Ahmet Karcılılar başından sonuna gerilim ve merak duygusuyla ilerleyen bu suç romanını, görünür haliyle, yani yüzeydeki anlam ve işleyişiyle bırakmıyor. Zaman zaman görevine tümüyle odaklanan başkomiserin çabalarıyla bir soruşturmadan fazlasını işaret etmiyor gibi görünse de hikâyenin en derininde kurmaca bir metnin gerektireceği diğer edebî unsurlar da yer kaplıyor.
Güzel düşünülmüş romanlar bize çoğunlukla oluşumlarını, yapılarını ve temalarını açık seçiklikle sunarlar. Ahmet Karcılılar'ın Mavinin Reddi sendelemeyen düzenli işleyişiyle, tıpkı ağır ağır aralanan polisiye soruşturması gibi, bu görünür yönünü bir de okura fazladan bir davetle birleştirir: Başkomiser Nedim Elermiş cinayet mi intihar mı olduğu belirsiz bir ölüm vakasını incelerken sadece onun görüştüğü kişilerle irtibatının boyutlarına tanık olmayız, aynı zamanda (kitabın temel iddialarından biri de budur) büyük bir çalışma temposu içinde sürüp giden günlerinin sonunda bir yerde, çok derinden anlayarak, soruşturmanın, kendi kişisel dünyasının ve bir an bile dağılmayan kitabın göz önündeki hikâyesinin neden beklenen sonuca varmadığına da yaklaşırız. Polisiye suç romanlarında baştan beri sürüp gelen düzen duygusunun parlak bir buluşla noktalandığı anda bir düğüm daha atar komiser ve suç da fail de ortaya çıkmışken, dosyayı bir içgüdüsel kararla yetkili mercilere taşımadan kendi hesabına kapatır. Onca çabayla ve inandırıcı detaylarla ilerlemiş soruşturmanın en sonda bu ani kesilişi, takip eden zihinlerimize yeni bir yük bindirir belki, ama bu yük düşünsel değil duygusal olduğu için de kendini bize ancak çok az açan komisere hak vermeden de edemeyiz: O zaman geriye yasalarla, normlarla sınırları belirlenmiş bir dünyaya başından bu yana koşut ilerlemiş, birdenbire fark ettiğimizde karşı çıkamayacağımız çok kişisel bir ahlâk kalır çünkü. Bu ahlâk bizi suç ve kanun ilişkilerinin içinde iyice silikleşmiş kişilere, romanın bir başlarına zar zor hayal edebileceğimiz bu kişilerinin arasında uç verecek başka türlü duygulara götürür ve gerçekçilik etkisiyle ihtimallerin, yani hayallerin kesiştiği ara bölgede böylelikle asıl anlam da açığa çıkmış olur.
Soruşturmayı üstlendiği günden itibaren temaslar kurduğunu, olay yeri incelemelerinde bulunduğunu, neredeyse hiç uyumadığını izlediğimiz Nedim Elermiş’in yüreğinin derinlerine gömmeyi samimiyetle istediği, ama pişmanlığından da kaçamadığı eski bir gönül ilişkisiyle zaman zaman kafası karışık halde olduğunu ayırt etsek de duygulara açıkça yer vermeyen bir roman, bir hikâyedir bu. Açıkça yer vermiyordur, çünkü duygularını mesleğinden dikkatle ayıran başkomiser bizi o çok dokunaklı sona hazırlarken tam olarak kendisi de farkında değildir: Bir okur içgüdüsüyle onu hep mesafeyle seyretmiş olmamız, ressamlık hayatı boyunca özel bir mavinin peşinde olmuş merhumun katilinin (kadın katilinin) şahsında bu rengin asıl mânâsını kavramasını yine de garipsememize neden olmaz. Kendi benliğini artık ölü adamınkinden ayıramadığı için tarifsiz bir acıya kapıldığını söyleyen ve cinayeti de öyle işlediğini ileri süren kadın, içini açtığı sırada o kadar savunmasızdır ki bunda kendi geçmişine de bağlanan daha derin bir hikâye gören ve zaten araştırmaları boyunca iyice hassaslaşan başkomiser onunla da özdeşlik kurarken bulur kendini. Dolayısıyla romanın dokunaklı yanı basitçe bir duygusal boşalma ve alışverişten değil, kişiliklerin sorunsuzca birbirlerine dönüşebilme imkânı doğurmasından gelir. Bütün meslekî alışkanlıklarını bir kenara bırakarak Nedim Elermiş’in bu kadını anladığı noktada, bir rengin reddiyle aralarında ölüme varacak bir aşk ve nefret ilişkisi belirmiş katil ile maktülün kaderi birdenbire onun da kaderi olmuş olur. Meseleyi çözmüş, bu çok “sanatsal” suç olayını aydınlığa kavuşturmuş, katilin motivasyonunu sonuna dek anlamış, ama en sonunda bir resme öykünen korkunç cinayeti bundan böyle zihninde (tıpkı katil kadının da zihninde olacağı gibi) hep oluşum halinde kalacak biçimde tutmaya karar vermiştir. On yıl sonra suçunu, yani başka bir suçluyu yargı önüne çıkmaktan koruyan kendi asıl suçunu itiraf ettiğinde de, hâlâ hiç gocunmadığını, kararı mahkemenin (bir anlamda okurun) adaletine bıraktığını yazacaktır.
Marat'nın Ölümü, Jacques-Louis David, 1793.
Sanat tarihine malolmuş ünlü bir resmi (Marat’nın Ölümü) ölümcül bir canlandırmayla hikâyesinin odağına koyan Ahmet Karcılılar, romanı hemen düşünülebilecek uzun entelektüel tartışmalara boğmadığı için, sahiciliği bir başka yönden de sağlar: Resim ve genel anlamda sanat hakkında neredeyse hiç bilgi sahibi olmayan başkomiser (bir yerde küratörlüğün bile nasıl bir meslek olduğunu bilmediğini, hiç duymadığını öğreniriz) soruşturma derinleştikçe yukarıda belirttiğim özdeşlik ihtiyacı ve karmaşalarını bu kez benzer biçimde resim sanatıyla, işleyişiyle de kurmuş olur. Kendi halinde fikir ileri sürebilecek bir duruma da gelmez belki, ama araştırmaları onu intihar ihtimalinden cinayet gerçeğine yaklaştırırken artık kafasında taşıdığı yapboz, Marat’nın Ölümü resmini birebir taklit ederek gerçekleştirilmiş cinayet mizanseni ve sahnesiyle ilişkisini basit bir olay yeri görüntüsünden ileri taşır: Bir insanın kendi kendini bıçakla öldürebileceği ya da bunu tıpkı o durumda (yani ünlü resimdeki gibi) can verecek kadar sorunsuzca yapabileceği türünden, soruşturmayı dedektifliğin soğuk dünyası içinden sorgulamaya açan epey bir detay, bir yanıyla – tarihsel ya da duygusal olsun – resmin doğasıyla da bağlantılı hale geliyordur artık. Sözgelimi, Jean Paul Marat’yı evinde küvetinin içindeyken bir bahaneyle yakınlaşıp öldüren Charlotte Corday adlı kadın, kısmen güncel kısmen sanatsal yollarla da olsa, aralarındaki duygusal ve tensel imalarla en sonunda cinayete varan eylemiyle ressam Fikret Aryan Terzigil’i öldürüp bu tarihsel tablonun düzenini yeniden birebir yaratan Sumru Hasçeri ile kaçınılmaz biçimde iç içe geçiverir. Başkomiser Nedim Elermiş roman boyunca süren bu kesik kesik analojileri ağırlıkla fark ederken, bizler de okur olarak hep biraz daha fazlasını yapar ve onun önümüze çıkardığı ayrıntıları bir son duygusuna yaklaştırırız. O açıkça saf ve içli bir komiserdir ve araştırmalarını da (özellikle şaşırtıcı finale doğru) bu özellikleri az da olsa yönlendirir. Okurun ise bu duygusallığı garipsediği yerde onunla özdeşlikten kopabileceği, ama bunun tarihî tablonun okuması içinden izi sürülen fikirler silsilesinden bir kopuş olmayacağı da söylenebilir.
Buradan bir okuma biçimine de geçmek mümkün. Zira yazarın sürekli imalarla, yer yer vurgularla ördüğü hikâyeyi, yani katil ile maktül ve başkomiserin (eski sevgilisiyle birlikte) kurulmuş ilişkiselliğini güncel bir şeymiş gibi ve bir başına görmemiz, onu tam da merkezine oturtulmuş başka daha gerçeksi bir paralel hikâyeyle birleştirme olanağını bütünüyle dışlamıyordur. Resim tarihinden haberdar okura bambaşka düzlemler sunabilecek bu yönü, saf okuru da göz ardı etmez, ama meseleyi içeriden bir bakışla aydınlatmaya çalışan başkomiseri anlamaya yatkın bu okurla, her şeyi (resmi ve dönemsel önemini) bilen ve zaman zaman beceriksizce iz süren adamı hafifseyebilecek daha sinik okuru karşı karşıya getiren yapısıyla Mavinin Reddi demokratik bir okuma serüveni vaat ediyor. Dili ve üslubu değil, dünyası derinleşmeye eğilimlidir. Bu yüzden Nedim Elermiş’in kendisi gibi sanat dünyasından uzak okur için (yazarın onu hedef alacak edebi müdahaleleri ve şakacı komplolarına hiç gerek kalmadan) ilerledikçe yeni imkânlar belirir: Özellikle günümüz teknoloji ve sanal ortamları üzerinden yürütülen ağırlıklı bir yönü de bulunan soruşturma süreci, böyle bir okura bir “tık” kadar uzakta olan daha geniş bir bilgi dünyasını adım adım tanıdık kılar; böylelikle onu açıkça yönlendirmiş olur. Bu durumun, diğer bir adıyla kolaylık olduğu, kendisine her şey bu ölçüde yakınken yazarın uzun uzadıya bu türden okura bilgiler aşılıyor olması eleştirilebilir, ama romanın son derece güncel bağlarını yok saydığımız vakit baş gösterecektir öylesi: Özellikle edinilen bilgileri romanın daha genel havasıyla, duygusuyla birleştiren, bir biçimde onu dolaylı başka bir etkiyle iç içe geçiren, dönüştüren yönüyle zaten metin de önlemlerini çoktan kuşanmıştır. Paralel ya da ayrı, oluşmakta olan öyküsünü edebî olanaklarla yeterince örmüştür.
Yazar başından sonuna gerilim ve merak duygusuyla ilerleyen bu suç romanını, görünür haliyle, yani yüzeydeki anlam ve işleyişiyle bırakmıyor. Zaman zaman görevine tümüyle odaklanan başkomiserin çabalarıyla bir soruşturmadan fazlasını işaret etmiyor gibi görünse de hikâyenin en derininde kurmaca bir metnin gerektireceği diğer edebî unsurlar da yer kaplıyor. Komiserin meslek refleksleriyle sanata yabancı bir düşünüş şekli geliştirmiş olduğuna değindim. Yan karakterlere varana dek de roman hiçbir sesi, hiçbir varoluş biçimini sahiciliğini zedeleyecek bir durumda resmetmez: Kişiler tümüyle kendileri olabildikleri gibi, onları yansıtan dil ve üslup da zihinlerinden geçenlere, sözlerine ve tavırlarına yansıyanlara birebir uyar. Bir polisin diğerine son derece teklifsizce hitap ettiğini, aralara argo kelimeler sıkıştırdığını; katilin cinayet motivasyonunu açığa vururken sanat tarihine de değinebildiğini gördüğümüzde bu nedenle garipsemez, aksine hikâyeden hiç kopmayacak biçimde içselleştirdiğimizi fark ederiz. Kurgu da bütün bunlara bir çatı olacak şekilde yaşamsal görünür. Yer yer tarihsel bir resmin ve arka planın içinde daha minyatür, daha simülasyona benzer bir hâl alıyorlarsa da kişiler ve ilişkiler bir başlarına ve gündelik yapılardan beslenerek apayrı bir kanal açabiliyordur. Roman, zamansal iklimini düzçizgisel bir düzene borçlu olduğu kadar hatırlayışların, çağrışımların ve bizzat hafızanın kendisinin bir parçasına da dönüştürdüğü için zaman öğesi, bahsedilen bu edebî unsurlara dikkat gerektiren bir ağırlıkla dahil oluyor ve en sonunda varlıklarını okurlara gizli ve açık yanlarıyla sunup daha genel bir “edebî doku” oluşturuyor.
Doğal, sanki hep oluşum halinde bir yazınsal örtüye benzeyen bu doku aynı zamanda gerçeklikle daha derin bir ikinci dünyanın, somut ve gündelik olanla daha sanatsal ve yapay olanın iç içe geçmesini mümkün kıldığı, okumayı aksamayan bir zihinsel pratiğe dönüştürdüğü ve bunları yaparken bir yandan da başarıyla ve kendiliğinden aslında tümünü unutturabildiği için bu güzel romanın çok kristalize bir öz ve görünüm taşıdığını söylemek isterim.






