Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Aralık 2013

Edebiyat

Tekinsiz Yeni Dünya

Behçet Çelik

Paylaş

36

0


[button]Behçet Çelik[/button] Batı ile Doğu’nun Türkiye’de kesiştiği ve memleketimizin bu iki uygarlık arasında köprü olduğu öteden beri söylenir; böylesi bir kesişim noktasında bulunmanın büyük bir zenginlik olmakla birlikte yaşadığımız pek çok sorunun dayandığı çelişkilerin başında geldiği de iddia edilir peşi sıra. Kıtaları ve uygarlıkları birbirine bağlayan köprü metaforu ne sık çıkar karşımıza? Maratonlar, festivaller, edebiyat eserleri… ne çok şey köprü görevi görmekte! En son Marmaray’ın da böyle bir iş gördüğü iddia edildi mesela. Daha önce, Trans Sibirya ile Asya ile Avrupa’nın tren yoluyla bağlanmış olduğundan hiç söz edilmeksizin Marmaray ile bu iki kıtanın ilk kez buluştuğu savunuldu. Kendimizi, ülkemizi fazlasıyla önemsediğimiz ortada. Sanki Batı ile Doğu başka coğrafyalarda, farklı biçim ve bağlamlarda karşı karşıya gelmiyormuşçasına Türkiye’nin coğrafi konumunu vurgulayıp duruyoruz – bu durumdan kendimiz için pay çıkartıyoruz, kimimiz için jeostratejik, kimimiz içinse kültürel bir önemi var bu köprü-oluş halinin. Bu durum öylesine abartıldı ki son zamanlarda iç siyasette başı sıkışanlar bile Doğu-Batı çatışmasından dem vurup taraftar toplamaya çalışıyor. Oysa Doğu ve Batı, farklı bağlamlarda sürekli olarak karşı karşıya geliyor, iç içe geçiyor, çatışıyor. Milyonlarca göçmenin Avrupa’daki varlığı en az elli yıldır bu karşılaşmanın her gün sayısız biçimde yaşandığının açık göstergesi. Batı’nın içinde bir Doğu var; sömürgecilikten bu yana da Doğu’da bir Batı elbette. Kendimizi, ülkemizi, konumumuzu aşırı önemsememizin yanı sıra, Batı ile Doğu’nun farklı bağlam ve dolayımlarda sürekli karşılaştığını görmemize engel olan mekanik bir bakıştan söz edebiliriz. Köprü metaforunda da açık biçimde gördüğümüz bu mekanik bakış açısı Batı ile Doğu’yu durağan iki olgu olarak ele aldığı için içlerindeki dinamizmi, değişimi kavramaya çalışmaz, aynı biçimde Doğu ile Batı’nın karşılaşma ve çatışmalarındaki çeşitliliği de görmez, önemsemez. Batı-Doğu çatışması dediğimizde, evet, öncelikle uygarlıkların karşı karşıya gelmesinden söz ediyoruz, ama bu karşılaşmanın nerede gerçekleştiği de bugün bir o kadar önemli. Pazarda karşılaştıklarını unutmamak gerekiyor. Her şeyin alınır satılır metaya döndüğü çağda, bu iki uygarlığın (bu iki uygarlığı temsil ettiğini iddia edenlerin) pazarda karşılaştıklarını, zihinsel-kültürel alışverişin yanı sıra ticari, finansal ilişkiler içerisinde bulunduklarını ve birbirlerini bu bağlamda rakip gördüklerini hesaba katmadığımızda Doğu-Batı sorunu alabildiğine mekanik, tek-boyutlu bir şekilde algılanacaktır. Küresel pazarın gereklerinin Doğu ile Batı’da farklı görünümler altında da olsa benzer yapılar kurduğu da bir başka gerçek. Küresel sermayenin bekası için devletlerin eskisinden daha az özgürlükçü, daha güvenlik merkezli olması gerekiyor. Batı ile Doğu’nun bu anlayışta ortaklaştığı gözden kaçmamalı. Küresel ekonomik kriz sonrası Batılı ülkelerdeki hoşnutsuzlukların bastırılma biçimi ile Doğu’daki isyanların bastırılma biçimleri arasında sadece ton farkı var – kimi zaman o da yok. Haber bültenlerini Türk televizyonları yerine dünyanın dört bir yanında yaşananları nakleden yabancı kanallardan izlerken Batı ile Doğu arasında yeni bir kardeşlik kurulduğuna hemen her akşam tanık olmak mümkün: Biber gazı kardeşliği. Batı Avrupa’da, Kuzey Afrika’da ya da Uzak Asya’da halk hareketlerinin benzer biçimde bastırıldığını seyretmeyi çoktan kanıksadık. Kimi ülkelerde devlet şirketleri küreselleşmiş durumda, kimi ülkelerdeyse küresel şirketler devlet politikalarına hâkim, ama sonuçta aynı kapıya çıkıyor, devlet mekanizması bu küresel oyuncuların varlığını sürdürmesine adanıyor. Mevcut sistemin varlığını sürdürebilmesi uğruna insan hayatını hiçe sayan uygulamalar sıradanlaştıkça devletler katı birer güvenlik devletine dönüyor, Doğu’da ve Batı’da benzer süreçler yaşanıyor. Batı ve Doğu birbirine benzedikçe bize kaçacak yer kalmıyor, devletlerin (şirketlerin diye de okunabilir) güvenlik kaygılarıyla doğru orantılı biçimde bireylerin güvensizlik duyguları artıyor. Bu noktada, alışageldiğimiz kavramlarla ya da verili kimlikler üzerinden muhakeme ederek algılamanın her geçen gün daha da zorlaştığı bu “yeni dünya”da, sadece geleceğe değil, şimdiye de büyük bir güvensizlik içerisinde bakan bireylerin halleri edebiyatta karşılığını bulabiliyor mu? diye sorulabilir. Günümüz edebiyatında belirli, sabit bir kimliğin cisimleştiği karakterler yerine melez kimliklerin (ya da kimliksizliklerin) değişik tezahürlerine daha sık rastlıyoruz sanki. Sadece melezlik değil ama; insanların bu despotik yeni dünyada kendilerini daha güvensiz hissetmelerinin hikâyelerine de. Özellikle kahramanları göçmen olan roman ve hikâyelerde “yeni dünya”nın resmi daha net ortaya çıkıyor. Göçmenlerin yersiz-yurtsuzluklarında, “yeni dünya”da kendini –hâlâ– yerleşik sanan bizlerin altımızdaki zeminin kaydığını, belki de çoktan yersiz yurtsuzlaşmış olduğumuzu duyuran bir şeyler de var. Böylesi edebi eserlerde dikkat çekici bir yan da Kafka’nın romanlarında çizilen dünyaya sıklıkla gönderme yapılıyor olması – “yeni dünya”yı Kafka’nın kehanetlerinin küreselleştiği bir dünya olarak tanımlamak mümkün belki de. Hollandalı yazar Arnon Grunberg’in Hastalıksız Adam’ı böyle bir roman mesela. Grunberg’in Türkçede yayınlanan ilk romanı Tirza’da da farklı kültürlerin karşılaşmalarına dair ilginç bir örnek vardı. Romanın başkahramanı kızının bir Arap’la evlenmeyi düşündüğünü öğrendiğinde allak bullak olur; halihazırda yaşamakta olduğu sosyal ve ekonomik krize (işsiz kalmış bir beyaz yakalıdır) bambaşka krizler ve sorunlar eklenir. Bu yeni romanında ise Grunberg, başkahramanını ve başından geçen hikâyeyi bütünüyle sözünü ettiğim yeni dünyanın karmaşası içerisinde kurgulamış: Hindistanlı bir babanın İsviçreli oğlunun Irak’ta ve Dubai’de başına gelen tuhaf olaylar. Hastalıksız Adam’ın başkahramanı Samarenda Ambani’nin kimliği ve olayların geçtiği mekânlar ilk anda oryantalist seçimler gibi gelebilir, oysa romanın kurgusu tam da Batılı algının dünyayı, başkalarını ve kendisini nasıl çarpık gördüğünü gözler önüne seriyor. Romanın başkahramanı para ile her şeyin hallolacağını düşündüğü yerde içinden çıkamayacağı sorunlarla yüz yüze geliyor mesela. Oysa giderken annesini şöyle teselli etmiştir: “Arap Emirlikleri’nde daha ziyade kapitalist bir düzen var, aşırı İslami bir ülke değil. (…) Orada para birçok problemi çözüyor, problem çıkarsa tabii. Aslında İsviçre gibi.” Oysa paranın aşamayacağı bir sorun vardır ortada, ama bu sorun salt bir kimlik ya da kültür sorunu da değildir. Samarenda’nın başına gelenler roman kişilerine medeniyetler çatışmasının bir tezahürü gibi görünüyor olsa da, romanın bütünü, özellikle Samarenda’nın olayların öncesi ve sonrasındaki ruhsuzluğu yeni dünyanın her köşesinde insanların ne halde geldiğinin ortak bir resmini sunuyor. Bambaşka ve kendisine sürekli kurban arayan bir hegemonyadır söz konusu olan. Egemenlik kayıtsız şartsız o hegemonyayı ellerinde tutanlardadır. Romanda böylesi, sahiplerinin kim olduğu bile bilinemeyen, küresel bir şirketten şöyle söz edilir: “Bizden çok daha büyük. O kendi yolunda gider, kendi yasaları vardır, kendi belirlediği kurallara uygun davranır.” Onlardan yana olup olmanın, varlıklı, Batılı ya da yasalara riayet eden düzgün bir yurttaş olup olmamanın önem taşımadığı, eski dünyanın değer ve kavramlarıyla bakıldığında handiyse akıldışı gelecek, ama kendine has bir rasyonalitesi olan, amacı hegemonyasını korumak olduğunda gözü başka hiçbir şey görmeyen despotların dünyasındayız artık. Bu despotik yapıya ve yeni dünyanın hükümranlarına isyan etmesek, hatta bu yapıyı yeniden üreten mekanizmalar içerisinde ömrümüzü tüketsek bile bir anda vazgeçilebilir ve dışlanmış bulabiliriz kendimizi. Alabildiğine tekinsiz bu dünyanın ister Doğu’sunda ister Batı’sında olalım pek farkımız kalmadı, ama bir o kadar da yabancıyız birbirimize.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazarlar ve Sanatçılardan Trump’a Açık..Müge Gedik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sean Glatch

13 Ekim 2025

Serbest Dolaylı Anlatım: Üçüncü Tekil ..

Serbest dolaylı anlatım da tıpkı bilinç akışı gibi karakterin iç dünyasına odaklanır ama burada karakterin duygu ve düşünceleri önce düzenlenir ardından belli bir biçemde ifade edilir. Serbest dolaylı anlatımda yazar, hikâyeyi aktarmak için üçüncü ..

Devamı..

Denizin Canavarları: Kendi İzini Doğad..

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024