Mektuplar
3 Mart 2019 Öykü

Mektuplar


Twitter'da Paylaş
2

Hay aksi. Alt dudağım kanıyor. Emin olmak için yokluyorum. Bildik tat dilimde. Kanı emip, ısrarla çalmaya devam eden telefonun sesini kapatıyorum. Telefonu yatağın ucuna fırlatıp, kitabın içindeki ayıracı alıyorum. Kitabı okurken, dışarıda gök gürlüyor. Yapraklar fırtınada savrulup, cama çarpıyor. Pencere uğulduyor. Şiddetle yağan yağmurun sesi tren sesini bastırıyor. Sonra da sanki anlaşmışlar gibi tren sesi kesilince yağmur da diniyor. Böylece sessizliğe bürünen odanın sessizliğini bir sinek vızıltısı bozuyor. Başımı kitaptan kaldırıp soğuğa aldırmadan dolaşan kara sineği gözlerimle takip ediyorum. Sineği gözden yitirince, başımı yine kitaba eğiyorum. Kaldığım cümleyi bulamayınca kitabı kapatıyorum. Yataktan çıkıyorum. Sırtımı soğuk hava sarıyor, ürperiyorum. Kalorifere dokununca, açılmamış mektupların arasında doğalgaz faturasının da olduğunu anlıyorum. Hızla halının üstündeki kıyafet dağınıklığının içinden hırkamı çekip çıkarıyorum. Pijamalarımı çıkarmadan hırkayı üstüme geçiriyorum. Hırkaya rağmen üşüyorum. Sıcak çayın beni ısıtacağını düşünerek kendime bugün kahvaltı hazırlıyorum. Sofraya yoğurt, papatya çayı, bir de bayat ekmek koyuyorum. Kahvaltı yaparken, telefon sessizce titreşiyor. Deminki numara yine arıyor. Ağzıma bir lokma ekmek atıp üstüne bir kaşık yoğurt yiyorum. Dudağım yine mi kanıyor? Parmağımla yokluyorum. Telefon titreşmeye devam ediyor. Lekeli parmağımla telefonu bu sefer açıyorum.

Konuşmadan sessizce beklerken, babamın gür sesi mutfağı dolduruyor.

“Emre, gene bir sürü mektup gelmiş. Ne istiyorlar? Onları oku. Bir an önce cevapla.” Şekersiz çayı karıştırıyor, bir yandan da altdudağımı ısırmaya devam ediyorum.

“Tamam.” Sesim çatallanıyor, o da fark ediyor mu? Bilmiyorum. Babam tok sesiyle devam ediyor.

“Peki sen vergi dairesini aradın mı? Ne parası istiyorlarmış?” Şekersiz çay damağımda tanıdık yavan bir tat bırakıyor.

"Arayacağım," derken ses tonumu alçaltıyorum. Babamsa bütün gücüyle bağırarak,

 “Hukuk diplomasını alacağın gibi mi?” diye soruyor. Elimdeki ekmeği bütün gücümle avucumda sıkarak, ufalıyorum.

“Annen birazdan uğrayıp mektupları getirecek. Bir an önce onları hallet.“ Nefesi kesiliyor, hırıltılı bir sesle başladığı cümleyi güçlükle bitiriyor. Nefesini düzeltmek için öksürünce sarımsak kokan soluğunu sanki burnumda hissediyorum. Midem bulanıyor. Neyse ki kusmuyorum. Babam telefonu vedalaşmadan kapatıyor. Ben bir süre daha elimde telefon bekliyorum. O sırada ekmeğin üstündeki kara sineği fark ediyorum. El hareketiyle onu kovalıyorum. O ise geri gelip inatla ekmeğin üstüne konup, kanatlarını temizliyor. Sinekliği bulup, hışımla masa örtüsünün desenine kanla yeni bir desen daha ekliyorum. Sinekliği masaya bırakıp, ağzıma bir dilim ekmek atıyorum. Kekremsi bir tat bırakıyor. İştahım kaçıyor. Bir sigara alıp balkona çıkıyorum. Serin, tatsız hava açık bıraktığım kapıyı arkamdan gürültüyle çarpıyor, şaşırmıyorum. Yağmura aldırmadan, hırkamın aralıklarından tenime yayılan ürpermeye rağmen bir süre daha balkonda oyalanıyorum. Sigarayı içime çekerken, ayağımın altındaki sararmış yaprakları eziyorum. O sırada derinden gelen kısacık zil sesini duyuyorum. Zil çalışından annemin geldiğini anlıyorum. Sigarayı bitirmeden hızla söndürüyorum. Annem henüz sigara içtiğimi bilmiyor, bir de buna üzülsün istemiyorum. Kapıyı açıyorum. Daracık aralıktan geçip içeri giriyor. Güneş gözlüğü takmış. Gözlüğün camları yağmura rağmen kuru. Üstelik gözlük paltosunun üstünde eğrelti duruyor. Yorum yapmıyorum. Elindeki mektup poşetini düzensiz sıralanmış ayakkabıların arasına bırakıyor. Sarılıyoruz. Kolları çocukluğumdaki gibi sıcacık. Paltosunu çıkarıyor. Askıdaki kıyafetlerin üzerine asıyor. Palto yere düşüyor. İkinci bir deneme daha yapmadan, paltoyu giyiniyor. Sebebini sormuyorum.

“Nasılsın?” diyorum. Bu, sınırlı kelimelerle kurduğumuz diyaloglarımızın belki de en sık kullanılan kelimesi.

“İyiyim, bildiğin gibi.” Montunun en üstteki düğmesini ilikliyor, bir yandan da etrafına bakınıyor. Yan yana sıralanmış kitap kolilerini, onların üzerindeki kıyafetleri görünce, “Artık bu kolileri kilere mi indirsen? Ne zamandır buradalar, sana ayak bağı oluyorlar,” diyor. Cevap vermiyorum.

Yırtılmış kolideki kitaplara gözüm takılıyor. Arka kapakta sararmaya başlamış bir resmim var. Hukuka kaydımı yaptırdığım gün, babam çekmişti. Resimde gülümsüyorum.

Annemin sesi yankılanıyor kulaklarımda.

 “Senin dudağın mı kanıyor?” diye soruyor. Sonra ayakkabılarını hızla çıkarıp, oturma odasına koşarak girdiğini görünce kendime geliyorum. Hızla açılıp kapanan çekmece sesleri duyuyorum. Ses kesilince, elinde kuru mendille geri dönüyor.

“Bunu buldum bu da işini görür,” diyor, mendili dudağıma bastırıyor. Hafif bir sızı hissediyorum.

“Geçer birazdan, üzülme,” diyor. Çocukluğumda da bu cümleyi söylerdi. O zamanlar annem ne derse inanırdım. Mendili elime tutuşturarak, ortalığı dalgın gözlerle süzerek,

 “Gelmişken şuraları toplayıp, birikmiş çamaşırlarını da makineye atayım. Bir de ütülenecekleri topla onları da ütüleyeyim.” Sesi yorgun çıkıyor. Galiba o benim ütülü temiz kıyafetlerle adam olacağımı düşünüyor.

Bir anda hatırlamış gibi mektupları yerden alarak, bana uzatıp, lüzumsuz bir heyecanla, “Baban geçen gün fotoğraf makinesi aldı,” diyor. “Yanılmıyorsam bu Almanya’ya geldiğimizden beri altıncı makine. Babana dedim ki bu yaştan sonra sen dijital makineden ne anlarsın. Dinleyen kim. Eline Almanca-Türkçe sözlüğü alarak ayarlamaya çalıştı. Saatlerce bir sözlüğe bir makineye baktı. Kurcaladı, kurcaladı yine de yapamadı. Hani diyorum ki bu akşam uğrasan hem onu ayarlasan hem de beraber yemek yiyip, eski günlerdeki gibi yeni makineyle aile fotoğrafı çektirsek. Ne dersin?”

“İyi olurdu tabii ama bugün gelemem. Çok işim var. Çeviriyi üç ay önce yayınevine teslim etmem gerekiyordu. Üstelik bir de bu mektuplar çıktı. Bütün gün bunlarla uğraşmam gerek.”

“Olsun. Artık yarın gelirsin. Ben babanı bugün sakinleştiririm, yarın gelecekmiş derim.” Montunun yakalarını çekiştirip kendine daha bir sıkı sardı. Güneş gözlüğünü parmaklarıyla hafifçe kaldırıp yanaklarını sildi. Arkasını dönüp mutfağa doğru giderken omuzları aşağıya düşmüştü.

Dudağımı yeniden yalayıp, mektupları bankoya açılmamış diğer zarfların yanına bırakırken annem kahvaltılıkları topluyor. Gözlüğünü çıkarmış. Gözkapakları hafif şişik. Gözlerimi kaçırıp, bakışlarımı mektuplara çeviriyorum. Ne çok mektup birikmiş. Vergi dairesi, belediye, su, elektrik, gaz, sigortalar bir de bunlara ek olarak reklam içerikli gereksiz mektuplar. Hangisinden başlayacağım. Bilemiyorum.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Anıl Kadir Özkan
Tuğrul beyin bahsettiği durumun aynısını ben de yaşadım.
3:48 PM
Tuğrul Yeni
Her hareketi betimleyip yazman okurken beni yordu
11:11 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR