Odamdaydım. Doğrulup kalktım. Çalışma masama oturdum ve daktilomun çantasını çıkarıp kenara koydum. Parlak siyah, cillop gibi Erika daktilom önümde. 1970’lerdan kalma Alman panzeri. Ecevit’inki ile aynı ama onunki kadar eski değil. Fener’de Patrikhane’nin sokağındaki bir antikacıdan mezatta aldım. Bir hevesle aldım, şükür pişman da değilim ama aldığımda resmen hurdaydı! Zaten gıcır bir şey olsaydı, ne bileyim 1930’lardan kalma olsa, Torpedo, Adler, Triumph, Naumann Ideal olsa, Amerikan malı Remington, Royal Smith olsa, bankalara, şirketlere özel büyük olanlarından, bana bırakmazdı antika kurtları. Benimki portatif, kendinden çantalı ufak tefek bir makineydi.
Sordum, soruşturdum, nereden tamir ettirebiliriz diye. Memlekette daktilo tamircisi kalmış mıdır diye tereddüt ettim önce. Sonuçta miadı dolmuş, kullanımdan düşmüş bir alet. Ama varmış, İstanbul’da ne arasan bulunur, ne satarsan alınır, koca şehir. Karaköy Yüksek Kaldırım’da bu işin son ustalarından İsmail Abi’nin adresini verdiler. Gittim. Saçına, sakalına ak düşmüş, parlak yüzlü, derviş gibi bir adam çıktı bu İsmail Abi. 1970’lerde daha çocukken İstanbul’a göç etmiş ailesiyle. Eli yatkın diye daktilo ustasına çırak olarak tavsiye etmişler. Okul okumamış ama hünerli bir zanaatkâr olmuş, ekmeğini daktilo tamirinden çıkarmış. O yıllarda sadece Yüksek Kaldırım Caddesi’nde pek çok daktilo tamircisi varmış, önemli meslekmiş yani. Bankalar, noterler, devlet daireleri üstüne bir de şahsi daktilolar, yetiştiremiyorlarmış bazen. 80’lerden sonra daktilo kullanımı yavaş yavaş azalmış, günümüzde ise hemen hemen hiç kalmamış. Sadece bilgisayar kullanamayan yaşlılar, bir de benim gibi eski zamanlara düşkün cinsler kullanır olmuş.
Oturur oturmaz çay koydu. “Çırak yok mu,” dedim, “onların işidir çay koymak.” “Yok,” dedi. “Artık kimse çırak olmak istemiyor. Zanaat öğrenmek zor geliyor. Herkesin arzusu masa başı memur olmak ya da ticaretle kısa yoldan köşeyi dönmek. Sorduk soruşturduk bulamadık kimseyi. Gelen de bir iki hafta dayanıp kaçtı.”
“Eyvallah,” dedim.
“Her şey çok hızlandı, yazı da öyle. Bu daktiloda bir saatte yazacağın yazıyı bilgisayarda on dakikada yazarsın belki. Hem de istediğin kadar yaz sil tekrar yaz. Bunda öyle değil, bir kelimeyi yanlış yazdın mı icabında gitti sayfa, tekrar baştan. Ama yavaşlığın da bir tadı var. Düşüne düşüne yazarsın, her kelimenin tadını alırsın.”
Usta daktilonun en ortasındaki harfe sertçe bastı. “Şık” diye bir ses. Kırbaç sesi gibi. Bir daha, bir daha, üst üste, iki elle şıkır şıkır yazıyordu. Ama kâğıtta hiç mürekkep izi çıkmıyordu. Kolu çekti, fermuar açar gibi sürükleyip ortaladı merdanesini, kolunu büküp indirdi, el frenini çekmişti daktilonun. “Tuşlar sağlam, mekaniği de canavar gibi. Mürekkebi bitmiş, şeridini değiştirir, bir de tuşlarını yağladık mı, döktürürsün bununla. Boyası eskimiş ama dökülmemiş, biraz pası var, benzine yatırır silerim sonra, üstüne de cila çekerim ayna gibi olur.”
“Eyvallah.” dedim. “Bugün hazır olur mu? Acelem yok, isterseniz yarın da gelebilirim.”
“Sen çık bir tur at, Galata Kulesi’ni gez, Mevlevihane’ye git Galib Dede’ye selamımızı söyle, istersen İstiklal’i dolaş. Akşama biter bu, yarına bırakmam evelallah.”
“Eyvallah,” dedim çıktım. İsmail Abi’nin dediklerinin hepsini yaptım. Kuledibi’nde çay içtim. Mevlevihane’nin avlusunda, nar ağaçlarının altında oturdum. Galib Dede’yi Hamuşan’ı selamladım, mezar taşı okudum biraz. Kadın mezar taşlarının zarafeti bir başka, yazıları da daha bir içten ve acıklı oluyor; birkaç tanesini yeni fark ettim, resimlerini çektim evde okurum diye.
İstiklal’de sokak şarkıcılarını dinledim; gözleri görmeyen bağlamacı amca, flüt çalan çocuk, akordeon ustası şapkalı, illa ki gitar, keman, santur, kemençe, tulum, nağmeleri ve halaylarıyla caddeyi ayağa kaldıran Kürt gençleri, Suriyeli, İranlı müzik grupları ve Kızılderililer! İstanbul’un orta yerinde tüylü, fırfırlı elbiseleriyle Kızılderililer. Şarkılarını hangi dilde söylüyorlar bilmiyorum, dilleri öldü mü kaldı mı onu da bilmiyorum ama ritimleri şahane. İstanbul bir âlem. Her adımda onu düşündüm, içimde gezdirdim, keşke dedim, o da burada olsaydı, yanımda, hep yanımda olsaydı.
Masanın başındaydım. Daktilom hazır, ben hazırdım. İçimden geldiği gibi yazacaktım. Ağır ağır. Zaten istesem de daktiloda hızlı yazamazdım. On parmak yazamıyordum daha. İki parmakla harfleri bulmaya çalışarak şık... şık, şık... şık diye yazmaya çalışıyordum. Amatör bir yazardım zaten. Cemal Süreya mitralyöz gibi yazıyordur kesin, Orhan Kemal de oğlunu kucağına almış Unkapanı’ndaki evinde şıkır şıkır yazıyordur. Benim oğlum da yoktu kızım da. Ama yazıyordum işte.