Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Temmuz 2020

Edebiyat

Mahalle Kahvesi’ndeki İki Öyküde Deneme Türünün Kullanım Şekli

Serkan Parlak

Paylaş

2

0


Sait Faik’in öykülerini tasarlarken olay örgüsünü ayrıntılı bir biçimde planlamadığı ancak taslaklar oluşturduğu ve bunlar üzerine çalıştığı öteden beri söylenegelmiştir. O, çevresine bakar, ihtiyacı olan ayrıntıyı çekip alır. Üzerine düşünür ve yazım sürecine bırakır. Yazar, okura varlığını hissettirerek, deneme ve anı türlerinin imkânlarını da kullanarak, hikâye kalıplarının yetersiz olduğu durumlarda devreye girer.

Deneme, felsefi bir katman üzerine kurulan, yazarın odaklandığı temayı özgürce geliştirebildiği edebi türlerin başında gelir. Anlatıcı tarafından genellikle tartışan, sorgulayan, soru soran, alçak sesli ve belli konulara odaklanan metinler üretilir. Denemelerde hitap edilen okuru metnin içine çekmek çok önemlidir. Yazar metinde anlatıcı üzerinden farklı bir tutumla, tavırla yazabilir, ruh hali de değişken olabilir. Tepeden bakan, buyurgan bir söylev dilinden kesinlikle kaçınılmaya çalışılır. Çünkü bu dil başkalarını ilgilendirmez. Denemeci başka kavramlardan ilhamla geliştirdiği düşüncelerini kesinlikli bir biçimde değil, sorularla irdelemeye çalışır. Çünkü dünyayı değiştirmek için öncelikle soru sormak gerekir. Okuyucu aktiftir; katılır, katılmaz, tartışır.

Modern Türk öykücülüğünün kurucularından kabul edilen Sait Faik, öykülerinde farklı anlatım imkânlarını zorlayan ve bu doğrultuda yeni biçimler arayan öncü bir yazardır. Yazarın ikinci dönem yapıtlarından Mahalle Kahvesi’nde deneme türüyle iç içe geçmiş öyküler bulunur. “Dört Zait” ile “Gramofon ve Yazı Makinesi” adlı öyküler de deneme türüyle ilişki biçimleri üzerinden yorumlanmaya açıktır. Sait Faik bu metinlerde deneme türünün imkânlarından yararlanmak ister, hikâyenin bildik kalıplarını kırar. Sembollerin gücünü, eşyaların çağrışım değerini ve imgelerin çarpıcılığını kullanır.

“Dört Zait” hikâyesi, anlatıcının okura sorduğu üç soruyla başlar. Hikâye başlangıçta, sokakta karşılaştığımız kişilere ihtiyaçlarımız doğrultusunda sorduğumuz sorular ve bu kişileri nasıl seçtiğimiz teması üzerine kurulmuş gibi görünür. Sigara yakmak için kibrit istemek, gidilecek yer için yol tarifi almak, bir kalabalığın neden toplandığını merak etmek. Bu tür durumlarda kime soru sorarız? Bu kişiyi neye göre seçeriz? Anlatıcı da kendisine sıkça soru sorulan kişilerden biridir. Ancak bu durumun onda yarattığı duygu konusunda – memnuniyet ve sinirlilik – kararsızdır. Canı sıkkın olduğu bazı günlerde kendisine soru soran talihsiz kişilere kibirli bir tavır takındığı da olmuştur. Muhtemelen ya cevap vermemiş ya da terslemiştir karşısındaki kişiyi. Zaten soru sorulmak amacıyla seçilmiş olması çoklukla hoşuna gitmez, ancak soru soran kişilere kurumlu bir tavır takındığında da üzülmeden edemez. Kararsızdır. Sigara yakmak için yaklaşan küçük çocuklara için için kızar. Bazen onları da yanıltmış, umutlarını kırmıştır. Bazı insanlar sorularına cevap alamama durumuna tahammül edemez; bazıları sigara yakmaktan vazgeçer, bazıları ise ısrarla arayışını sürdürür. Onlar da kararsızdır aslında. Anlatıcı, benzer bir durumla karşılaştığında yaşadığı kararsızlığı anımsar, yol soracağı adamı dakikalarca seçemez. Belli bir süre sonra seçmez olur, direk yanaşıp sorar. Bazıları yolu göstermez, bazıları memnuniyetle sigaralarını uzatır. Bu durum onları çok mutlu eder, gülümserler. Umut azsa ancak istek gerçekleşirse farklı biçimlerde teşekkür edilir. Sonuçta insanlarla iletişim söz konusu olduğunda kararsızlık zorunluluk gibidir.

İhtiyacı olan kişi, çok sayıda kişi arasından birini –okuyuru da – seçerse bu seçimin arka planında psikolojik hesaplar vardır. Fizyonomiden anlamak da gerekir. Bilimsel yaklaşım genelde uydurmadır. Dış görünüm değerlendirilir. Buna karşılık seçilen kişinin hikâyesi biliniyorsa gerçekler bambaşkadır. Bilimsel yaklaşımlar insan gerçeğini anlamada, hayatları derinlikli çözümleme durumlarında yetersiz kalabilir. Günlük hayatta çoğumuz bilime gerek duymadan insanlara sorular sorar, yardım isteriz. Bu bir alışkanlıktır. Peki neden biz seçiliriz? İşte bu bölümde anlatıcı, neden seçildiğimizi araştıran soruları bir bir bize, okura yöneltir. Seçilmemizin mutlaka bir nedeni olmalıdır. Yıpranmış giysi, boyasız ayakkabılar, budala bir yüz hali, kravatta parlaklık gibi birçok mantıklı ve saçma neden peş peşe sıralanabilir. Otomobilinden inip hızla vapura koşan bir kişiye, lokantadan yeni çıkan bir zengine, iyi görünümlü bir yolcuya ya da ayakkabıları pırıl pırıl parlayan bir adama soru sorulabilir mi? Sorulamaz, ancak alt gelir gruplarından, bir derdi olduğunu hissettiren kişilere sorulabilir. Anlatıcı kendisinden yol sorulmasını, sigara yakılmasını istemediğinden, bu durum özellikle sevgilisini görmeye gittiği zamanlar olursa gidip bile isteye ayakkabılarını boyatır.

Anlatıcı aslında insanlarla iletişim kurmak istememektedir. Sorununun nedenini anlayamayız. Deneme türü aracılığıyla içini dökmektedir. Öte yandan, türün gereği olarak okurun metne katılımını daha fazla gerçekleştirmek için ona sorular yöneltir. Okuru tema üzerine düşündürüp sorgulamaya çağırır. Yaşadığı çelişki artık onun olmaktan çıkar, bizim olur. Benzer durumlarda bizim tavrımız ne olur? Anlatıcı, üstü başı düzgün, hali vakti yerinde birinin kendisinden sigara yakmasını sevmez. Bu kişi, birçok adamdan sigara yakmaya cesaret edememiş, utanmıştır. Anlatıcı bu adamın kendisinden utanmamasına içerler. Neden anlatıcıyı seçmiştir? Sınıfsal açıdan kendisine eşit birini seçebilirdi. Anlatıcı, düşünmeden, hesapsızca yol soran köylüleri sever. Onların bilimsel yaklaşımla işleri olmaz. İçlerinde gizli saklı, hesaplı düşünceleri yoktur. Anlatıcı kendisinin bir tesadüf olduğunu, herkes gibi biri olduğunu vurgular. Ayrıcalık istemez. Zengin ve şehirli görünmeyi sevmez.

Hikâyeye geçmeden önce uzun uzun gevezelik yapmaması gerektiğini sonunda sevgilisine hitap ederek itiraf eder anlatıcı. Bu durumda mesleğinin yazarlık olduğu ortaya çıkar. Ancak çaresizdir. Nasıl ki kibriti olmadığında sigara yakılmaya uygun birini arıyorsa ki sigara içmekten vazgeçmesi mümkün değildir, hikâye yazmaktan da vazgeçemez. Anlatıcı, yazacağı hikâye için kendisine uygun bir kişi aramaktır. Ancak çevresindekiler orta ve üst tabaka insanlarıdır, anlatıcı ise alt gelir gruplarının hikâyelerini yazmak istemektedir. Zanaatkârlar, işçiler, köylüler. Yine dayanamaz, gevezeliklerini sürdürür. Hikâyeye geçmeden önce adeta bir sonuç paragrafı yapar ve deneme tarzında anlattığı bu uzunca giriş bölümünü noktalar. Sigara yakılmaya, yol sorulmaya uygun görülmek de, uygun görülmemek de iyi bir şeydir. Her iki insanda da bir iki aşırılık vardır. Her ikisinin de olumlu ya da olumsuz kişilik özelikleri bulunur. Ortası yoktur. Anlatıcı ne seçmek ne de seçilmek ister. En iyisi oy vermektir ama onun da manevi sorumluluğu vardır. Anlatıcı her ne olursa olsun sorumluluk almaktan kaçmak ister. Peki, çözüm nedir? Kibrit sahibi olmak, yolu iyi bilmek, planı çizmeden yola çıkmamak yani başkalarına ihtiyaç duymamak. Bu çözümü öykü üzerinden düşünecek olursak metaforik bir yapı ortaya çıkar. Aslında anlatıcı bir yazar olarak nasıl öykü yazması gerektiğinin bilincindedir. Öykü yazım tekniklerini bilmesi gerekir öncelikle. Plan yapmalıdır. Öykünün bütün unsurlarını bu taslak üzerinden belirlemelidir. Bunu yaptığında öykü kişisi aramaya ihtiyacı olmayacaktır. İşini tesadüflere bırakmayacak yani doğaçlama yazmayacaktır bir bakıma. Öyküyü de gereksiz gevezeliklerle doldurmayacaktır. Peki gerçekten öyle mi? Aslında her şeyin bilincindedir yazar anlatıcı ancak bildiklerini hayata geçirmez, çünkü bu durum onun öykü anlayışına terstir, çünkü o arayışların yazarıdır.

Hikâye oluşturmaya geçiş yapacağını söyleyen anlatıcı, her şeyin bilincinde olduğu halde bunca gevezeliği neden yapmış olabilir? Gelelim hikâyeye, diyerek türün temel unsurlarını artık kullanmaya kararlı olduğunu belirtir sonunda. O, türlerin anlatım imkânlarını kullanmak istemektedir. Anlatma isteği ön plandadır, zevkli bir iştir bu. Bireysel tercihlerini rahatlıkla dile getirebilir. Biz adına konuşmaz, sorduğu soruların muhatabı okuyucular olarak biz oluruz. Kavramlar zihnimizde uçuşmaya başlar. Odağın çevresinde gezinerek düşünceler üretmek önemlidir. Anlatıcının düşüncelerine katılmasak da çizdiği çerçevenin farkındayızdır. Kişisel tercihlerine en uygun tür denemedir, hikâyeye geçişe zemin sağlar. Sorularımız ve seçimlerimiz konusunda çözümlemeler yapar, samimidir. Sonuçta, deneme otoriter değildir, çok sesliliğe imkân tanır.  

Anlatıcı eve gitmek istemez ve bu yüzden vapurun kalkmasını bekler. Kararsızlığı sürmektedir. Köyünde sıkıntıdan patlayabilir. İstanbul’da kalıp içmek, geceyi sevgilisini düşünerek geçirmek ona daha cazip gelmektedir. Vapur iskeleden ayrılınca ferahlar. Anlatıcının karşısında, köşede oturan genç adam elindeki kâğıda dalıp gitmiştir. Yolcu salonu boşalır, dolar; zaman akıp geçer. Adam kafasını kaldırır, etrafa göz atar. Elindeki kâğıtta yazanları anlaması için birinin ona yardım etmesi gerekmektedir. Anlatıcı gözünü genç adamdan ayırır, ona bakmayan bir kadına yöneltir. İletişim kurmak istemez. Çok sayıda kişinin içinden seçilmek onu sinirlendirir. Aklına kâğıtta yazanlardan anlayan mühim adam olduğu için seçilme ihtimali gelir. Mühim adam olduğu için değil, bilinçli olarak seçilmek hoşuna gider. Adama bakar. Sevgilisine hitap ederek onu uyarır, çünkü kendisini ona beğendirmek gibi bir amacı yoktur. Sonunda beğenilme isteği iletişimden kaçış çabasının önüne geçer. Deneme bölümünde hakkında düşünceler üretilen, soru sorarak yardım isteyen bir kişinin karşısındaki kişiyi neye göre seçtiği meselesinde belirgin olan kararsızlık böylece ortadan kalkmış olur. Anlatıcı kâğıttan önce bir şey anlamaz, birkaç kez bakar. Yüreğine oturan sancıyı, ağırlığı mükemmel bir benzetmeyle ifade eder: yazın susamışken, birdenbire bir soğuk su içtiğimizdeki gibi. Adam anlatır, anlatıcı adama bakakalır. Uzun süredir işsiz olan adam sonunda iyi bir iş bulmuştur. Nişanlıdır. Muayenede sağlam çıkar. En son kan tahlili yaptırır. Adamın kanı üç kez kontrol edilmiş, üçünde de dört zait (dört artı işareti) işareti vardır. Adam frengidir. Alnı ve gözleri iç sıkıntısını dışa vurmaktadır. Konuşurlar. Adam hastalık geçirmediği, anlatıcı da kâğıttaki işaretlerden bir şey anlamadığını söyler. İkisi de yalan söylemektedir. Kâğıdı iş verecek daireye götürmede kararsız olan adama acıyan bakışlarla bakar anlatıcı. Hatıralar canlanır. Sevgilisi de anlatıcının mutluluk yolu sorusuna acıyarak bakmıştır. Kâğıda dalıp giderler, ikisi de kararsızdır. Anlatıcı, adamın gözlerinin içine dikkatle bakar. Adam bembeyaz kesilmiş, kâğıtta bir sorun olduğunu anlamıştır. İkisinin de karar verememe durumu bir kez daha vurgulanır. Öyküde “anlatıcının karasızlığı” bütün çarpıcılığıyla ortadadır. Deneme bölümünde de bütün çözümlemeler dönüp dolaşıp kararsızlığa varmıştı. Bu metaforu yazmaya ya da ne yazacağına karar verememe olarak da düşünebiliriz. Anlatıcı ayakkabılarını boyatır. Eve gider. Tıraş olur. Temiz bir kravat takar. Pardösüsünü temizlikçiye verir. O gün kimse kendisine soru sormasın diye kibirli ve gösterişli bir tavır takınır. Anlatıcı neden bu şekilde davranmaya karar verir? Çünkü o insanlarla iletişim kurmak istemez. İletişim kurduğunda ötekilerin sorumluluklarını almakta, onların dertlerini öğrenmekte ve vicdan azabı çekmektedir. Bu rahatsız edici duygudan kurtulmak ister.

Sait Faik denemede ele alınan tema üzerinden hikâyeye geçiş yöntemini “Gramofon ve Yazı Makinesi” öyküsünde de uygular. Birinci tekil kişi anlatıcı uzun çalışmalar sonunda ortaya çıkan ve hazır olarak önümüze gelen bu iki makineyi çok sever. Güzel seslerin kalıcı olması gerekir, yazıların da öyle. Anlatıcı, öncelikle bu makinelerin ortaya çıkış nedenlerini araştırır. Ardından radyo-gramofon ilişkisini ele alır, karşılaştırmalar yapar. Anlatıcıya göre radyoyla gramofonun hiçbir ilgisi yoktur: Gramofon çok farklıdır, özeldir, başlı başına bir fikirdir. Anlatıcının radyoya ihtiyacı yoktur, onu sevmez, gramofonu sever. Radyoyu neden sevmediğini gerekçeleriyle açıklar: Paris’teki adamın odasında konuşması ona yalan gelir. Ayrıca, istasyondakiler dinleyicilere kendi seçtiklerini dinletirler. Anlatıcı, dinleyeceği müzikleri kendisi seçmek ister. Zorunluluklar değil, seçimler, bireysel zevkler önemlidir. Radyo münasebetsizdir, komşuları rahatsız edebilir. Alt sınıflarda böbürlenme nedeni olabilir. Casus gibidir, her şeyden haberi olur. Radyo aracılığıyla haberler herkese iletilir. Polis ve hırsızların otomobillerinde bulunur. İnsanın hayal gücünü bozar. Gramofon ise alçak gönüllüdür, arkadaştır, dosttur. Bu bölümde yazarın deneme üslubuna uygun biçimde kişisel düşüncelerini ayrıntılarıyla gerekçelendirme çabası göze çarpar. Açık açık taraf tutar anlatıcı, radyonun olumsuz niteliklerine karşılık gramofonun olumlu niteliklerini ön plana çıkarır. Eşyaların duygu değerleri onu hatıralarına götürür. Böylece deneme, anı, hikâye söylemleri iç içe geçer. Çok seslilik çarpıcıdır.

Anlatıcı, İstanbul’da alt gelir gruplarının yaşadığı sur civarında göçle oluşan semtlerden insan görünümleri sunar. Zamanında karşısına eğer plakları beğendiyse çalmaya devam etmek isteyen küçük bir kız çocuğu çıkmıştır. Gramofon, güzelliklerin yaşanmasına aracılık etmiştir. Acıma ve sevgi duygularını çağrıştırır, verdiği sanatsal zevk ve fayda, anılarla iç içe geçer. Alt gelir grubu insanları, teknolojik araçlara ulaşabildikleri takdirde çeşitli sanatsal üretimleri tüketebilirler. Sanata yönelik içgüdüsel eğilimleri ortaya çıkabilir. Çingeneler, müzik eşliğinde çalıp oynarlar, hem rahatlanır hem de eğlenilir. Anlatıcının sevgiyi görmesini, sevinmesini, mutlu olmasını sağlar bu manzaralar. Çağrışımla gelen öteki anıda, hatırlanan kişinin gramofon ve plakları görülmeye değerdir. Köprüde gazete satan yapayalnız genç adam her pazar adaya gelir, tenha deniz kıyısında soyunur, üstü üste sigara içer ve plaktan eski dans müzikleri dinler. Ucube görünümlü Quasimodo beklentisi yaratan kambur vücutlu adamın eciş bücüş insanca bir vücudu vardır. Tezatlık dikkat çekicidir. Bu bölümde özlü ve çarpıcı betimlemeler yapar anlatıcı, resim çizmeye çalışır sanki. Sanatla ilgili duyguların her insanda ortaya çıkabilmesi, müziğin hemen her yerde uygun araçlarla dinlenebilmesi gerçeği vurgulanır.

Gramofon, uygar insan için zevk aracıdır. İnsanoğlunun arzularına boyun eğer, onun zevkini düşünür. Kimseye zararı yoktur. Bireyseldir. Kahvelerde bir süre var olduktan sonra görünmez olmuştur. İlerleyen cümlelerde gramofon canlanır, dile gelir. Bir gramofon nasıl düşünür, nasıl konuşur? Anlatıcı kendisini gramofonun yerine koyar. Onun söylemek isteyip de söyleyemediklerine aracılık eder. Onun radyodan farklı olduğu anlaşılmıştır, ancak iş işten geçmiştir artık. Bu duruma itiraz bile edilmemiştir. Züppelik değildir bunun nedeni, insanının sürekli değişken olan ruh halidir. Gramofon da modernleşmeye karşı koyamayacaktır. Zaten onun yeri büyük salonlar değil, kırlar, fakir insanların evleridir. Sitem ve acındırma yüklü bir üslupla konuşur gramofon. Ses değişimi çok başarılıdır. Eşya çağrışımlarıyla birlikte canlanır.

Daktilo ise elle yazının yakın dostudur. Düşmanı matbaadır. Matbaa yalan dolanın, hırsızlığın, şantajın aletidir. Binleri, on binleri kesip biçtiği için kendini bir şey sanır. Şiirsel cümleler vardır bu bölümde. Kişileştirmeler, benzetmeler yapılır. İnsan özellikleri yüklenen eşyalar canlanır. Matbaa, kötülerin eline, kucağına atılmaya hazır histerik bir kadın gibidir. Mührü devreden çıkarmıştır. Daktiloyla yazılan kötü şeyler matbaaya gider. En kötü eylemi ise ticari mektuplar yazmasıdır. Bu mektuplarda vicdan azabına neden olacak şeyler değil, basmakalıp sözler bulunur. Anlatıcı bu kez okurla değil, daktiloyla konuşuyor, onunla sohbet ediyor gibidir. Daktilo gevezedir, kendini övüp durur. Aşk mektupları, güzel romanlar, basılmayacak şiirler, hikâyeler, yan yana gelince çocukların oyunlarına benzeyen anlamsız büyük harfler. İmzasız mektuplar ise kötü niyetle kullanılabilir. İnsanlar aldanabilir, özellikle de zeki olanlar. Bu mektuplar insanların gözlerini açmalarını sağlar. Başındaki bir dert, farkında olmadığı bir gerçek, yaşadığı bir sorun imzasız mektupla ilgili kişiye bildirilebilir. Zaten bu iyilikleri için yazılması gerekir.

Sait Faik öykünün ilk bölümünde inceleme yazısı tarzında bilgi aktarımı ve yükleme yapmaz. Denemeyi çağrıştıran bu bölüm öyküden bağımsız değildir, onu bütünler. Anlatıcı, seçtiği durum ya da eşya hakkında deneme türünün üslubuna uygun biçimde kendine özgü dil varlığından ve gözlemlerinden hareketle düşünceler üretir. Eşyalar anıların nesnesidir. Çağrışımlarla birlikte canlanırlar. Eşyalar kişilerin duygu ve düşüncelerinin nesnesine dönüşürler.  Seçilen durum ya da sembol nesne, eylemle bütünleşir öykü ilerledikçe. Savruk bir hikâye yoktur elimizde. Belli bir gelişim çizgisi gözlenir. Kurgu kesinlikle bilinçli olarak yapılandırılmıştır. İçinde dil malzemesi olarak farklı zenginlikler taşır.

Metnin hikâye diyebileceğimiz son bölümünde başkahramanlar anlatıcı ve onun şair arkadaşıdır. Anlatıcının arkadaşı iyi bir şairdir, küçük bir memuriyeti vardır.  Tanınmaz. Ünlü olabilmek eskisi gibi kolay değildir. Küçük odasında kitaplar, gazeteler, anasından kalan seccade, babasından kalan fotoğraf dışında bir de gramofon ve daktilosu vardır. Şiirlerini daktiloda kopyalar. Gramofonda Bach dinlerler. Kız arkadaşları olur, şiir ve hikâye seven. Anlatıcının mesleği bu öyküde de yazarlıktır. Kızlardan biri şiirleri kitaplaştırmayı önerir, ancak Babıâli’de şiir basan yayımcı yoktur. Hazırlıklar yapılır, çalışmaya başlanır. Çaykovski, Mozart dinlenir, sigara içilir, kızların bir gün zengin çocuklarla evlenecekleri bilinir. Daha ellinci kopyaya gelmeden, kitap fikrini ortaya atan kız nişanlanır. Sevgi ve umut, ayrılık ve hüzün iç içe geçer. Nişanda dans ederler. Kız rahattır, şairi öper. Aile şaşırır ancak nişanı bozmaz. Öteki kız da zamanla gelmez olur, yeni arkadaşlarıyla danslı yerlere gitmeye başlar. Çağrışımlar peş peşe gelir. Anlatıcı ve arkadaşları bir dönem coşkuyla eğlenirler. Bu eğlencelere gramofonda çalan Doğu ve Batı kökenli şarkılar eşlik eder. Son bir anısı daha canlanır: Klasik Batı müziğine aşina, büyük eserleri kendince anlayıp seven arkadaşı bir akşam evlerine gelir. Açıklamalar, eleştiriler yapar, büyük laflar eder. Senfoni çalarlar. Bilgi verir. Karşılaştırmalar yapar Bach ve Beethoven üzerine. Sürekli konuşur, çevresindekileri aydınlatma çabasındadır. Mozart’ın Türk Marşı zannettiği Çaykovski bestesini yorumlamaya çalışır. Teorik bilginin pratikle desteklenmediğinde bazen komik durumlara düşülebileceğini gösteren kara mizah örneğidir bu anı.

Öykünün son bölümünde şairin sanatoryumdan çıkan kız arkadaşına giysi ve ayakkabı alabilmek için gramofon ve daktiloyu satmak zorunda kalırlar. “Gramofon ve Yazı Makinesi” eşyaların merkezde olduğu bir öyküdür. Eşyalar sembole dönüşür, zevk ve ihtiyaçların nesnesi olur, çağrışım yüklenirler. Ancak temel ihtiyaçlar, sanatsal zevklere baskın çıkar. Gramofon ve daktilo, dostluk ve sevginin üzerinde yoğunlaştığı sembollerdir. Ancak değişim değerleri, estetik zevk ve sanatın çağrıştırdığı olumlu anılarla çelişir.  

Sait Faik’in “Dört Zait” ile “Gramofon ve Yazı Makinesi” adlı öykülerinde belirgin bir olay örgüsü ya da eylem bulunmaz. Anlatma isteği ön plandadır. Yalnızca olay örgüsü ve eylemden oluşan bir öykünün niteliği tartışmaya açıktır, yetersizdir diyebiliriz. Bu öğeler öykünün araçlarındandır, ancak gerekli değildir. Öyküde tek bir şey olması ama bu olan şeyin derinlikli olarak ele alınması beklenir. Ancak bu tek araç; duygu, durum, diyalog, eşya ve nesne de olabilir. Sait Faik’in öykülerini tasarlarken olay örgüsünü ayrıntılı bir biçimde planlamadığı ancak taslaklar oluşturduğu ve bunlar üzerine çalıştığı öteden beri söylenegelmiştir. O, çevresine bakar, ihtiyacı olan ayrıntıyı çekip alır. Üzerine düşünür ve yazım sürecine bırakır. Yazar, okura varlığını hissettirerek, deneme ve anı türlerinin imkânlarını da kullanarak, hikâye kalıplarının yetersiz olduğu durumlarda devreye girer.

Sait Faik, “Dört Zait”te anlatıcının kararsızlığını, “Gramofon ve Yazı Makinesi”nde ise eşyaların yarattığı çağrışımları vermek için farklı edebi türlerin imkânlarından yararlanma yolunu seçmiştir. Öykü türünün sınırlarını farklı türleri kullanarak zorlama ve geliştirmede başarılı bir yazar olduğu çok açıktır. Bu olgu, onun öykülerine yönelik, her birini tek tek ele almak kaydıyla daha derinlikli ve çoğul okumaların önünü açar.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024