Korku
Bir dostuma kendisi hakkında notlar aldığımı söyleyince önce endişeye kapıldı, sonra konuyu kapatmaya çalışmama rağmen öfkelendi ve benle arkadaşlığını sonlandırmakla da yetinmeyip bir gece gizlice evime girip hakkında yazılı bütün kağıtları ortadan kaldırdı. Ertesi gün, onu telefonla arayıp evime girenin kendisi olduğunu bildiğimi, kağıtların onda kalmasının bir mahzurunun olmadığını ve arkadaşlığa devam etmek istediğimi söyledim. Sesindeki korkuyu anlamıştım. "Asla," dedi ve telefonu kapadı.
Gece Yarısı Düşleri
Hikâyeyi bitirdiğimde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Terasa çıkıp bir sigara yaktım. Karanlık bir geceydi. Bir kedi çığlığı duydum. Nedense siyah bir kedi canlandı gözümde. Simsiyah, parlak tüylü bir kedi. Keskin gözleri vardı. Bir demir parmaklığa tutunmuş tetikte bekliyordu. Karanlığın içinde uzanan denizin ortasında sarı bir ışık belirdi, yanıp sönüyordu. Bir gemiye ait olmalıydı. Sabit değildi, giderek büyüyordu. Bir rüzgâr çıktı denizden, sert bir rüzgâr. Yüzüme çarptı, yumuşadı, etrafımı dolandı. Apartmandan aşağı yürüdü. Sokaklardan birine daldı. Kedinin parlak tüylerini okşadı. Kedi daha fazla dayanamadı, tırnaklarını bıraktı. Yokuş yukarı koştu. Rüzgâr da arkasından koştu. Tekrar ışığa baktım. Gemi yön değiştirmiş olmalıydı. Işık benden uzaklaşıyordu. Karşı apartmanların birinde bir kibrit çakıldı. Lav büyüdü, kadının yüzü görüldü, lav gecenin içine dağıldı, kayboldu. Esmer, uzun saçlı, zayıf ve uzun boylu, düşünceli bir kadın düşündüm. Sigara içiyordu karşı apartmanların birinde. Sigarasını saksı dibine ezeceğini düşündüm. Öyle yapardı böyle kadınlar. Evinin içini düşündüm. Tek başına yaşayan bir esmer kadın. Her köşede ağzına kadar dolu sigara küllükleri. Dağınık bir oda. Kocaman bir kitaplık. Çalışma masasında boş gazoz şişeleri, yarıya kadar boşalmış sigara paketleri. Tamamı okunmamış Baudelaire, Shakespeare kitapları. Duvarlarda kanlı kuzgun resimleri. Televizyonun yanında küçük bir büfe. Üzerinde eski zaman video kasetler. Yüzlerce video kaset. Birkaçı bantla birbirine tutuşturulmuş. Üzerindeki kâğıda not düşülmüş: Alfred Hitchcock filmleri. Kanepede bir kadın uyuyor. Yanından usulca geçip balkona çıkıyorum. Karşı apartmanların birinde kibrit çakılıyor. Lav büyüyor, erkeğin yüzü görülüyor, lav gecenin içine dağılıp kayboluyor. Uzun boylu, zayıf, kumral saçları yana taralı bir erkek düşünüyorum. Sigarasını apartmandan aşağı fırlatıyor. Karanlığa gölgesini bırakıyor. Cevizden bir masa. Üzerinde eski zaman abajur. Abajurun içinde sarı, zayıf bir ışık. Ceviz masanın üstünde duran yazıları aydınlatıyor.
Gecenin ortasına martılar düştü, uyandım. Kanatları siyah martılar. Onların annesi kanatları beyaz martılar. Bir töreni kutluyorlar gökte. Çığlık çığlığa, kanat kanada, diş dişe. Bir kızıllık kapladı göğü. Sonra aşağı indi. Kara kediyi, sigara içen esmer kadını, denizin rengini, rüzgârın saydamlığını ve kumral saçlı adamı örttü kızıllık. İçeri girdim, yatağa uzandım. Hangi rüyayı gördüğümü düşünüyorum.
İnsan Kendi Başına
Onları henüz tanımadan, onlara uzaktan bakarak, onların başkalarıyla olan ilişkilerini kafamızın içinde inceleyerek; onların bize iyi bir dost, ateşli bir sevgili olabileceğini düşünürüz. Elini tutmaya, öpmeye ve aklından geçenleri öğrenmeye başladıkça, (işin tuhafı istediğimiz şey tam da buydu) kendimizin bir başkasıyla ortaklığının ancak belirli sınırlarla mümkün olabileceğini anlarız. Ötesi berisi dökük tarihi bir eserin duvarları ayın yaydığı sınırlı ışığın altında nasıl kusursuz gözükürse uzaktan baktığımız ve bizim olmalarını arzuladığımız insanlar da (bu sınırlı ışığın altında) aynı kusursuzluğu gösterirler. Ama sonunda gün doğar. Işığını, tarihi eserin duvarlarında olduğu gibi ortaklık kurduğumuz kişide de -hani o elini tutup öptüğümüz veya sırlarımızı masumiyetle açtığımız kişide de- yaymaya başlar. O an, hayatımızın merkezinde duran şeyin sadece kendi yalnızlığımız olduğunu derin bir kırgınlıkla anlarız. Şimdi, elimizde kalan ve tutunabileceğimiz şey hırpalanmış, kandırılmış bir bellektir. Kafamızı bu bilgiyle, şehrin cadde ve sokaklarında, kalabalık otobüs ve vapurlarda gezdirmekten, bu kırılgan bilgiye rağmen yaşamak dediğimiz o akışa kendimizi uydurmaya çalışmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Mutluluğa varmak istediğimiz bütün insan durakları bize kendi başınalığımızı hatırlatır.
Göz ve Ses
Babaanneyi takip ettiğim üç yıl boyunca diğer bir uğraşım da terasa konan martılarla oyalanmaktı. Genç ve gürbüz vücutlarını, parıldamaya yeni duran tüylerini seyrederken bazen babaannenin büyük demir kapıyı gıcırdattığını duyardım. Duyduğum bu sesle gözlerimi martılardan alır, babaannenin gözükmeye başlayacağı zamanı kollardım.
Bazen, üzerinde onu daha da sevimli gösteren pembe pijamasıyla çıkardı evinden babaanne. Küçük adımlarla yürür, dönüşte elinde bir ekmek olurdu. Bazen, demir kapının ardında sardunyalarla çevrili bahçesinde otururdu. Bir sandalyede, gölgeye çekili, gözleri kapalı düşünürdü. Bazen bir karganın sesi bölerdi düşüncelerini. Kargayı bir süre arar, sonra yine düşüncelerine yumardı gözlerini. O uyur, martılar havada döner, ben yazmaya başlardım.
“Babaanne dükkâna ekmek almaya gitmedi” yazmıştım hikayemin ilk cümlesine bu sabah. Babaanneyi de görmek isteğiyle bir sigara yakıp pencereye çıktım. Yeşil bir cenaze arabası gördüm demir kapının önünde. Arabanın etrafında, bahçe içlerinde birkaç erkek sırtı gördüm. Masama döndüm, hikayeme ikinci cümleyi yazdım:
“Büyük demir kapı bundan böyle gıcırdamayacak.”
Kasvet
On dört yıl önce tanıştığım ve son on yıldır arada bir telefonla görüştüğüm arkadaşım -onunla üniversite yıllarımda tanışmıştım ve bütün hayatı derinden hissettiği melankolinin doğurduğu hüsranla ilgiliydi- beni dün gece arayıp –sürekli hırıldayıp duran eski model bir telefonu vardı ve sesini işitebilmek için her seferinde katlanılmaz bir çaba vermek zorundaydım- “içime arada bir kurtulması zor bir kasvetin çöküp çökmediğini” sordu. Elbette içime, diğer bütün insanlarda görüldüğü gibi derin bir kasvet çöküp duruyordu. Yaşamaya devam etmek öyle kolay bir iş değildi, onu bütünüyle mutlulukla öremezdik. Ona bütün bunları ifade ettim. Telefonu kapadı. Önümdeki romandan okumaya devam ettim ben de. İçime bir kasvet çökünce de terasa çıkıp bir sigara yaktım, şehrin ışıklarına baktım, martıların karanlık gökte çizdikleri rotaları belirlemeye çalıştım, çığlıklarını dinledim, gündüzleri yemek artıklarıyla beslediğim sevimli martıların karanlığın içinde ne denli korkunç göründüklerini düşündüm.
Bu sabah bir telefon aldım. Arkadaşım kalın bir halatla kendini tavana asmış. Telefondaki ses böyle konuşuyordu.
Hafızanın Oyunu
Gürcistan'a yaptığım ilk seyahatimde, üst üste bindirilmiş, balkonları çamaşır sergileriyle tıklım tıklım dolu evlerin karmaşası, mekansal açıdan bana Kafka romanlarındaki belirsizliği hatırlattı. O ara Kafka okumuyordum, hatta bu evlerin görüntüsü ile Kafka romanlarının bir ilgisi de yoktu. Daha da ilginç olansa, bu yüksek ve karmaşık evlerin balkonlarında asılı çamaşır sergilerinin arasında bir görünüp bir kaybolan tavukların görüntüsüydü. Bu görüntüleri halen hafızamdan kovamıyorum.
Masal Hayatın İçinde
Her çocuğun, çocuk kalmayı her başaranın masalı vardır.
Köyde topraktadır masal, çamurdadır, bir kiraz ağacının dalında, bir kamyonun kasasına takılı, tepeden tepeye dolaşmaktadır. Ceviz kabuğunun elleri kızartan yeşilinde, incir tanelerinin dudak kenarlarını yakan tadındadır. Yüksekten uçan bir kartalın alaca kanadında, bir atmacanın çığırtkan sesindedir. Bir babaannenin pembe yanaklarında, bir dedenin beyaza kesen sakalında, haftada bir uğrayan otobüs kornasının yabancılığındadır masal.
Şehirde, bir odanın içinde dalınan masum hayallerdedir masal. İzbe sokak aralarında, şehrin gizli dehlizlerinde, bir kitabın satırlarındadır. Kalabalığın telaşında, bitimsiz kuyruklarda parıldayan çocuk gülüşlerinde, kaldırımlarda pasaklı oturan iri siyah çocuk gözlerindedir. Bir vapurun düdüğünde, bir işportacının sesinde, bir taze simit kokusundadır masal. Açıkta gözlerimize takılan devasa gemide, boğazın lacivert sularındadır masal.
Çocuğun kendisindedir masal, masal içimizde, masal masalın içinde…
Eşyalar Konuşurken…
Okuduğum kitaplardan birinin ortalarında şu soruya rastladım: "Eşyalar Konuşurken Siz Nasıl Uyuyorsunuz?"
Bu kelimeler aynı zamanda yazının başlığıydı. Yazıyı okumayı durdurdum. Kitabı ve satır altlarını çizdiğim kalemimi yandaki kanepenin üstüne bıraktım. Yazı masama geçip düşünmeye başladım.
Duvarda asılı duran ve bizim yapıp etmelerimize hiç aldırış etmeden yoluna devam eden saatin tik taklarını düşündüm. Çok uzaktan ve rüzgârın yardımıyla kulağımıza dolan radyonun sesini düşündüm. Karlı bir kış gecesi, karanlığın ortasında rüzgârı yara yara ilerleyen trenin boşlukta yankıladığı sesi düşündüm. İlk sevgilinin bizi terk ettiği gün utançla ortaya dökülen hıçkırığın sesini düşündüm. Sokak aralarından caddelere ve evlerin odalarına dolan simitçinin, eskicinin, yoğurtçunun, işportacının sesini düşündüm. Güneşli bir öğle sonrası, boğaz en lacivert rengini aldığı sırada şehre dolan vapur düdüğünün sesini düşündüm. Kalabalık bir caddede yürürken araba korna ve motorlarının şehri dolduran uğultusunu düşündüm. İlk defa bir sevgilinin elini tutan mutlu delikanlıyı, babasıyla ilk dondurmasını yiyen kız çocuğunu, devasa apartman diplerinde gelen geçeni küçük bir ikram beklentisiyle, mızıkasıyla eğlendiren esmer küçük çocukları düşündüm. Akşam yemeğine elindeki iki ekmekle yetişmeye çalışan babanın yorgunluğunu düşündüm. Gecenin ortasında, ayın altında etrafa düşen gölgelerin sahiplerini düşündüm. Gece yarısından sonra boşalmaya duran şehrin yalnızlığını düşündüm. Seslerin, yüzlerin, şehirlerin ve insanların “şeyler”de birleştiğini, bu birleşmenin verdiği hüzün ve mutluluğun derinliğini düşündüm. Yazmanın, okumanın, düşünmenin ve hatırlamanın getirdiği mutluluğu da.






