“İçimdeki çocuk... O, benim. Ben, oyum. Koruyabildiğim kadar saf, düşünebildiğim kadar gerçek.”
Feride’yi gördüm Mercimek Sokak’ta. Yolun solcağızında, kaldırıma oturuvermiş, ellerini kafes yapmış, meraklandırıyor yüreciğimi kör olmayasıca. “Ne var avcunda? Hı? Ne saklıyorsun?” demek düştü benim de merakıma. Aman boynunu bir büküverdi, bir bakıverdi ki sorma. “Hiiiç!” dedi, telaşlıca gözlerini kaçırıp. Gene üstü başı pek bir haraptı, pis-pasak kol geziyordu giysilerinde. Yüzünü bile yıkamadan fırlamış sokağa, çapakları üremiş, kirpikleri birbirine yapışıvermiş, kıyamadım paylamaya. Öyle masum ki şu Feride, ne paylaması, vallahi baktıkça yırtına çarpına ağlayası geliyor insanın. “Kız yalan söyleme, kıstırmışsın bir şeyi, göstermezsen küserim!” dedim bu sefer. Küserim deyince pek üzüldü ama, kafasını korkuyla iki yana salladı hızlı hızlı. “Olmaz, kaçar o zaman. Göremem bir daha,” dedi ağlamaklı. Biraz daha zorlarsam, salyalı sümüklü olacaktı. Hemen üslubumu değiştirdim. “Biz de saklarız, kaçamaz. Ver bana, ona uygun bir şey bulayım,” dedim. Yarı umut, yarı şüpheyle gözlerimin içini yokladı. Bana güvenebileceğine ikna olur gibi oldu. Ellerine baktı, sonra tekrar bana baktı. Serçe parmağını azıcık kaldırdı. “Bak, çabuk bak,” dedi. Eğildim, şöyle bir yokladım. Beyaz kanatlı narince bir kelebeği yakalamıştı. Biraz daha tutarsak ölüvericekti, ellerimi usulca uzattım. “Tamam, ver bana, güvenli bir yere koyalım onu.” Almaya meyledince ellerini geri çekiverdi. Bu sırada pür dikkat bana bakmaya devam ediyordu. Çocuklar çabuk güvenirdi eskiden. Artık masumiyetlerinin en kırılgan dokusu, güvenleri zedelenmişti. Yadırgamıyorum, zira etrafın kötülüğü epey yayıldı. Evimizde yaktığımız sobanın isi gibi sindi üzerimize, lodos estirip zehirledi benliğimizi. “Feride, ölür ama nefes alamazsa, ver bana a guzum, hadi…” Elindekini hepten kaybedeceğini düşününce, gardını indirdi, sabi işte, güvensizliği de buraya kadar, erkenden pes ediverdi. İsmine kurban olduğum çocuk, Çalıkuşu’nu hatırlatıp duruyordu bana. Ne severdim o romanı. “Melek koydum adını, al…” Kalakaldım bir an, sonra aldım avcumun içine Melek’i. Biraz aralık bıraktım parmaklarımı, çırpınması dursun da nefes alsın diye. Ah Feride ah, sen mi daha masumsun yoksa bu kelebek mi bilemedim. “Bak şimdi Feride,” yutkundum, ne diyeceğimi düşündüm. Haliç hattındaki parkta çok vardı bu kelebeklerden. Oraya götürüp gösterirdim hiç yoktan. “Ben şimdi Melek’i gökyüzüne bırakacağım.” Ellerime doğru eğildim, dinler gibi yaptım. Kafamı salladım, avcumun içine fısıldadım. Feride, “Ne diyor?” dedi heyecanla. “İstediğinde görebilirmişsin, buralarda olacakmış. Balat ile Haliç arasında uçuyorum ben, diyor,” dedim. “Hadi, bırakalım uçsun, belki çocukları bekliyordur,” dedi. Kalktık ayağa, çıktık kaldırımın üstüne. Saydık üçe kadar. Bir… iki… üç… Açtım avcumu, beyaz, masum kanatceğizleriyle salınıverdi Melek, rüzgâra doğru, hiç kaygısız, nereye uçtuğunu, ne kadar zamanının kaldığını bilmeden… Aslında ne çok benziyorduk. İnsan icadı zamanın içinde, evrenin belirsizliğinde dolanıp duruyorduk. Uzunca bir süre baktık arkasından, bu daracık Mercimek Sokak’tan... Feride üzülmüştü yine de. Belli etmemeye çalışıyordu şuncacık boyuyla. “Keşke biz de uçabilseydik, giderdik Melek’le beraber,” diye mırıldanıverdi dibimde. Ruhumun tam ortasına öküz oturuverdi benim de. Afakanlar içinde kalmamak için konuyu saptırmam icap ediyordu artık. “Kız gel hadi sana çikolata alayım bakkaldan,” dedim, uzattım elimi. Tutuverdi o da elceğiziyle. Çikolatayı yerken eline yüzüne bulaştırdı , biraz keyfim yerine gelmişti bu halini görünce. Uzun sürmedi ama, kerata yaptı yapacağını. Düğüm düğüm etti boğazcığımı. “Evine varmış mıdır,” dedi katışıksız saflığıyla. “Ohoo... Çoktaaan. Yemek yiyorlardır şimdi ailece.” Yüzünde tezahür eden gülümsemeyi seyrettim. Nasıl söylerdim? Kelebeğin ömrü bir gün, diyemedim. Masumiyeti bir perde gibi kalkıverirdi söyleseydim. Ben kalkamazdım altından bu vebalin. Yıllar sonra öğrendiğinde kızar belki bana, ama anlar beni. Keşke hiç öğrenmese, bilmese. Yanağından makas aldım, birbirine yapışmış saçlarını okşadım, sonra yürümeye başladım Mercimek Sokak’ın başına. Tam sağa dönecekken döndüm baktım, el salladı bana, ben de el salladım, vardım gittim yoluma. Eve gidene kadar düşündüm, bir zamanlar Feride gibi olan kendimi, her şeyi düşündüm. Keşke dönebilseydik o günlere. Gözlerinin feri hiç sönmesin Feride. E mi? Safiyetin baki kalsın. Kıymetini bilen Kâmranlar bulasın…Ömür bir gün... O da bugün.






