Bir yazarı romanlarının araladığı kapıdan görebilmek belki...
Neslihan Karaalioğlu Alpagut
Özel yaşamını gizlemişti Muazzez Tahsin. Ardında, anılarını yazdığı bir kitabı da yoktu, onu anlatacaklar da. Kendisini gizleyen bu yazar tek bir açık kapı bırakmıştı geriye, romanları… O kapıdan süzülüp, onu anlamaya, tanımaya çalışırken bir dönemin eşsiz İstanbul’unu gördüm. İnsanlarını –tabii ki yazarın ait olduğu dünyadan– ve değişen zamanın izdüşümünü…
Döneminin popüler romancısıdır Muazzez Tahsin
. Nedir bu popüler roman? Birçok tanımı var. Yazarına tatlı kârlar sağlayan; muteber olan değil, rağbette olan; gündelik yaşamın kültürü; tüketilen kültür… Devam edip gider. Ne var ki, her ne olarak adlandırılırsa adlandırılsın, onca harcanmış emeğin karşılığı olan bu romanları edebiyatın dışında görmek mümkün değildir. Onların da edebi olarak adlandırılan romanlar gibi söylemek istedikleri vardır. Üstelik onlar daha geniş bir kitleye ulaşabiliyor. Burada edebi metin olarak baktığımızda,
Umberto Eco’nun belirttiği gibi üç ayrı anlam çıkıyor karşımıza. Birincisi, yazarın edebi metine yüklemeye çalıştığı anlam; ikincisi, okurun edebi metinden çıkardığı anlam; üçüncüsü ise edebi metnin kendi anlamı. Ele aldığımız yazarın romanları açısından düşündüğümüzde, bu üç unsur hakkında da söyleyeceklerimiz çıkacaktır. Her ne olursa olsun görmezden gelinmeyi hak etmediğini düşündüğüm Muazzez Tahsin’in romanları, bu açıdan bakıldığında tekrar yayımlanmayı ve okunmayı hak ediyor.
Her şeyden önce Muazzez Tahsin’in ideal kadınları, kendi ayakları üzerinde durmasını bilen ve sosyal hayatın içinde olabilenlerdir. Kadınların bir mesleği olması ve ekonomik özgürlüğünü kazanmış olması çok önemlidir. O zamana göre yadırganabilecek meslekler vardır eserlerinde. Örneğin,
Lale romanının başkahramanı Lale, aktris olabilmek için ailesini ve nişanlısını terk eder. Onlar bu mesleği Lale’ye yakıştıramamışlardır. Tiyatro eğitimi almak isteyen genç kızın bundan sonraki hayatını ahlak yoksunluğu içinde geçireceğini düşünmüşlerdir. Ancak Lale savaşmış ve bu savaşı kazanmıştır. Kısacası Muazzez Tahsin’in kadınları eğitimlidir, yabancı dil bilirler, ekonomik özgürlüğü olan ve ne istediğini bilenlerdir. Batı kültürünü benimseyen ama geleneklerine de bağlı; sosyal yaşamın içinde hem iyi bir eş, hem de iyi bir anne olabilendir.
Ancak o bir aşk romancısıdır. Güzellik hemen tüm romanlarında aynıdır. Yani kadınları çok güzeldir Muazzez Tahsin’in. Erkek kahramanı da yakışıklı ve genellikle iyi eğitim görmüştür. Peki, güzel bir aşkı yaşamak için mutlaka güzel olmak mı gerekir? Yalnızca güzel olmak da yetmez. Baş kadın kahramanın anlatımıyla, hayalindeki sevebileceği erkek, ömür yolunda sırtını dayayabileceği ve güçlü kişilikte olmalıdır. Tüm bu dışsal özellikler, yazarın aşk denen duyguyu güzellikle eşleştirmesinden olabilir mi? Yalnızca yazarı değil, yazıldıkları dönem genellikle kadın okuyucuların ellerinden düşmeyen bu romanlar, okuyucuları için de aynı anlamı taşıyordu. Tüm aşk romanı okuyucuları da güzeli seviyordu. Onlar bir romanın içinde o rüyayı yaşıyorlardı.
Ancak Muazzez Tahsin’i bu kadar okunur kılmış, şimdilerde yeniden romanları yayımlanmasa da, sahaflarda eski baskıları hâlâ aranır sorulur olmasının nedeni, güzel bir rüya oluşu değildir. O romanlarda yazarın vermek istediği modern kadın, erkek ve onların içinde bulundukları sosyal yaşam var. Bir dönemi vermeye çalışırken yazar, bir yandan da kendince olması gerekeni anlatmıştır konularında. O dönem oldukça fazla okurun, ülkenin her köşesinde bu yazarları okuması, her kültürden insanın o romanlardan alabildikleri bir şeyler olduğunu gösteriyor. Anadolu’nun bir kasabasında, akşamları mum ışığında işlenen nakışların dili olsa da anlatsa ne romanlar dinlediklerini. Bir araya toplanan genç kızlar, içlerinden birinin okuması eşliğinde nakışlarını işlemişler. Üstelik bu hikâye birçok şehirde böyle yaşanmış. O nakışlar şahit. Ve edebi metnin kendi anlamı… İşte o anlam bu ikisinin bileşkesi bana göre. Bir yerde yazarının düşleri ya da olmasını istediği yaşamları anlatması; diğer yanda, okuyanda canlanan görüntülerle ortaya çıkan değişik anlamlardaki romanlar. Yani yazar ve okur anlatılan hikâyenin bin bir çeşidine yelken açmıştır artık. Konu aşk romanları olunca sayfaları dolduran, kadın ve erkek kahramanın bir araya geliş hikâyesidir.
Sen ve Ben 1932 yılında yayımlanan ilk romanı. Bir prolog ile başlıyor. İlk cümle: “Güneşli ve sıcak bir Ağustos günü, Yeşilköy Tayyare Meydanı…”1 Bildiğimiz, tam 42 roman yazacak olan yazarın ilk cümlesi. İki buçuk sayfalık bu öndeyişte, geniş zamanlı bir anlatım kullanmış. İlk cümleyi –bir ilk roman olduğunda– yazarken neler yaşamıştı yazar? Bir gün çalıştığı ofiste, bir de bakıyor ki önünde bir roman taslağı. Söyleşilerinden birinde anlatıyor bu başlangıcı Muazzez Tahsin. O taslağın romanı
Sen ve Ben olmalı.
Roman kahramanı Leyla, diğer birçok romanında olduğu gibi çalışan kadın değil. Teyzesinin yanında yaşayan ve ondan başka kimsesi olmayan genç ve güzel bir kız. Teyzesinin arzusu üzerine de, teyzesinin oğluyla nişanlı. Sevgi üzerine kurulmamış, ezelden beri öyle kabul edilmiş bir nişanlılık hikâyesi bu. Romanın ilk sayfasındaki prologda sözü geçen tayyare meydanındaki pilot, belli ki tatmadığı duyguları yaşatacaktır ona. Roman, Muazzez Tahsin’in pek az romanında görülen “mutsuz son” ile noktalanır.
Sen ve Ben 1928 yılında geçer. Yayımlanışı ise 1932 yılıdır. Edebi değer açısından yoksanan “
popüler romanlar”dan farklıdır
Muazzez Tahsin romanları. Nedir bu fark? Diğer romanlara göre çok daha fazla okuru olmasının yanı sıra, romanlarında görülen anlatım güzellikleri vardır. Hemen tüm romanlarında altı çizilesi betimlemelerin yanı sıra, yaşadığı dönemi –gerçekçiliği tartışılır olsa da– yansıtan, anlatan bir yazardır da.
Sen ve Ben romanındaki birkaç betimleme var ki, bu cümlelerin estetik ve üslubunu yok sayamayacağımızın göstergesi. Örneğin:
“Sesi ağlıyordu.”
“Her gün, meraklı bir tefrika romanı okur gibi, birbirimizi bıraktığımız yerde buluyor ve okumaya devam ediyoruz.”
“Uzaklardan gelen gözleri, gözlerimin içinde kıvılcımlandı.”
“Genç Fransız’ın gözlerimin içinde yaşadığını…”
“… gözlerinde parlayan kalbimin arzusunu derhal anladı, sarı bir balmumu gibi şeffaf elini başıma koydu.”
“Gözleri uzak bir bakışla kayıplara dalmıştı.”
Yazarın anlatımındaki estetik güzelliklerin yanı sıra kişisel fikrini dile getirişleri de var. Örneğin bir Fransız’ın Leyla’ya söyledikleri:
“
Yeni Türkiye’yi tanıyorum, onun son senelerde yaptığı çok enteresan yenilikleri alaka ve dikkatle takip ediyorum; fakat bütün hüsnüniyetime rağmen, orada sizin gibi tamamiyle garp terbiyesi görmüş bir kadının bulunacağını tahmin edemiyorum.”
Romanın yazıldığı 1928 yılı düşünüldüğünde, bir yabancının o yıllardaki Türkiye’yi nasıl gördüğünün anlatılması, Muazzez Tahsin romanlarının anıldığı yeri hak edip etmediğini de sorgulatabilir. Bir diğer konu ise yazarın kadına bakış açısını Leyla’nın ağzından görmemiz.
“Bence kadın, tam kadın, yani tahsili ve terbiyesi tam, icabında çalışma ve erkeğe yardım kabiliyeti ile mücehhez olmalı ve ocağın saadetini gözetmeli.”
Burada yazarın düşüncesine katılıp katılmamaktan öte, karşımızda o günler için, romanlarında aşktan da öte anlatmak istediklerini dile getiren bir yazarın var olduğunu unutmamak gerek. Kendi istediğince, kendi kültürünce bunu yapmaktan kaçınmamış, sakınmamış bir yazar.
Bahar Çiçeği yazarın üçüncü romanı. Burada annesi Fransız, babası Türk olan bir kahraman var. Feyhan, her ikisini de kaybetmiş, Yeşilköy’de dadısıyla oturan bir genç kız. Çocukluğundan itibaren resim yeteneği babası tarafından desteklenmiştir. Babasının ölümünden sonra da tek amacı iyi bir ressam olmaktır. Azmi ve yeteneği sayesinde, “Güzel Sanatları Sevenler Derneği” tarafından, Paris’e resim eğitimi almaya gönderilir. Buradan başlayıp gelişen olaylarla hayatı şekillenir. Ancak onun aşk hikâyesinde bir yasak vardır. Anne ve babası tarafından âdeta bir vasiyet gibi olan istek. Daha doğrusu ağır yük. Anne ve baba farklı iki kültürden geldikleri için, karşılıklı sevgilerine karşın ayrılmak zorunda kalmıştır ve kızlarının da kendileriyle aynı kaderi yaşamasını istemezler. Ne var ki Feyhan Paris’te ünlü bir ressama âşık olur. Romanın ana konusu ise ağır yükü ve aşkıyla olan mücadelesidir.
Muazzez Tahsin’in ideal erkeği tüm romanlarında hemen hemen aynıdır. Bunu Feyhan’ın en yakın arkadaşı Mina’ya yazdığı mektupta görebiliriz.
“Hayalimde, sevebileceğim diye düşündüğüm adamın mutlaka kuvvetli bir şahsiyeti, bir iradesi, görünür bir benliği olmalıdır.”2
Bu düşünceye katılıp katılmamak okuyanın tercihi. Belki de aşk romanı severlerin beklediği tam da budur. Ne var ki, tüm romanlarına yaydırılmış bu düşünce, yazarın da aynı hayali yüreğinde yaşattığını düşünmemize engel olamıyor. Karşımızda bu kadar çok sayıda roman üretebilmiş bir yazar var ve hayatı ise oldukça gizli kalmış. Onu unutmamak adına, romanlarıyla araladığı kapıdan bakarken, bugünün kadını olarak katılamayacağımız fikirlerle de karşılaşıyoruz. Yine
Feyhan şöyle der:
“Sen belki benim bu modern hislere uymayan duygularıma güleceksin belki ama ben, seveceğim erkeğin benden daha çok okumuş, daha çok bilmiş, maddeten ve manen benden kuvvetli olmasını isterim. Ben ona değil, o bana hâkim olmalıdır ve tamamıyla sevebilmek, onunla saadetle yaşamak için onu biraz kendimden kuvvetli görmeliyim.”
Burada da güzel kadın ve yakışıklı erkeği anlatan romantik bir insanın bakış açısı var ki, bu durumu gerçekçi görmek pek olası değil. Ama unutmamak gerekir ki o bir aşk romancısıdır ve onun aşkı da budur. Kendisinin hayalhanesindeki aşklardır anlattıkları. Okuyanı hülyalara daldıran, bir an için de olsa, yaşadığı âlemden koparıp, rüya gördüren. Ancak bir an sonra da kendi gerçeğini yine Feyhan
’a söyleten de odur:
“Bana hâkim olsun demek tahakküm etsin demek değildir. Aksine beni çok sevsin, çok saysın; fakat ben onun benden kuvvetli olduğunu hissedeyim. O bana tahakküm etmesin fakat ben onun manevi kuvvetinin beni doladığını her an için duyayım.”
Tahakküm hakkındaki fikirleri, gerçekte
Muazzez Tahsin’in de hiçbir zaman böyle bir durumu hayatına sokmadığını gösteriyor. Bilinen hikâyesinde öyle bir erkek görmüyoruz. Belki de hiç evlenmemiş olmasının ardındaki neden budur. Ama bu evlenmemiş olma durumu, hiç âşık olmadığını da göstermez.
Yine bu romanda bir cümle var ki, o, bu romanları yazmanın onun kaderi olduğunu düşündürüyor:
“
O günlerde, benim geçirdiğim çocukluktan büsbütün daha çekici sahneler vardı. Ve benim dünyalara sığmayan düşüncelerim o sahneleri süsleye süsleye bir peri masalına benzetirdi.”
Muazzez Tahsin belli ki çocukluğunda hissetmeye başlamış peri masallarını. Bu romanında da güzel betimlemelerle karşılaşıyor.
“… ruhumun serseri ıstırabını dindirmek için…”
“… ruhumda, ezgin bir hüzünle seyrettim…”
“… büyüklerin kış ortasındaki güzel günler için dedikleri gibi, kışın yazdan çalıp sakladığı bir gün!”
“Mutlu milletlerin tarihi olmazmış, mutlu insanların da hikâyeleri olmaz değil mi?”
Bahar Çiçeği romanını 1935 yılında yazdığını düşündüğümüzde, o yılların Paris’indeki insan manzaralarını görüyoruz ki, burada yazarın o yıllarda bu şehirleri gezmiş, kısa da olsa orada zaman geçirmiş olduğunu düşünebiliriz.
“Rus kahveleri ne acayip görsen! Buralarda her cins ve seviyeden insanlar var. Prensler eski uşaklarıyla beraber hizmet ediyorlar, büyük ordulara kumanda etmiş generaller bir asker kaçağının savaş yıllarında açtığı ve bugün büyüyen, genişleyen, bir eğlence yerinde ekmek parası kazanmaya çalışıyorlar.”
Birinci dünya savaşı sonrasının manzaralarıdır bunlar. İç dünyamız ile ilgili saptamalarına da yer verir romanlarında.
“Manevi acılarımızın çoğu, onları anlatmak için kelime bulduğumuzdan ileri gelir. Onlara vücut ve hatta kendilerinin olmayan bir vücut veririz. Çünkü herkesin bildiği kelimeler bizim başkasından farklı ve yeni bir cinsten olan acımıza uymaz. Bundan maada, kelimeler bir acıyı uzatır ve muhafaza eder.”
Lale romanı 1945 yılında yayımlanır. Bu romanın farklı yanı, o yıllar için pek de uygun görülmeyen oyunculuk mesleğinin savaşını veren bir genç kızı anlatması. Üsküdar’daki evinde ailesi ile mutlu ve rahat bir yaşam süren ve komşularının oğluyla çocukluğundan başlayan birlikteliklerini, ailelerinin de onayıyla nişanla biçimlendiren bir yaşamı vardır
Lale’nin. Ancak içindeki büyük aşkı ise tiyatrodur. İyi bir eğitim alıp, oyuncu olmaktır hayali. Ailesi bu durumu, o günün koşullarında kabul etmez, özünde iyi ve anlayış olan nişanlısı ise ailesini destekler. Nişanlısı avukat olacaktır ve gidecekleri yol bellidir. Bu düşüncesini unutması için nişanlısının Trabzon’da evli olan kız kardeşinin yanına gönderirler
Lale’yi. Kader ise vapurla yaptığı dönüş yolculuğunda karşısına tiyatro yönetmeni olan Nahit Bey ve eşini çıkartır. Lale’nin hikâyesini öğrenen bu iyi insanlar ona yardım etmek isterler. Nahit Bey ondaki yeteneği görmüştür. Ne var ki gelişen olaylar
Lale’yi büyük hayaline ulaştırırken, ailesinden ve nişanlısından ayırır. Roman mutlu sonla bitecektir ama bu sona ulaşana kadar ki yaşananlar, o yılların oyunculuğa bakış açısını anlatması açısından çok önemlidir.
İlk romanlarına göre daha kendine özgü anlatımı var romanın. Üslup olarak kısa süreliğine
Lale’nin günlüğünden yaşananları okuyoruz. Konuşmalar ise daha doğal. Bu durum
Lale’nin yaşamını okurken, onun hüznünü ve mutluluğunu daha hissedilir kılmış. Hatta bir ara gözlerimin dolmasına engel olamadım demek, fazla abartılı olmaz sanırım. Burada asıl önemli olan yazarın vermek istediği. Nedir? Oyunculuğun da diğer sanat dalları gibi saygın karşılanması gereği.
“… Bizde sanat hala bir ayıp sayılıyor da ondan…”3
“Bazı kimseler, tiyatroya gitmeyi pek severler, oynanan oyunlardan büyük bir zevk duyarlar ama bu, onların bu oyunları hor görmelerine engel olmaz. Sanatçıyı sahnede alkışlar, sokakta onlara baş çevirirler. Oyun yazarını beğenirler, oynayanı küçük görürler.”4
Lale’nin yaşamını kâbusa çeviren de, o yıllar için, yukarıda yazarın betimlediği görüştür. Aile baskısından kurtuluşu, onun bir başka kafese girmesine neden olur. Onun başarısından nemalanan rol arkadaşıyla yaptığı yanlış evliliktir bu kafes. Burada yazarın vermek istediklerinden biri de, o yıllar için, ailenin ve yakın çevrenin; bir kadının oyunculuk gibi yadırganan bir meslek de olsa seçtiği, yanında olması gerektiği. Tiyatro oyunculuğunun da her kesim tarafından saygın olarak kabul edilmesi gerçeği. Sevdikleri yanında olsaydı,
Lale bu yanlış evliliğe sürüklenmeyebilirdi mesajı. Tüm bunlar o dönem için önemsiz kabul edilebilir mi? Bence hayır.
Yazarın tüm romanlarında üstü kapalı değindiği, kadınla erkeği yatak odalarının kapısında bıraktığı cinsellik gerçeği, bu romanda
Lale’nin evliliği üzerinden betimlediği şu cümlelerle, oldukça etkileyici. Muazzez Tahsin aşk ve cinselliğin bir bütün olduğunu düşünüyor. Biri olmadan diğeri de yok. Lale’nin evliliğindeki temel sorunlardan belki de en önemlisi.
“Geceleri anlaşıyoruz, gündüzleri anlaşamıyoruz. Gündüzün açılan boşluğu gecelerin karanlığı örtüyor, ertesi gün yine bir boşluk… Acaba bir gün, geceler bu boşlukları örtebilecek mi? Ya gündüzler galip gelirse!”
Romandan bir paragraf ise başlı başına bir öykü konusu ya da öykünün ta kendisi.
“Ağır ağır merdivenleri çıkmaya başladım. Beşinci basamağın muşambasının yırtık yerine basmamak için dikkat ediyorum. Çocukluktan kalma alışkanlıklar insanı ömür boyunca bırakmıyor! O yırtık muşamba, ben kendimi bildim bileli öyle duruyor. Evin her tarafı vakit vakit tamir edildi, kimsenin eli varıp oraya iki çivi çakmadı ve yırtık büyüdü. Annem her vakit sızlanır, söylerdi. Muşamba değiştirilmedi, çivi de çakılmadı. İşte ben de, buradan her gün inip çıkmaya devam etmişim gibi, yırtığı büyütmemek için yan basıyorum. Eller ve ayaklar bile alışkanlıklarını çok güç kaybediyorlar.”
Kötü evliliğin ardından baba evine dönüşü de acıdır
Lale’nin. Yazarın orada vermek istediği de bir başka gerçektir.
“Bir defa, memleketteki anlayış yüzünden, bir oyuncu kızı, hürmet edilmeye layık olmayan bir kadın durumunda görülmek karşısındayım.”
“Ruhumda müthiş bir buhran var. Büyük bir savaşı zaferle bitiren bir kumandan, arkasında bıraktığı yıkıntılara bakarken nasıl sevinçle karışık bir yeis duyar, bu zaferi neler pahasına kazanmış olduğunu düşünürken kalbi ıstırapla nasıl sızlarsa, ben de içimde öyle derin bir yeis ve acı duyuyorum.”
“Her kelime gizli bir anlam taşıyor, her bakışın arkasında bir maksat saklı… Hepimiz ayaklarımızın ucuna basarak yürüyoruz. İçimizde uyuyan hastayı uyandırmaktan korkuyoruz.”
“
Lale” bir genç kızın idealleri uğruna savaşını anlatırken, savaşmaya zamanı olamayan bir başka genç kıza, “
Ülkerim’e” adanıyor. Yazarın adanmış tek romanı.
Sonsuz Gece yazarın yine 1935 yılında yayımlanan, belki de en önemli romanı. Bendeki, İnkılâp ve Aka Kitapevi’nin 1979 yılında yayımlanan 8. baskısı. İlk sayfasında romanın adının hemen altında “Edebi Roman” ibaresini kesinlikle hak eden bir Muazzez Tahsin romanı.
“Sonsuz Gece’ye ince bir duygusallık eşlik ediyor, o ince duygusallık bugün elbette örselendi. Ama roman hüzünlü sıcaklığını bugün de koruyor” diyor
Selim İleri. Romanın sarıp sarmalayan şaşırtıcı üslubunun, yazarın alışageldiğimiz üslubundan çok farklı olduğunu da düşünüyor. Nedir bu farklı üslup?
“Kopuk kopuk, eksiltili cümleler, sisli bir anlatım, okurun tamamlaması gereken bir hikâye örgüsü.” Bunun edebiyatımız için, 1940’lara yol alan romanımız için, beklenmedik bir çaba olduğunu düşünen
Selim İleri’ye katılmamak elde mi? Edebiyat tarihimizde adı geçmeyen, kesinlikle bir edebi roman olan
Sonsuz Gece’nin, bugün için yitik kalması ne acı.
Roman kahramanı Mualla, o yıllar için geçkin yaş sınırına gelmiş bir genç kadın. Ablasının ölürken ona emanet ettiği, hukuk öğrencisi yeğenine adanmış bir hayattır onunki. Varlıklı ailelerinin kendini tüketmiş servetlerinden son kalanlar da bitmiş ve Mualla kuzeninin yardımıyla bulduğu çevirmenlik işini yapmaktadır. Ama Mualla’nın hayatında yitik bir aşk hikâyesi gizlidir. Ekrem’le henüz gencecik bir kızken, Ekrem’in evlerine doktor olarak gelmesiyle tanışmıştır ve birbirlerine âşık olmuşlardır. Ancak Ekrem’in içinde bir başka aşk daha vardır o yıllarda. Çok zengin olmak. Mualla ile aşklarının sürdüğü zamanlarda, oldukça zengin olan bir ailenin kızına yönelen ilgisi, Mualla tarafından hissedilince, sonlanır ilişkileri. Her ikisinin de farklı yönde ilerleyen yaşam hikâyeleri, romanın başladığı yıllar olan, Mualla’nın verdiği mücadele döneminde tekrar kesişir. Ne var ki, artık bir araya gelmeleri olanaksızdır. Ekrem, o zengin kızla evlenmiş, doktorluğu bırakmış ve bir şirket sahibi olmuştur. Ayrıca iki de çocuğu vardır. Ancak mutlu değildir. O da
Mualla’da takılı kalmıştır. Romanın kalanı, yine Selim İleri’nin dediği gibi, “
Yitirilmiş bir aşkı yeniden yaşayabileceklerini sanan Mualla’yla Ekrem’in o kadar ince ve o kadar umutsuz çabaları”ndan oluşur.
Bu aşk hikâyesinin yanı sıra romanın bir diğer önemli yanı, içinde yaşanan yıllardaki nesil farklılaşmasına değinmesi.
Mualla yeğenine şöyle der:
“Hâlbuki ben mayomu giyince kendimi çırılçıplak sanıyorum da utanarak hemen denize atılıyorum. Bana bakan gözler benliğimi delip geçeceklermiş gibi… Bu mutlaka büyük harpten sonraki neslin büyük bir iyiliği… Onlar hayatı olduğu gibi alıyorlar… Bizse hasta denecek kadar derin ve ezici hisler altında çırpınıp duruyoruz…”5
Bunun yanı
sıra da Mualla’nın yeğeni Bedia ise, kendi neslini teyzesine şöyle anlatır:
“
Sevmese benimle alakadar olur mu? Fakat bizde öyle hissi sahneler falan arama! Biz daha ziyade materyalist insanlarız, sizin nesil gibi göklere uçmuyoruz.”
Mualla ile Ekrem, bir tek gece yaşarlar… Sonsuz kalacak bir tek gece… Ekrem yaşamındaki engelleri bertaraf etme kararı almışken, Mualla yaşadığı şehirle arasındaki bağları kaldırmış ve ertesi gün, yaşadığı şehri terk etmeye hazırlanmıştır. Yazdığı son
mektup ile veda eder Ekrem’e.
“Gidiyorum Ekrem, fakat kalbimde büyük bir saadeti de beraber götürüyorum. Beraber yaşadığımız bu son hafta ve bilhassa eski hatıralarımızı yeniden yaşattığımız bu gün ve bu gece bana bütün ömrüm için kâfi gelecek… Seni bırakıp gidiyorum Ekrem. Bu büyük fedakârlığı senin için yapıyorum; fakat sen beni unutma sakın; yalnız gecelerimde uykusuzluk gözlerimi yakarken yavaşça yanıma yaklaş ve yüzüme eğilerek bana: ‘Mualla, seni unutmadım!’ de. Seven sesini kulağımda, sıcak nefesini yüzümde duyarsam, belki de uzun ve sonsuz bir gece olan hayatımı yaşayacak kuvveti kendimde bulacağım.”
Duyguların bu denli gerçek ve hissederek anlatımı, yazarın yaşamından bir iz mi, diye düşündürüyor.
Muazzez Tahsin, elliye yakın eserinde, elliye yakın aşk hikâyesinde, yaşam izdüşümlerinden neler yansıtmış olabilir?
Bir Rüya Gibi6 yazarın 1958 yılında kaleme aldığı bir roman. Adı gibi gerçekten rüya. Pembe bir rüya. Yazar,
Sonsuz Gece gibi bir romanın ardından, sanki bir rüya
görmek, gördürmek istemiş.
Yine yaşam mücadelesinde, yalnız kalmış bir genç kız var. Annesi olmayan Şermin, dadısıyla birlikte oturmakta ve babasının öldüğünü sanmaktadır. Çalışan bir genç kızdır ama bir yandan da para biriktirmektedir. Çok sevdiği resim eğitimi için. Yani idealleri olan bir genç kızdır. Romanın sonrasında ise, yazarın gönlü onun Mualla gibi olmasına izin vermemiş ve Şermin’e rüya gibi bir hayat armağan etmiştir. Bir Rüya Gibi, buhranlı ruh
hallerimizin düşmanı görevinde kısacık bir roman.
Muazzez Tahsin, birçokları tarafından eleştirilen ama o dönem için yayınevlerinin, tefrika romancılardan özellikle istediği ‘uyarlama romanlar’ da yazmıştır. Ancak kendisinin isteği üzerine, basılan bu romanların ilk sayfasına adını
‘yazar’ olarak değil, ‘
nakleden’ olarak yazılmasını önemle istemiş, aksini kabul etmemiştir. Röportajlarında da belirttiği gibi, o eseri kendisinin olarak görmemiştir. Ancak uyarlama olan bu romanların, aslı ile birebir örtüşmediği de gerçektir. Tamamen bizselleştirilmiş. Aslında, yalnızca sevdiği romanlardan seçtiği konulardan esinlenmiş de denilebilir.
Dağların Esrarı7 1943 yılında yazdığı uyarlama romanlarından. Annesiz ve babasız Semiha’nın çocukluğundan başlıyor. Babasını hiç görmemiş olan Semiha ile babasının ölmeden evvel kendisi için vasi olmasını istediği ünlü şair Cevat’ın hikâyesidir anlatılan. Cevat, bir dağ başında yaşayan çocuk Semiha’yı iyi bir okula gönderir ve onun, modern hayata uygun, iyi bir eğitim almasını sağlar. Yıllar sonra oldukça güzel bir genç kız olan Semiha ise vasisine âşık olur. Ancak Cevat’ın, Charlotte Bronte’nin ünlü romanı olan
Jane Eyre’deki Bay Rochester gibi, bir çiftliğe kapatılmış deli bir karısı vardır. Çok genç denebilecek yaşında evlendiği, kendisinden oldukça büyük olan karısı, ailesinden gelen genetik bir hastalık sonucunda bu haldedir. Cevat’ı da yalnızca zenginliğinden etkilendiği için, adeta ağına düşürmüş bir kadın.
İlerleyen roman
Jane Eyre’dan daha az vahim olan bir sonla biter. Eleştirilen Rochester karakterinden esinlenirken, Cevat’ı aynı hikâyede, haklı gösterme çabası da oldukça dikkat çekici. Demek ki, Muazzez Tahsin de Rochester hakkında pek olumlu düşüncelere sahip değilmiş. Ancak buradaki Cahit’in de pek çok sorgulanacak yanları olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Sevmek Korkusu yazarın tüm romanları ve kahramanları hakkında yazmanın mümkün olamayacağı bu çalışmada, seçtiğim son romanı. Onun hayat izlerini en çok hissettiğim, belki de birçok yönüyle birebir mi acaba diye düşündüğüm. Ancak romanın kurgusu açısından bakıldığında, böyle olmadığı da bir gerçek.
1953 yılında kaleme aldığı bu romanında da kadın, çalışan, kendi ayakları üzerinde durabilendir. Aynı Muazzez Tahsin gibi ve romanlarının hemen hepsinde olduğu gibi. Ancak onun kadınlarının tümü için yüksek öğretimli diyemeyiz. Bu durum, yaşadığı ve yazıldığı yıllar açısından bakıldığında yadırganmayacak bir durum. Yüksek öğrenimli olmasa da kadın kahramanları, genellikle yabancı bir dil bilen, kitap okumayı çok seven ve mutlaka orta dereceli bir okulda eğitim görmüş olandır. Bu, yazarın o yıllar için olmasını beklediği, savunduğu kadındır. Yarattığı güçlü erkeğin karşısına getirdiği bu kadınlar, erkeğin hâkimiyetini, korumasını beklese de kendisini erkeğin karşısında birey olarak görmüş, birey olmayı seçmişlerdir.
Ferhan da böyle bir kadın. Kimsesiz olmasına karşın, okumuş, bir iş sahibi olmuş ve tek başına yaşamayı seçmiş bir kadın. Ancak bu tek başınalık onun sevmekten korkusunun ürünüdür. Henüz hayatının baharındayken âşık olduğunu düşündüğü bir erkek tarafından yara almıştır. Bu yaranın nedeni ise çirkin bulduğu yüzüdür. O yıllar için geçkin denebilecek otuzlu yaşlarının başındaki genç kadın, hâlâ bu düşüncesinin etkisindedir. Ünlü bir ressam olan ilk sevgili, resmini yapmış ama onun güzel vücudunun üzerine konan baş bir başkasının olmuştur. Ferhan’a özel yapılan bu tabloyu ise, bir sergide gören genç kız, hayatının yıkımını yaşamış olur böylece.
Güzellik, eşsiz güzel kadın kavramı
Muazzez Tahsin’in tüm romanlarında vazgeçilmez kural. Önceleri romantik rüyalar gördüren romanlar olarak düşündüğümde, bu durumun rüyaya uygun olabileceğini düşünsem de,
Sevmek Korkusu bu düşüncemi yıktı.
Yazarın ondan geriye kalanlar arasında pek fazla fotoğrafına rastlanmıyor. Ulaşabildiğim röportajların her ikisinde de fotoğraf çektirmekten sakınan bir Muazzez Tahsin var. İlk akla gelen, kendisini, yarattığı kahramanların bu özelliği dışında gördüğü. Oysa Selim İleri’nin de dediği gibi, güzel bir kadındı Muazzez Tahsin. Özellikle, boylu poslu endamıyla yürüyüşüne de tanık olmuş birisi bunu söylüyorsa, çirkin olma durumunun ondan uzak olduğu düşünülebilir. Ne var ki bu roman, fiziki güzellik-çirkinlik kavramın, onun içinde bir yara olduğunu düşündürmeden edemedi.
“
Otuz üç senelik hayatımda, kadın erkek herkesten en çok işittiğim kompliman ‘zeki kız’ sözleri olmuştu. Çocukken buna çok sevinirdim. İlk genç kızlık senelerimde beni sadece “zeki” bulanlara karşı içimde derin bir kin ve nefret duyduğum olmuştur. O zaman güzelliğin hasretini çekerdim, güzel olmadığım için huysuzlanır ve kendimi güzelleştirmeğe çabalardım. Sonradan, yavaş yavaş hakiki benliğimi buldum. Güzel olmadığımı içime sindirdim. Kendimi sadeliğe bıraktım. Hafif bir yüz tuvaleti, sade elbiseler, çok spor, çok okumak ve ne olduğumu bilerek yaşamak… Güzelleşmek istediğim zamanlar ne kadar ıstırap çektiğimi hiçbir vakit unutamam. Bu sebepten, hassas kadın kalbimi lüzumsuz heveslerle hırpalamamak için kendi içimde yaşamağı, uyuyan yılanları uyandırmamağı tercih ederim. Yine bu sebeple ki, şahsımdan fazla bahsedilmesinden pek hoşlanmam, sıkılırım, titizlenirim.”8
Romanın ilk sayfalarından alıntıladığım paragraf,
başkahraman Ferhan’ın sözleri. Ama okurken, röportajlarda konuşan Muazzez Tahsin’i gördüm karşımda. Gerçekten de kendisinden söz edildiğinde biraz da aksileşen bir yazardı.
Yine Ferhan’ın kendisini anlattığı şu satırlar da bu anlamda oldukça dikkat çekici:
“Benim gibi ömrü çalışmakla geçen, bir yerde duramayan bir kadın…”
“Bazı kadınlar evlenmek ve ana olmak için yaratılmışlardır; bazıları sadece sevilmek için, bazıları da… Kendi hayatlarını serbestçe yaşamak için…”
Muazzez Tahsin, yaratılma nedenini,
“kendi hayatını serbestçe yaşamak” olarak görüyor olabilir mi? Bu romanda yaşanan aşkı düşününce de, onun hayat arzusu ile mi karşılaşıyoruz? Kim bilir… Belki de…
Romanın yazıldığı yıllarda yazar bu düşüncelerini, belki de saplantısını aşmış görünüyor. İlerleyen sayfalarda şöyle der
Ferhan:
“İlk gençlik senelerimde ben güzel olmadığım için çok üzülürdüm. Şimdi de bazı bazı bu eksikliği duymuyor değilim ama eskisi kadar değil…”
Ferhan, sevmekten korkmasına ve sonunun da hüsranla bitmesine neden olan aşkının esirdir, daha doğrusu güzellik kavramının. Ancak romanın ilerleyen olayları gösteriyor ki, fiziki güzellik
, içi boş olduğunda oldukça yıkıcı. Okuldan arkadaşı olan güzeller güzeli Nemide ile bunu anlatmak isteyen yazar, başkahraman Ferhan’ı gerçek aşkına kavuşturmak için de, Nemide’nin kocası Nevzat’ı seçer. Çünkü Nevzat da bu yanılsama içindedir. O da güzele âşıktır.
Evleneceği kadının çok ama çok güzel olmasını istemiştir ve de bunu başarmıştır. Ancak ilerleyen yıllarda bu durumun yanılgısını hissetmiş olsa da, Ferhan’ı tanıdıktan sonra gerçeği görmüştür. İçi boş güzelliğin getirdiği hüsrandır onun da hayatı. O, gerçek aşkı Ferhan da bulmuştur. Aşağıdaki satırlar Nevzat’ın gerçeğini anlatıyor:
“Sana rastlamamış olsaydım her zaman aynı basit insan olarak kalacaktım Ferhan… Beni yeni baştan sen yarattın, bana benliğimi, kişiliğimi sen verdin… Senin sevgin beni olgunlaştırdı. Şimdi her şeyi ve herkesi bu olgun bakışlar arkasından görüyorum ve bu bakışlarım dünyanın ve yaşamanın anlamını değiştirmeye kâfi geliyor…”
Son olarak…
Romanların satır aralarında yazarı arıyoruz ve aralanan kapıdan yaşam hikâyesine ulaşmaya çalışıyoruz desek de; romandaki olayları, yazarın yaşamı olarak görmek, biz okurların en büyük yanılgısı olur. Bazen romanda yazarı
buluruz. Bazen yazarda romanı. Bazen ise kahramanda her ikisini… Yani kahraman, rolleri ve hikâyesi değişse de yazarın ve romanın ta kendisi… Muazzez Tahsin’in romanlarına buradan bakıldığında, onu bir başkahraman olarak görmek; bizden gizlediği yaşamı için aralık bıraktığı kapısı bana göre.
Ve onlar… Tüm kahramanlarıyla birlikte Muazzez Tahsin, kalemi oldukça kalabalık bir yazar olarak, bakış açımız ne olursa olsun, yapılan her türlü eleştiriye karşın, yok olmayı hak etmiyor.
Bir zamanlar Muazzez Tahsinler vardı… Aşk onlarla yaşanırdı… Aşk onlarda güzeldi… Peki, aşk, şimdi nasıl? Değişti mi? Sanmıyorum… Aşk denen duygu seli, hala coşkuyla akıyor yürekte. Yaşam enerjimizi bunca artıran, coşturan duygu halimizi yok sayamıyorsak, Muazzez Tahsinleri sakıncalı görüp yoksamak, onların hortlamasından korkmak ne kadar boş ve anlamsız… Onlar ‘
gülümseten yürekler’ yaratıcısı olmuşlar ve de daima öyle kalacaklar…
1 Sen ve Ben, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, 1983, 9. Baskı
2
Bahar Çiçeği, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka, 1980, 6. Baskı
3
Lale, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka, 1980
4
Lale, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka, 1980
5
Sonsuz Gece, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Kitabevi, 1979, 8.Baskı
6
Bir Rüya Gibi, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp Kitabevi, 1962
7
Dağların Esrarı, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka Kitabevi, 1982, 9.baskı
8
Sevmek Korkusu, Muazzez Tahsin Berkand, İnkılâp ve Aka Kitabevi, 8.Baskı, 1982