Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Ağustos 2017

Öykü

Mehmet Oktay Onbaşı • Bir Tirat

Mehmet Oktay Onbaşı

Paylaş

27

0


Annem günlerdir durmadan katıldığım yarışma programının tekrarını izliyor. Bulunduğum arka odaya kadar ulaşan sesimi bile duymaya dayanamıyorum. Ekrandaki sahte gülümsemelerim, umutlandığım anların yüzüme yansıyan rezilliği… Niçin çıktım ki o salak programa? Niçin cümle alemi güldürdüm kendime? Durduk yere anlatıverdim kimsenin umursamadığı hayatımı? Niye iki dakikada teslim ettim kendimi, o tok sesli sahtekâr sunucuya? Haftalardır uyuyamıyorum. Kimseye anlatamıyorum hissettiğim şeyleri. Çoğu zaman kimse farkına bile varmıyor. “Hayırdır, senin canın bir şeye mi sıkkın,” diyecek oluyor biri, ben daha ağzımı açmadan gülerek başka konuya atlıyor. Cevap hakkı tanıyanlara da verecek bir yanıtım olmuyor zaten: “Yok bir şey, havalardan herhalde,” diye geçiştiriyorum. Bu iş öyle havalara bağlanacak gibi değil. Başka şeyler oluyor, içimde bir şeyler değişiyor, gelişiyor, hissedebiliyorum. Kimseyi göresim gelmiyor çoğu zaman, odamdan günlerdir çıkmadığım oluyor. Bu anlarda, yalnızca birisine delicesine özlem duyuyorum işte. Tanımadığım fakat tanımaya, birlikte vakit geçirmeye can attığım birisine. İçinde bulunduğum bu tarifi imkâsız duyguyu yalnızlığa bağlıyorum bu yüzden ama bu kadar basit olamaz, olmamalı… Ceketimi giyip bir anda sokağa fırladığım, amaçsızca oradan oraya sürüklendiğim, sanki bir şeylerin peşinden gidiyormuşum gibi yapıp aslında ne istediğimi ve nereye gittiğimi bilmediğim anların sebebi bu kadar basit olamaz. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında öylece beklemelerim bununla açıklanamaz. Başka şeyler var. Muhakkak başka bir iş var bunun içinde. Çevremdeki herkesin yüzüme gülüp arkamdan bin bir söz söylediğini, beni aşağıladığını düşünüyorum. Bu düşünce kafamın içinde büyüdükçe büyüyor. Kıyafetlerimle, hareketlerimle, verdiğim tepkilerle, söylediğim sözlerle, yaptığım şakalarla, benimle hep alay ediyorlar. Bundan adım gibi eminim. Ben de onlara bayılmıyorum aslında. Hepsinin birbirinden salak olduğunu bildiğim halde yine onların yanında buluyorum kendimi. Beni kullanmalarına göz yumuyorum, çünkü kendimi onlara muhtaç hissediyorum. Benden alacaklarını alıp gidiyorlar. Bense vurulmuş bir hayvan gibi koşturuyorum dört bir yana. Çok önceden vurulmuşum aslında, ancak anlayabiliyorum bunu. Can havliyle vurulduğum yere geri dönüyorum. Çaresiz. Bitkin. Kızgın. Avcılara değil kırgınlığım. Sebebini bilmediğim başka şeylere. En başta kendime. Avcı olmak varken ürkek bir ceylan olmayı seçen kendime. İçeriden annemin sesi geliyor. Telefonda, biriyle bağıra bağıra konuşuyor, karşıdakine beni anlatıyor: “Ay abla, görmen lazım, nasıl da biliyor tüm soruları oğluşum. Ama nasıl bilsin çocuk o soruyu. Aman abla, çıktı oralara bizi gururlandırdı ya, olsun. Evet, evet, internette vidyosu var. Sen Hasibe yengemlere de söyle, izlesin.” Daha fazla dayanamayacağım buna. Herkesin beni izlemesine, beni övmesine, beni seviyormuş, benimle gurur duyuyormuş gibi yapmasına katlanamayacağım daha fazla. Hepiniz yapmacıksınız. Hepiniz birer alçaksınız. Rahat bırakın beni. İnanmamı istemeyin benden tüm bunlara. Biraz şefkat gösterip yerin daha da dibine sokmayın beni. Rahat bırakın. Rahat bırakın da içimdeki acının tadını çıkarayım. Bazı zamanlar, tam şu an olduğu gibi, acıdan besleniyormuş hissine kapılıyorum. Mutluluğa –sıradanlığa mı demeliyim?– giden yolları bir bir kapatıyormuşum gibi. Gecenin kör bir saatinde, pencerenin önünde sigaramı içerken, bulutların ardından çıkmayı başaran dolunayı ait olduğu yere gönderiyormuşum gibi… İçinde bulunduğum durumu ve her saniye değişen hislerimi kimselere –kendime bile- açıklayamıyor, yazamayacağımı da çok iyi biliyorum. Aslında birçok kez denedim bunu. Yazdığım şiirler öyle vasattı ki belki öykü yazabilirim dedim sonra, oturdum, sayfalarca yazdım. Yazdıklarımı kendim bile anlayamadım. Günlük tutmayı denedim, olmadı, üşendim. Hiçbir şeyi tam beceremediğim gibi bunu da yapamadım yani. Sararmış bıyıklarının altından pis pis sırıtan sunucuyu düşünmek istemiyorum artık. O saçma soruyu bilemediğim zaman beni teselli edermiş gibi yapıp omzuma yavaşça dokunuşunu ve beş para etmez çeki elime tutuşturup, beni alelacele gönderişini daha fazla canlandırmak istemiyorum kafamda. Allahım nasıl unutacağım bunları? Bu rezilliğimi nasıl sileceğim hafızamdan? Ya çıkış kapısını karıştırıp stüdyoya tekrar girdiğim o an? O pek beyefendi sahtekâr adamın gülerek –evet kahkahalarla– bana çıkış kapısını gösterdiği anı nasıl çıkarabilirim hayatımdan? Yeri delip nasıl girebilirim içeri? Şu hayattaki rezilliğimi nasıl sonlandırabilirim? Sadece yarışma değil dert ettiğim. Kafamın içinde bir şeyler var ve ben ne zaman mantıklı olmaya çalışsam beni yine bildiğim yola sokmaya çalışıyor. Yanımda beni seven birileri olsun diye geberirken herkese sırtımı dönüp yalnız bir hayat sürmemi, bu yalnızlığın içinde boğulup gitmemi, yok olmamı istiyor. Çevremdeki mutlu insanları deli gibi kıskanırken, kendimi kendi ellerimde mutsuzluğun içine sürüklüyorum bu yüzden. Sebebini bilmiyorum. Bunu isteyip istemediğimden de emin değilim. Aslında nasıl bir yaşam sürmek istediğimi, ne olacağımı, neylerden hoşnut olup neye burun kıvıracağımı hiç bilmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Gün geçtikçe daha da yabancılaşıyorum aynadaki suretime. Midem bulanıyor. Geçenlerde, yarışmadan önce, bir kızla tanışmıştım. Saçları akşam güneşi kadar kızıl, gözleri gece kadar koyu, ellerinin ellerimin içinde kaybolacağından adım gibi emin olduğum bir kızdı. Çok sevdiğimi düşünmüş, umutlanmıştım hemen. Zaten ben çoğu zaman çok severim ve hemen umutlanıveririm. Ne acı değil mi? Peki ben sahiden yüzüne bakılmayacak biri miydim? Çocukluğumdan bugüne, beni “aman şöyle yakışıklısın, aman böyle güzelsin” masalıyla mı avutmuştu çok muhterem ailem ve akrabalarım? Ve aynaya her bakışımda, bir evvel zaman daha mı eklemiştim bu masala? Kız beni adam yerine koymadı, desem yeriydi. Arkadaş grubu yüzünden benimle konuşmak zorunda kaldığı anlarda bile o gece gibi koyu gözlerini mahçup gözlerime dikmemek için elinden geleni yaptı. Ben baktım ama. Mahcubiyeti bir kenara bıraktım, utanmadan baktım. Sadece gözlerine de degil, güneş ışığının altında siyah sutyenine baktım. Kıvrımlarını inceledim. İçindekileri hayal ettim, bir an için gözlerimi kapayıp ellerimle tarttım. Hayallerimde yer edinsin istedim. Bir nevi mağlubiyetimi kabullendim yani, hep yaptığım gibi. Ama kız, bu kabullenişimi bile kabul etmedi. Yerin dibine soktu beni. Keşke sözleriyle yapsaydı bunu. Gidişiyle yaptı. Ne zaman bu ve benzeri şeyler başıma gelse, aynı şeyleri tekrar ediyor ve hatalarımdan katiyyen ders almıyorum. Ne olurdu hareketlerimle, tutumumla, sözlerimle adamakıllı dursaydım orada. Sessiz sessiz oturmak yerine, herkesin ilgisini çekecek konular bulsaydım, konuşsaydım, herkesi konuştursaydım. Hatta güldürseydim onu ve masadakileri. İki dakika bile olsa hep özendiğim insanlar gibi olmasını bilseydim. Neden kaybettiğimin farkındayım aslında. Ama değiştiremiyorum. Olanlara, olacaklara engel olamıyorum. Hayır, bu benim elimde değil. Gerçekten değil. Ben istemez miyim sanıyorsunuz, elleri ellerimde kaybolacak olan kızı kazanabilmeyi. Onun gözlerinin ve hatta sutyeninin içine izin almaya gerek duymadan bakabilmeyi arzulamadığımı mı sanıyorsunuz? Neyse, zaten çoktan vazgeçtim. Ne var ki kazanmayı bilmemenin gerektirdiklerini biliyorum. Ama yarışmadaki rezilliğimi görünce attığı kahkahalar günlerdir aklımdan ve kulaklarımdan silinmiyor. Daha derine batıyorum. Son günlerde farkına vardığım bir şey var: İnsanları adam yerine koymuyorum. Hayır, hiç kimseyi. Pek konacak tarafları olmadığını biliyorum, evet, ama yaptığım şeyin ne kadar aşağılık ve namussuzca olduğunun da farkındayım. Çevremdeki insanlara bu denli acımasız olmamın hiçbir bahanesi olamaz, olmamalı. Benim sorunum kendimle. Belki biraz da bazı insanlarla. Ama bu tavırların dozunu her geçen gün artırmamalıyım. Buna hakkım yok. Birine kızıp da hepsinden çıkarmamalıyım hıncımı. Eğer bu yabancılaşma devam edecek ve beni kaçınılmaz sona götürecekse, bu yalnızca beni etkilemeli. Tüm yükü benim üstlenmem lazım. Ne dostlarım, ne ailem, ne diğer insancıklar... Bu mesele onları aştı artık. Yarışmadan sonra abim aramıştı. Aylar var ki konuşmuyorduk. Aramızda, binlerce kilometre devam eden bir sis bulutu vardı. Bunca zaman birbirimizi aramamamız varoluşsaldı aslında. Ne o öyle bir adamdı ne de ben normal bir insandım. Mevzunun köklerini aramaya kalksak Adem’e kadar kazardık. O yüzden ikimiz de dokunmadık. İzlediğini söyledi. Gayet iyiymişim. Sorular zor gelmiş, biraz şanssızmışım... Rezilliklerim hakkında tek söz söylemedi. Bir iki haber verdi, selam etti, kapadı. İşte namussuz bir adam olmamın sebebi bu. Abim hakkında, annemin oğlu hakkında öyle çirkin şeyler düşündüm ki. Söylediği sözlerin dibini kazıp öyle farklı manaâlar çıkardım ki. Ondan, hatta çocuklarından, kendi yeğenlerimden nefret ettim. Ama en çok kendimden. Yaşadığım bunca sene, hep acemiliğime gelmiş gibi. Gittiğim okullar, tanıştığım, bakıştığım, öpüştüğüm ve koklaştığım tüm insanlar, girdiğim ve genellikle de hemen çıktığım her kapı en toy olduğum zamanlara rasgelmiş gibi. Henüz yirmili yaşların ortalarında ve daha saçlarına kırağı yağmamış biri olarak söylemekten utanmalı mıyım tüm bunları? Herkesten ve her şeyden bir şans daha istemek ayıp mıdır ey aşağılık sunucu? Özlemini tenimin her köşesinde en sarsıcı biçimde duyduğum kadını hemen şimdi buraya istersem eler misin yine beni? Güler misiniz arkamdan tüm iğrençliğinizle? Yok, ben yokum, yapamayacağım. Pek muhterem anneciğim. Oğlun çaresiz. Oğlun yorgun. Oğlun yalnız. Oğlun yapmadığı şeylerden dolayı pişman. Yaptıklarından da. Yapacaklarında da. Son bir çıkış yolu gözler, nicedir. Ama anneciğim. Oğlun, oğluşun. Kime elini uzatsa. Yanıtsız kaldı. Bazen biri tutacak gibi oldu. Şaka yaptı anneciğim. Tuttu beni. Daha derin bir çukura attı. Güldü de. Bazen hiç sesini çıkarmadı. Ben oğlun, oğluşun. Canım anneciğim. Artık yaşamak istiyorum. Bunun için de önce gerçek bir insan olmak gerek. Benim güzel gözlü anneciğim. Yaptığım her şeyin, aldığım her kararın yanlış olmasından bıktım, usandım. İçimdeki şeyleri sana anlatamam. Çünkü bilirim. Anlamazsın. Ama, anladım, dersin. Bu bana yeter, derim. Hem seni hem de kendimi kandırmış olurum. Sen ağlama. Olur mu, menekşe kokulum?
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Mario” ve “The Sims” Müziklerini Dinl..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehmet Dinç

29 Eylül 2025

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Livaneli insan doğası ve tutkularını bilince çıkarmada isabetli tespitlerde bulunur.Zülfü Livaneli uluslararası çapta tanınan bir yazardır. Sanatındaki derinlik onu bilge konumuna taşır. Zorlu aşamalardan geçmesi, hayati riskler alması ve şartlar ne olursa olsun du..

Devamı..

Edebiyatı Savunmanın Önemi

Maris Kreizman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024