Oralarda da şiirin dili, biçimi, üslubu sızdı belki öykülere ya da köprüler, çengeller attım öyküden şiire.
Haden Öz: Sizi çeşitli dergi ve internet mecralarındaki eleştiri, kitap incelemeleri, söyleşiler ve yazılarınızdan tanıyoruz. Şimdi şiirle dans eden bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıktınız. Meraklı okur için biraz kendinizden ve kitabın oluşum sürecinden bahseder misiniz?
Melike Koçak: Sevgili Haden, insan kendinden bahsetmeye kendinin neresinden başlar? Ne kadar zormuş. Bunun cevabını bilemeyerek, deneyeyim. Kendimi bildim bileli, hatta bilmeden önceden beri okurum ben. Okuduklarım üzerine düşünmeyi, metinlerin sesini, susmalarını duymayı ve bir de bunları yazmayı hep sevdim. Bir yandan öykü de yazıyordum. Seyrek de olsa yayımladım da. Sanırım ilki, seneler seneler evvel E Edebiyat’ta idi. Sonra başka dergiler. Kitaplaştırmaya cesaret edeyazdım, olmadı, vazgeçtim. Ne iyi etmişim dedim. Bekledim. Sonra oturdum yazdıklarımı ölçtüm biçtim, eledim, dağıttım parçaladım yeniden kurdum. Yenilerini yazdım derken bir tutam derdim onlardan. Hiçkuşu oldu. Pandemi, kağıt krizi derken 2022 Aralık’ında kavuştuk kendisiyle.
HÖ: Kitabın ilk öyküsü Kıyamet'ten önceki iki sayfada Didem Madak, Gülten Akın, Elif Sofya, Asuman Susam, Sevgi Soysal (Tante Rosa), Latife Tekin (Dirmit) ve Figen Şakacı (Hayriye) var. Şiirlerden dizelerle başlayıp yine dizelerle bitiyor kitap. Şiirler arasına kurulmuş bir köprü gibi öyküleriniz, diliniz. Alıntı yaptığınız şair ve yazarlara bakınca da Hiçkuşu'nu bir geleneğin üzerine (ya da geçmiş ve şimdi üzerine) inşa ettiğinizi söyleyebilir miyiz?
MK: Bu söylediğiniz benim için önemli. Türler arası ve gelenekle bağlar. Öykü dilin en minimal, minör halinden kelimeye, cümleye açılıyor. İşaretten, sesten, bakıştan başlayarak kuruluyor. Bir çıt sesinden, yere düşmüş bir bakıştan, geceden sabaha ancak çıkmış bir sokakta yokuş yukarı yürürken sağda soldaki kusmuktan, çiş dolu pet şişeden, etraftaki cam kırıklarından mesela. Hepsi sadece var oluşlarıyla zaten öykü iken yazana az konuşmak, sık susmak, ara ara saklamak, örtmek düşüyor bana kalırsa. Kendi sesini hep kısmak. Gözü kör bir kediye hikâye kurmak/uydurmak değil de gözü kör kediyi gördüğüm haliyle hikâyeye taşımak. Mevzu ben/bakan değil, bakılan/gözü kör kedi çünkü. Tüm bunlar ve fazlası için de alçak ses, az kelime yeterli olsa gerek. Ben yazarken bunu planlayıp ölçüp biçip karar vermedim. Kendiliğinden bir akışta fark ettim, sevdim. Kabul edip oradan nerelere açılabileceğimi görmek istedim. Tahkiyeyi, ki iyi kotarılmışını, gevezeliğe ve malumata düşmeyenini çok severim; ama ben tahkiye etmemeyi, dışındaki ihtimal ve imkânları denemek istedim. Oralarda da şiirin dili, biçimi, üslubu sızdı belki öykülere ya da köprüler, çengeller attım öyküden şiire.
Alıntıladığım dizeler ve şairlere gelince benim hem dil hem ses hem yeryüzüyle bağımla ve buradan Hiçkuşu’ndaki öykülere taşıdıklarımla konuşan metinler, şairler her biri. Sessiz ve çoğaltan bir eşlik bu. Tante Rosa, Dirmit ve Hayriye ise düşe kalka oluşumuzun hatta olamayışlarımızın önemli eşikleri, eşlikçileri. Ki sadece bu kadar da değiller elbet. Ama işte onlarsızmışız gibi davranmak, “doğurmak” istemedim. Hiçbir anlatı kendimizle başlamadı bitmeyecek de. Yazdığımın dili, biçimi, üslubu nereye hangi yeniye, başkaya, deneysele vb. açılırsa açılsın bu müşterek bağları, çokluğu, çoğulluğu görmemenin, bilmemenin yazdığımı da beni de eksilteceğini düşünüyorum hep.
HÖ: Kitap dört bölümden oluşuyor: Kuş, Çan, Ten, Masal. Bütün öyküleri düşününce türler arası bir etkileşim var, bazen mesafe ortadan kalkıyor. Gerçek ile masal birbirine dolanıyor bir sarmaşık gibi. Aslında bu yaptığınız aynı zamanda politik bir duruş. Ama bunu propagandatif, ajitatif bir dille yapmıyorsunuz. Dil üzerine, söyleyiş üzerine, yaşanan adaletsizlikler, sömürü biçimleri üzerine kafa yorduğunuz belli. Buna dair ne söylemek istersiniz?
MK: Bu değerlendirmeniz için teşekkür ederim Haden. “Propagandatif, ajitatif dil” sömürünün başka biçimi. Özneleri, duyguları ve okuyanı da sömürüyor. Yazanın etik ve estetik sorumluluğu yokmuşçasına yazma lüksü olamaz bence. Yazanın, yaralanabilir olanı ayrım yapmaksızın gözetmesi, görmesi gerekir. Judith Butler’da okuduklarımızla da düşünmeye çalışalım. Kimin yaralanabilir olduğuna, kimin yasının tutulacağına, hangi felaketin konu edilebileceğine karar veren muktedirlere karşı bir bakış, duyuş olmaksızın yazmak, bir fasit dairede dönenip durmak değil mi? Fakat işte tam burada doğuyor tehlike de. Kırılabilir, yaralanabilir olanı yazdığınızın nesnesi kılmamak, ondan kendinize bir yer, pozisyon, alan devşirmemek. Öznenin siz değil, o olduğunu hep hatırlayarak yazmak. Sömürüye karşı çıkarken kendinizi sömürgeci olarak bulabilirsiniz de. O sebeple nasıl yazacağınız üstüne kafa yormanız gerekiyor. Elbette yazarın ideolojik, politik tutum ve tavrı da önemli; ancak nasıl sorusu estetik açıdan muhakkak sorulmalı. Nasıl bir dil, biçim, üslup? Temsile soyunmak, adına/için konuşmak, uğruna yazmak/feda olmak, aracı kılmak... Hayır. Ya bilmediğimiz, duymadığımız, tanışmadığımız, uzağımızda olan ama bize acı veren, canımızı yakan her ne ise o ana, kendi durduğumuz yere bakmak, kendi tanıklığın üstüne konuşmak. Misal Roboski’yi ben nasıl anlatabilirim ki? Ölen çocuğun ağzından, katırın ağzından; ölenin kardeşinin, yas tutanın ağzından? Mümkün olduğunu sanmıyorum. Ben ancak ona tanık olarak, burada da bunun imkânsızlığını ve “haddimi” bilerek konuşabilir, yazabilirim. Yaşanan felaketten kilometrelerce uzakta onun nasıl tınladığı/tınlamadığı, yaşandığı/yaşanmadığı benim derdim olabilir mesela. Tarihin o ânında başka bir kimlikle başka bir yerdeydim ben çünkü. Nasıl “mesele” edeceğim bunlardan bağımsız olabilir mi? Bağımsızmış gibi yapabilir miyim? Dil, biçim, üslup, kurgu arayışlarında had bilmekten yana değilim, bildirilmesi de kimin haddine. Ama yazdığımıza “konu” ettiğimiz her ne olursa olsun ona karşı sorumlu olduğumuzu, sınırları bilmekten yanayım. Bilmem cevaplayabildim mi sorunu?
Felaketler, yaslar, ağıtlarla örülü bir coğrafyadayız. Toprağı sıksan bin yıllık felaket fışkırıyor.
HÖ: Özellikle iki öykü benim için çok sarsıcı oldu: Kuyu ve Yas. Elbette bu okurdan okura değişir. Kuyu'da Hrant Dink, Yas'ta ise Roboski var. Tabii direkt böyle isimler geçmiyor. Ama ülke gündeminden uzak olmayan bir okurun anlayabileceği bir şey. Peki acaba anlaşılır mı, anlaşılmaz mı kaygısı taşıdınız mı?
MK: Ne iyi ettin de sordun bu kaygıya dair. İddialı değil, açık olacağım. Anlaşılıp anlaşılmamalarına dair bir kaygıyı hiç taşımadım. Adlarıyla yer verip vermeme tercihimi belirleyen kişisel korku, endişe filan değildi elbette. Asla bu değildi. Edebiyat içi bir tercihti benimkisi. Felaketler, yaslar, ağıtlarla örülü bir coğrafyadayız. Toprağı sıksan bin yıllık felaket fışkırıyor. Tutulamayan yaslar, dile gelemeyen ağıtlar. Kimde neyi çağırıyorsa onun hatırlanmasını da istedim. Bir de bir önceki soruda da değindim, rol çalamam. Ne Ermeniyim ne de Kürt. Bir Ermeni ya da Kürdün çektiği acıyı anlamam mümkün mü, emin değilim. Ancak ona kulak verebilirim, yanındayım diyebilirim. Duyuyorum diyebilirim. Tam da bunlara dair kaygılar taşıdım. Gezi de vardır mesela alttan alta başka bir öyküde, söylemeyeyim ben hangisine sızdığını, öldürülen bir trans kadın da, hayvan da, kentteki dönüşümler, yıkımlar da... Tüm bunları apaçık konuşacaksam, tarihsel ve kavramsal bir düzlemde ele acaksam, politik ve siyasal bir mesele olarak yaklaşacaksam onun dili, biçimi başka olmalı bana kalırsa. Ben bir tanıklığın imkânı/imkânsızlığı dahilinde ve edebiyatın gücü yettiğince dile getirebilirdim. Bunu denedim. Dediğiniz gibi, yakın geçmişimize hakim olan kayıplar, felaketler bunlar. Hatırlayanlar Hrant Dink ya da Roboski katliamı olduğunu anlayacak ama başka birinin aklında mesela Uğur Mumcu ya da Sivas Katliamı gelecek. Geldi, soruldu da. Saikler başka başka olsa da muktedirin zulmü, zulümdür nihayetinde. Sürekliliği de maalesef bâki. Ha burada şu sorulabilir belki, ben neden yakın geçmişin bu acısına tanıklığı anlamaya, dile getirmeye çalıştım da öncesine, hatta çocuk, genç olarak tanık olduğuma gidip bakmadım, buna ihtiyaç duymadım? Buradaki işte edebiyat dışı edebiyatını da belirleyen ideolojik, politik tercih. Yüzleşmeye, hesaplaşmaya, özüre 1915’ten başlamak gerektiğinden belki. Oradan Kürtlere vardığımdan. Burada kesinlikle bir öncelik sonralık sıralamasından söz etmiyorum; bir Türk olarak hissettiğim, taşıdığım politik sorumlulukla kuruyorum bu cümlemi. Kişisel, bir o kadar da politik bir tercih. Anlaşılıp anlaşılmama kaygısının ötesinde hem edebiyat içi hem edebiyat dışı sorularımı, tercihlerimi ifade edebildim umarım.

HÖ: Şiirle başlayıp şiirle biten bir kitap Hiçkuşu. Bu kadar iyi bir şiir okuru olarak biriktirdiğiniz ve belki bir gün okurla buluşacak olan şiirleriniz var mı?
MK: İyi bir şiir okuru olduğumu iddia edemem, iyi şiir okurlarına haksızlık etmek istemem. Ben sesle düşünmeyi, sesi duyarak anlama varmayı seviyorum. Şiirde sesle kurulan hikâyeyi. Öyküde de bunu seviyorum. Türler arasında bu denli net ayrımlar yapmak mümkün mü, emin değilim. O geçişkenlik, birbirlerinde çoğalmaları, vücut bulmaları, oradan doğan melezlik... Sevmenin ötesinde bu geçişken ve akışkan hâli özgürleştirici buluyorum okurken de yazarken de. Buralardan nerelere gider yazdığım, bilmem ki. Daha da kısa öykülerim var mesela. Belki onlara dönerim, belki başka metinlere. Ama şiir dedin, yakın gelecekte sanırım hayır, yok. Ama şiir-öykü arası metinler, belki de.
HÖ: Kitap eleştiri ve inceleme yazıları yazıyorsunuz. Peki Hiçkuşu'nu yazarken size eşlik eden yazarlar/kitaplar (yukarıda adını andıklarım dışında) var mı(ydı)?
MK: Bu sorulara verilen cevaplar sonrasında yazanın yazdıkları hep o eksende, çerçevede okunup, andıklarıyla bağlar kurulmaya çalışır vb. Bu tehlikelidir bana kalırsa. Ama bu riski göze alarak cevaplamaya çalışayım aklıma ilk gelenlerle. Şiirde kaldık, oradan devam edeyim. Alıntıladığım şairler dışında en çok Edip Cansever ile Turgut Uyar. Şiir dışında ise her yazdığıyla Sevim Burak hep yanı başımdaydı. Ferit Edgü sonra. Öykümüz birbirine hiç benzemese de Türkçesine, seslerine ve ünlemlerine vurgun olduğum ve dilinden çok şey öğrendiğim Nezihe Meriç. Çeşit çeşit alandan teorik okumaların da açıktan, doğrudan olmasa da zihnimin bir yerinde tıkır tıkır işliyordu hep. Yazarken değilse de özellikle sonrasında çalışırken. Muhakkak anmak isterim, Béla Tar’ın filmleri. Hem de sahne sahne.
HÖ: 6 Şubat'ta iki büyük depremle sarsıldık. Milyonlarca insan etkilendi, binlerce insan, hayvan yaşamını yitirdi. Felaketin büyüklüğü neoliberal kapitalist sistemin doğa ile inatlaşmasıyla, kâr ve rant hırsıyla, insanın kendi türüne, başka türlere ve bir bütün olarak doğaya yabancılaşmasının en vahşi hallerinde vücut bulmuş yöneticileriyle daha da sarsıcı oldu. Devlet sınıfta kaldı. Öte yandan büyük bir dayanışmaya tanık olduk. Hemen herkes elinden geldiğince dayanışmaya koştu. Sanat açısından baktığımızda müzikli videolar,slaytlar, karikatürler, hikayeler, belki de bu süre zarfında yazılmış romanlar bile vardır. Bana bütün bunlar öncelikle insan olarak korkunç bir yabancılaşmanın içinde olmamızın ve buna ek olarak bir gösteri ve hız yüzyılında yaşıyor olmamızın sonucu gibi geliyor. Artık yaslarımız dahi kırk gün tutulmuyor. Hafızamız nisyan ile malul. Bütün bunlardan sanat da payını alıyor. Sanatçı bir felaket anında ne işe yarar sorusu üzerine düşünelim mi? Savaş, afet, yıkım vs karşısında sözümüz nereye düşer?
MK: Bir dönemi, 6 Şubat sonrası bir alanın hâlini güzel özetlemişsiniz. Sözümüze gelince... Oldukça zor mesele bu, öğrendiklerimle düşünmeye deneyeceğim. Edebiyat ile felaket arasındaki bağ, tuhaf ve zor. Bir o kadar da güçlü. Marc Nichanian Edebiyat ve Felaket’te gizemli olduğunu ve bir bağımlılık ilişkisi olduğunu da söyler hatta. Yine Nichanian’la düşünelim, edebiyatın felaketi “betimlemesinin” bir farkındalık yaratmakla beraber bunun felaketi “yalın kötüye kullanım”dan başka bir şey olmayacağını da söyler. Müstehcenlik, gaddarlığı sömürmek ifadelerini de kullanır. Felaketi yaşayan özne konuşmadığı sürece, felaketin tanığına söz düşer mi? Düştüğünü varsayarsak o söz nasıl kurulmalıdır? Tanığın sözü özne için bir sömürü, dayatma, manipülasyon, red olmadan nasıl kurulabilir? Aksi takdirde öznenin dili, tanık tarafından engellenmiş olmaz mı? Bizlere bu soruları sorduran Nichanian, tanıklığın mümkün olmadığını da söyler. Tanıklık etmenin imkânsızlığına tanıklık etmekten söz eder. İşte edebiyat tam burada bildiğinin, ezberlediğinin, öğrendiğinin dışına çıkan bir bakış ve dili aramak, bulmak, icat etmek zorundadır. Tanık olan ya da tanık olarak yazar eğer anlatmaya, göstermeye teşne ise, herhangi bir felaketi kendisine dert edinmiş ise tam da Nichanian’ın belirttiği gibi “çaresizliği ve imkânsızlığı kendi bünyesinde deneyimleyen” bir dilsel edimi zorlamalıdır, “dili kendi sınırlarına taşıyan bu edim, edebiyattır.” Felaketler karşısında sözümüzün nereye ve nasıl düşeceğine dair, apaçık ki nereye kadar önemli olan nasıl düşecedeğidir de, bir arayış şart. Bu da verili dil, anlam, grameri sorgulamak, parçalamakla ancak mümkün olsa gerek. Oradan başka bir dil icat etmek, kurmakla. Bunun için de acele etmemek, beklemek ve beklemek gerek. Bugün, mümkün mü, emin değilim. Ama apar topar yazmazsak çıldırmayız kanımca, çıldırmazdık da, ki acaba doğru anlıyor muyuz Sait Faik’i? O da meçhul.






