları isimli Nabokov’un bu modern romanı, dünya yazını için yirminci yüzyılda edebiyata yeni sınırlar kazandıran bir meydan savaşının ismi sayılmalı. Kaldı ki dünya edebiyatına kıymet veren tüm nitelikli akademisyen ve eleştirmenler aynı fikirde birleşiyor. Lolita, yirminci yüzyılın ve dahil dünya edebiyatının en erişilmez, en önemli ve en sıra dışı metinlerinden biri. Ama nasıl?
İster Hukuki, İster Ahlaki Bakış Olsun
Bu sorunun açık ve net bir yanıtı yok. Çünkü ana teması yetişkin bir erkeğin onlu yaşlarındaki kız çocuklarına duyduğu cinsel arzu olan bu metin ister istemez edebiyat ile ahlak kuralları arasında bir çatışma yarattığından, Lolita’ya dair fikirler kişinin edebi mi yoksa ahlaki mi düşündüğüne ilişkin net bir bilgi sağlamıyor. Edebiyata ilişkin engin fikirleri olan kişinin Lolita üzerinden ve haksız sayılmayacak biçimde ahlak, din ve hukuk kurallarına bağlı bir bakışla yıkıcı bir eleştiri geliştirmesi, bu metni roman saymaması, hatta bir suç olarak nitelendirmesi sık karşılaşılan bir davranış. Öte yandan yaşamını ahlakçılık ve inandığı İbrahimi dinler üzerine kuran bir kişinin (Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta) açıkça yasaklandığı biçimde, yetişkin bir erkeğin bulu çağına girmemiş bir ‘kız çocuğu’ ile cinsel ilişkisini konu alan metne tamamen edebi gözle yaklaşması ve bunu savunması mümkün. Peki, bugün biz bu iki arada kalma halinden söz oyunlarıyla sıyrılarak mı bir tahlil yapacağız? Kesinlikle hayır. Çünkü Lolita, konusu itibarıyla her ne kadar beşeri yaşamın önemli kural ve doktrinlerine son hız çarpan bir rahatsız ediciliği barındırsa da, yazarı Nabokov’un dahi romanın sonunda metni neden yazdığına ilişkin zorunlu mektubunda dile getiremediği biçimde bir edebiyat üretme çabasının ürünü. Ve böyle olduğu için de, sonuna dek ahlaki, dini ve hukuki bakış açısından hem ayrı, hem de onlardan sadece metni incelemeye yarayacak denli beslenerek açıklanması gereken bir başyapıt.
Okurlar bilir, romanların özetlerini yazmam. Çok gerekli hallerde olay örgüsünü anlatmam ise kaideyi bozmaz. Bu metin Nabokov’un kurgusu ile Humbert Humbert adlı yaşını başını almış Avrupa asıllı bir Amerikalı edebiyat profesörünün Lolita adlı bir çocuk ile yaşadığı cinselliğin de olduğu aşk hikâyesi sonucu, kızın sevgilisini öldürme suçundan yargılanması ile başlar. Daha doğrusu Humbert’in bu yargılama öncesinde elindeki metinlerin, itirafların ve belgelerin, mahkemeden hemen önce kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirmesinin ardından Psikiyatrist Prof. John Ray tarafından bir araya getirilmesinden oluşur. Buna göre Humbert, Avrupa’da yaşayan bir çocukken yaşıtı Annabel’e ‘aşık’ olur ve bulu çağlarına girerken yaşadıkları cinsellik hep yarım kalır ve Annabel bir salgın nedeniyle yaşamını yitirince, Humbert onlu yaşlarındaki kız çocuklarına saplantılı hale gelir. Ve bu ayıplanacak halini Paris toplumunun fahişelerle yaşanan hoş görülen gönül eğlencelerinde söndürmeyi alışkanlık edinir. Ta ki, parklarda, okul otobüslerinde, plaj kabinlerinde izlediği kız çocuklarından birine yaklaşıp vicdanına, yasalara ve din kurallarına göre cezası büyük bir suç işlemekten kendini alıkoymak için Valeria adlı, görünüş itibariyle bir kız çocuğundan farksız Fransız ile evlenene kadar. Ne ki Valeria’nın bu küçük kız halleri dört yıllık evlilikte kadının şişmanlayıp, hızla yaşlanması ve en sonunda da Amerika’ya gitmelerine mani olma adına bir Beyaz Rus taksici ile Humbert’i aldatmasına varınca, küçük kızlarla seks yapma fikrini aklından atamayan başkahraman bir anda mağdur bir erkeğe dönüşür ve hiç de umursamıyor olsa da kalp kırıklığı ve örselenmiş bir gururla yeni dünyanın yolunu tutar. Burada kendine kalan kısıtlı miras ile hem parfüm tüccarlığı işine girer, hem de edebi bilgisinden yararlanmak isteyen okulun Fransız edebiyatı dersleri verme teklifini kabul eder. Fakat Humbert önce düştüğü derin bunalımlar nedeniyle bir yıl akıl hastanesinde kalır, çıktığından Kanada’nın kutup bölgesine tehlikeli bir yolculuk yapar, dönüşünde yine akıl hastanesine yatar, ikinci taburculuğunda ise evi ve parası olmasına rağmen bunun aksi olduğuna bir tanıdığını inandırarak onun evinde kalmak için söz alır. Böylece Amerika’nın kırsalına doğru yola çıkar fakat onu misafir edecek kişinin evi yandığı için, aynı sokakta bir başka eve kiracı olarak bakmaya gider. Ev sahibesi kadının eski moda hallerinden hiç hazzetmez ve gerisin geri dönmeye karar verdiği anda, hayatının aşkı on yaşındaki Lolita’yı görür.
Kızı ile Sevişmek İçin Annesini Nikahlar
Humbert, bir ay gibi süre içinde Lolita ile bir daha kopmamayı düşünerek annesi Bayan Haze ile evlenir. Kadın için muhteşem, erkek için ise sadece bir fırsat olan bu evlilik, Haze’nin uzak vade planları arasında Lolita’yı yatılı bir okula yollama fikrinin ortaya çıkmasıyla kabusa dönüşür. Humbert, bu olaydan önce Lolita ile onun bekaretini bozmayacak şekilde seviştiği için küçük aşkının da bu fikre sıcak bakacağından hareketle Haze’yi öldürmeyi planlar. Hatta bunu gitmeyi adet edindikleri göl pikniğinde denemek ister fakat küçük kızlarla sevişmeyi kabul eden yüreği, bir kadını öldürmeyi kaldıramaz. Ne var ki, Humbert’in bu düşüncelerinin kayıtlı olduğu günlüğünü okuyan Haze, kullandığı otomobille yaptığı kazada hayatını kaybedince, Humbert, aşık olduğu Lolita’nın resmi vasisi haline gelir.
Lolita’yı kaldığı yaz kampından alan Humbert, kızla birlikte motellerde kalır. Ona annesinin bir karın zarı hastalığına yakalandığını söyler ve kazayı gizler. Bu arada kızla ilk cinselliği yaşamaya başlar. Öte yandan Lolita’nın yaz kampında acemice fakat masumiyetine zarar verecek şekilde kimi cinsel deneyimler edinmesi Humbert’i içten içe yer. Bu arada Humbert, Amerikan motellerinde Lolita’nın babası olduğuna karşısına çıkan kimseyi inandıramaz ve bunun sıkıntısını yaşarken, beri yanan Lolita bir taraftan durmadan annesini sorup durur, öte yandan Humbert’i seks ve çocukça istekleri, şeker satın almak, vantilatörü çalıştırmak için para atmak gibi istekleri için parmağında oynatmaya başlar. Annesinin ölümünü öğrenene kadar ve sonrasında bir müddet daha Amerika’yı baştan başa dolaşarak otellerde yaşanan bol kavgalı, küsmeli ve cinsel doyumla uzayan yolculuğun ardından Lolita sırra kadem basar. Uzun bekleyişlerin ve arayışların sonunda, gittiği yaz kampından tanıştığı Dick adlı bir oyun yazarı ile ilişkisi olduğu ve ondan bebek beklediği ortaya çıkar. Hayalleri başına yıkılan Humbert, yine birçok gel gidin ardından Lolita’ya ulaşır ama karşısındaki masumiyetini ona veren çocuk değil, değişen, büyüyen ve gittikçe annesinin kopyasına dönüşen genç bir kadındır. En nihayetinde Humbert yaşadığı sinir krizlerinin de etkisiyle Dick’i öldürür, yargılanmak üzere bir deliğe tıkılır. Orada bu romanı oluşturan itiraflarını yazar ve mahkemeyi göremeyeceği kehanetini öne sürer. Dediği gibi de hakim karşısına çıkmaya üç gün kala ölür.
Okurlar İlk Anda Üzerinize Gelmesin Diye
Bu uzun özeti yazmamdaki maksat, Nabokov’un Lolita’yı nasıl kurguladığı konusunda romanı okumayanların da benim kadar bilgi sahibi olmasını sağlamaktı. Nabokov, romanı yazdığı 1950’li yılların ilk yarısındaki en modern tekniği uygulayarak, birinci kişi anlatısı ile o dönemdeki ahlaki yapı nedeniyle yazılması hayli zor, hatta bir mit olan konuya yani çocuğa duyulan aşk ve cinsel tutkuya dair metni, bir yargılama sahnesi ile başlatıyor. Bir yandan Kafka’nın Dava adlı metnine gönderme anlamı taşıyan bu teknik Nabakov tarafından, kendine geleceğini bildiği tepkileri hafifletme hamlesi sayılır. O yıllarda dünya, henüz yeni bir savaştan çıkmış, insanlar rahat nefes almaya yeni başlamıştı. Edebiyat da, henüz sinemanın teknik imkanlar yetersiz olduğu için başlatamadığı modern akımı yaratmanın peşindeydi. Fakat Nabakov gibi Rus göçmeni bir Amerikan vatandaşının, üstelik artık Rusça değil İngilizce olarak ve bu dilin tüm imkânlarını İngilizce anadili olan yazarlardan daha etkili şekilde kullanması, hele hele Amerika’da geçen ve bir kız çocuğu ile yaşanan erotik hikayeleri barındıran metni oluşturması sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Bunu bilen Nabokov, romanı ahlakın, dinin ve hukukun değerlerini göz ederek bir yargılama sahnesi ile açıp, yapılan her türlü olumsuz davranışın eninde sonunda cezasını bulacağı teması ile romana dair oluşacak tepkileri ta en baştan dindirmenin planların yapmış ve bunda da başarılı oldu.
Roman bir yargılamanın notlarından oluşuyor fakat metinde ilerledikçe Humbert’in mi yargılandığı yoksa Humbert’in mi başta Avrupa hukuku ile ahlakı, sonra da yeni dünya yani Amerikan ahlakçılığını mı sorguladığı birbirine karışıyor. Romanda bol bol Roma hukukundan başlayarak hem Avrupa hem de Amerikan medeniyetini kuran ortak değerlerde kız çocuklarıyla yasal evlilikler yapılabildiğine ilişkin bol miktarda bilgiye yer verilmesi bunun bir kanıtı. Öte yandan Humbert’in bir insanın gözüne bakınca onun niyetini anlama özelliğine sahip Amerikan vatandaşlarınca, yanındaki uçarı ve vurdum duymaz kızın, öz kızı değil de bir çocuk fahişe olduğuna ilişkin yargıları sıralaması, Humbert’in parasını ödediği sürece kaldığı otellerde bu düşünceye sahip kişilerce verilen yargı gereği sapık olarak bilinmesine rağmen hiçbir sorunla karşılaşmaması da bunun bir örneği.
En Ağır Medeniyet Eleştirisi Sayılır
Üzerinden geçmek gerekir ki, Nabokov’un Avrupa ve Amerika ahlakçılığını, küçük kızlarla sevişmek için altından dağlara sahip olsa vermeye razı Humbert üzerinden anlatması, o güne değin yapılmış en ağır medeniyet eleştirisinin başında geliyor. Ve sarsıntısının bugüne kadar da şiddetinden bir şey yitirmeden sürdüğünü söylememek Nabokov’un hakkını yemek anlamına gelir. Beri yandan Nabokov eğer Lolita’yı yazmamış olsaydı, karamsar fakat eleştirel roman karakterleriyle tanışabilmemizin takviminin hayli sarkacağını da belirtmemek olmaz. Söz gelimi Humbert yaratılmasaydı biz Anayurt Oteli’nin Zebercet’i ile yine de karşılaşabilir miydik? Burada edebiyat okurlarının karşılıklı okuma yaparak romanlardaki karanlık karakterlerin ne denli aydınlık bir gözlem zihnine sahip ve çevrelerindeki kötücül olaylardan beslenmeye yatkın olduklarını görmeleri beklenebilir…
Lolita’nın bir başka niteliği de roman sanatında sıradanın değil, yapılmamış olanın peşinden gitmeye dönük çabası kuşkusuz. Nabokov, romanın sonunda gelecek tepkileri biraz yumuşatmak adına, metni neden yazdığı konusunda tam bir fikri olmadığı, bunu sığındığı Amerikan toplumunu aşağılamak yada Avrupa medeniyetini kötülemek adına yapmadığını dile getirirken söz oyunlarına başvurmuş olsa da, gerçeği saklama çabasında değildi. Edebiyatta size imgeler, olay örgüsü ve karakterler ilham olabilir. Hatta buna büyük oranda yaşadığınız çevre ve hayat malzeme üretir. Bazen yazarların metin yaratmaya kodlanmış zihni, onlara bir neden ve gerekçe sunmaksızın yada buna girişmenin yazmanın önünü keseceğine dair bir tehlike de sezerse, yazara ‘Bu metni yaz’ direktifini verir. Böylece karanlık bir denizde, rotasız şekilde yol alırsınız. Nabokov’un Lolita’da yaptığı o tüm, metni ilginç kılmak için küçük kız çocuğu ile seks peşindeki karakteri yaratması, Avrupa ahlakçılığını, Amerika’nın maddiyatçılığını ve iki medeniyetin değer ile hukuksal yargısını ele aldığı tüm o edebi oyunlara karşın, gerçekten de Nabokov Lolita’yı neden yazdığına dair bir açıklamayı hiç yapamadı. Kıyametin kopacağı güne kadar kendisi yaşasaydı da yapamazdı. Çünkü her ne kadar Rus, Avrupa ve Amerikan edebiyatının en iyisi, en bilgesi ve en çalışkanı olarak kendini görse, Dostoyevski’ye düşmanlık güdecek kadar edebiyat bilgisine sığınsa ve gerçekten de Rusçadan İngilizceye geçişte edebi değerini bırak yitirmek katbekat yükselten metinler kurabilecek zihne sahip olsa da, Lolita’yı neden yazdığını izah edemezdi. Edemezdi çünkü tüm büyük yazarlar, ömürleri boyunca en az bir kez bunu neden yaptıklarının hiçbir açıklaması olmadan bir metin kaleme almışlardır. Gün boyu hatta rüyada dahi kurgu üzerine çalışan ve deha derecesine sahip bir beyin, yazarın kariyerinde ancak metin ikliminin, imgelerin ve yönelimin bir araya gelerek açıklayabileceği ve hiçbir edebiyat eleştirmenine bu konuda alan bırakmayan bir romanı üretebilir. Nabokov da, aklına Lolita’yı yazma fikri geldiğinde bir küçük kız ile yetişkin erkeğin erotik maceralarının toplumu hop oturup hop kaldıracağının farkındaydı kuşkusuz fakat böylesi tehlikeli, zorlu ve anlaşılması güç bir metni neden yazdığına ilişkin en küçük bir açıklamayı tatmin edici şekilde gerçekleştiremedi. Vurguladığımız gibi, bir kişinin o işi yapmaya odaklı beyni ki konu burada edebiyat olur ise, alt katmanları yoğun, birçok anlamı barındıran ve iç içe geçmiş bölümlerden oluşan bir metin inşa sürecini o vücudun ve benliğin sahibine dahi hesap vermeden ortaya koyabilir. İşte Lolita, bir yazarın
- edebiyat düşünmesinin
- birçok türü ve tarzı bilmesinin
- modern edebiyat oluşturma çabasının
- pes etmemesi ve eleştirilerden korkmamasının ve daha birçok özelliğinin toplamından oluşuyor.
Nitelikli Bir Metin Yazabilmek İçin
Ama siz Lolita’yı neden okumalısınız? Sinemanın kısa sürede sahiplendiği ve birden fazla versiyonunun arz-ı endam ettiği bu metnin ana fikrini izlemek mi daha önemli yoksa okumak mı? Nabokov, bir edebiyat öğretmeniydi, daha havalı ismiyle profesörüydü. İşi edebiyat öğretmekti. Fakat gerçekten edebiyat, derslerde öğrencilere öğretilebilir mi? Şahsen bu fikirde değilim. Ama büyük öğretici yazarlar sözünün mucidi olarak Nabokov’un Lolita ile modern edebiyat ve yeni roman akımında konu-üslup bütünlüğü açısından bu metni yazmamış olabileceğine de inanmıyorum. Ezcümle eğer edebiyatın tatlı ve zararsız güvenli alanından çıkıp, zorlu, çetin ve er meydanı üslup ile konu bölümüne adım atmak istiyorsanız ister okur olun isterse yazar, yapmanız gereken ilk iş, sandalyenizi pencerenin önüne atıp Humbert ile Lolita’nın geçirdiği bir geceyi Nabokov’un gözünden izlemekten geçiyor. Hem kim size has edebiyatın öyle cesur, yürekli ve ahlaklı olduğunu söyledi ki? Burada insanın aklından değil, ruhunun dahi bilmediği karanlıktaki düşüncelerde yıkanmadan ve kirlenmeden geçilmiyor ve nitelikli bir metin yazılmıyor…






