Ömür de aynen yazıldığı gibidir, sesli başlar ve sessiz biter. Bugün yine mayısın yedisi. Önceki yılların aksine kızımın, pastasındaki mumları söndürüşünü seyretmiyorum. Beyaz ceketim, çimenlerin gölgeli yeşili ve görevlinin hemen hemen aynı tondaki kravatı dışında, manzaraya siyah renk hâkim. Görevli genç, ince kemikli ve oldukça uzun boylu bir adam. Kızımdan sekiz dokuz yaş büyük, on değil. Güzeller güzelim doğduğunda yeşil kravatlı, çarpım tablosuyla boğuşuyordu, kesin. Matematiğe daha çok önem verseydi şu andakinden en az yüzde yirmi fazla kazanıyor olurdu.
“Matematikçi hastalığı” derdi kızım bu halime. Her yerde aritmetik işlemler görürüm, büyüklükleri oranlar, olasılıkları karşılaştırır, sayılabilecek ne varsa hesaplamaya kalkarım. Rakamlarla güreşirken genellikle içinde bulunduğum ortamdan kopar ve ânı kaçırırım.
Eşim de, kızım gibi sadece güzelliğin yansımalarını görürdü çevremizi saran tüm detaylarda. Bir bahar günü onlar parkta dikenlerin gül verebilmiş olması karşısında büyülenirken, benim zihnim o renk güllerde çiçek başına kaç diken düştüğüyle ve koklamak için yaklaşmanın öteki renklerdeki güllere nazaran daha güvenli olup olmadığıyla meşgul olurdu. Benim durumuma açıkça üzülürlerdi. Onlara hak verirdim. Fakülteden mezun olurken kulağıma üflenmiş bir kara büyüydü matematik.
Defin işlemleri memuru, maaşıyla geçinmek zorundaki genç epeyce gergin, bakışlarını ben dahil herkesten özenle kaçırıyor. Ellerini nereye koyacağını bilemiyor, kâh önünde kavuşturuyor kâh cebine sokuyor kâh arkasına götürüyor. Belki de benim gerginliğim yüzünden herkeste benzer bir ifade görüyorum. Ne darmadağın olmuş ne öfkeli ne de hüzünlüyüm. Hissettiğim, tepemden topuğuma uzanan bir gerilim, bütün vücudumu alçıya almışlar, diri diri mumyalamışlar beni. Birden, hayatımdaki kritik anların aynı garip duygu tarafından gölgelendiğini fark ediyorum. Mezuniyet törenimde, nikâh masasında, doğumhane kapısında, kürsüden ilk dersimi verirken, karımın mezarı başında… İşte şimdi burada yine benliğim dışarı çıkmış, kaskatı bedenimi uzaktan seyrediyor. Yaşanan sahnenin içinde değilim de, eski bir albümdeki renksiz fotoğraflara tepeden bakıyor gibiyim. Önümde, sesini ve kokusunu kaybetmiş yaşanmışlıklar, siyahın ve beyazın bile solmaya yüz tuttuğu kare kare anlar duruyor.
Taziyelerini sunanların, mezarlık görevlileriyle aynı donuklukta görünmelerine sebep, önceden anlaşmış gibi birörnek giyinmeleriydi belki. Oysa kızım siyahtan nefret ederdi, vasiyetini yazmış olsa, herkesin kendisini beyazlar içinde uğurlamasını dilerdi. Hatta klasik müzik, özellikle Brahms ve Çaykovski çalınmasını isterdi. İnsanın yaşam döngüsünün vurgulandığı bu günde muhtemelen Brahms’ı duymayı tercih ederdi. Müzik öğretmeni kızımın kendisiyle aynı gün doğduğunu öğrenince 7 Mayıs’ta doğan ünlü bestecileri sormuş. O da akşam eve gelip beni sınamış ve bilmediğimi görünce keyifle bana doğru cevabın Brahms ve Çaykovski olduğunu söylemişti. Sonra da uzun süre onların eserlerini dinlemiş, yorumlar yapmıştık.
Aile kabristanımız tepelik bir yerde olmasına rağmen karımın son yolculuğundaki kadar durgun bir hava var, yaprak kımıldamıyor. Halbuki rüzgâr bu yamaçlardan eksik olmazdı. Bana yönelik olduğu belli olan sözler kulaklarıma ulaşmıyor. Beynim, boş odası olmayan bir motelin resepsiyonisti gibi içeri girmek için izin isteyenleri yapmacık bir nezaketle reddediyor. Keşke yağmur yağsa, şöyle adamakıllı bir sağanak bastırsa… Böylece ıslanmadık yerim kalmaz. Gözlerimden, yanaklarımdan aşağı yağmur dereleri süzülür ve en azından ağlıyormuş gibi görünmemi sağlar.
Taze kazılmış toprağın başında bekleşen kapkara kalabalığın içinde görevli delikanlı usulca yanıma sokuldu:
“İlk defa çocuk cenazesi yöneteceğim, lütfen şimdiden özürlerimi kabul edin.”
“Endişe etmeyin acemiliğinizi ölçecek durumda değilim, ben de ilk defa çocuk vereceğim toprağa.”
İşte bitti, her şey bitti, insanlar gidiyor. Peki ben ne yapmalıyım? Arkalarından el mi sallamalıyım, geldikleri için teşekkür mü etmeliyim, beni eve bırakma tekliflerini kabul mü etmeliyim, yoksa geceyi eşimle kızımın yanında mı geçirmeliyim?
Karımın uzun bir hastalık dönemi olmuştu, bu yüzden kızım da ben de kendimizi kaçınılmaz sona hazırlayabilmiştik. Geceler boyu el ele verip dualar etmiştik, bunun asla bir son olmadığına dair birbirimize güvence vermiştik, hem kendimizi hem birbirimizi teselli etmiştik.
Şimdi dudaklarımdan çocukluğumdan beri ezbere bildiğim bir dua dökülürken sonsuzluktan o kadar da emin değilim. Beynimde son beş dakikadır aynı soru dönüp duruyor; acaba son bu mu, bu andan sonra bir hayat var olabilir mi, en azından benim için?
İnsan ne kadar bencil bir yaratık Tanrım, keşke şu son cümle hiç tomurcuklanmasaydı beynimde, kalbimde, dilimde. Aslında cevaplamış oldum galiba sorumu, hâlâ kendimi düşünebildiğime göre demek ki benim için bir hayat mümkün. Başımıza gelenlerin ıstırabına, şiddetine, büyüklüğüne, ağırlığına rağmen demek ki içimizdeki itici güç bizim her koşulda hayata tutunmamızı sağlayabiliyor. Yaşamın mucizesi diye bahsedilen şey bu olsa gerek.
Matematiğin duygularımı öldürdüğünü mü düşünüyorsunuz? Fikrinize saygı duymakla beraber kesinlikle katılmadığımı belirtmeliyim. Kulağa ne kadar ironik gelse de, karşı tezimin ispatını şu anda keşfettim: klasik müzik. Müziğin bu kadar içimize işlemesini mümkün kılan sihirli dokunuş, notaları birbirine bağlayan matematiktir. Bu açıklamayı kızım benden önce nasıl bulamamış, hayret.
En iyisi eve gidip teselliyi Brahms’da, Çaykovski’de arayayım. O denli dokunaklı eserler verebildiklerine göre benzer acıları mutlaka deneyimlemiş olmalılar. Büyüklükleri günümüze ulaşan ünlerinden değil, hayat karşısında aldıkları yenilgilere rağmen pes etmemelerinden kaynaklanıyor. Dehaları, eserlerinde gizlenen matematiğin üstünü ustalıkla örtüyor, tıpkı Tanrı’nın yaptığı gibi. İlk iş pikabın iğnesini hareketlendirip onlara danışmak olmalı. Yol göstersinler bana, notaların kusursuz matematiği arasında. Bu acı hangi notadan geçip hangi sus işaretiyle soluklandıysa ve hayata yeniden bağlandıysa belki anlatırlar bana da.
Eminim, ne eşim ne de kızım kadere teslim olmamı isterdi. Yaşamaya devam etmeye çabalamamı hatıralarına saygısızlık olarak algılamayacaklardır. Tereddütüm sadece kendimden, bana biçilen bu rolü ne kadar süre oynayabileceğimi hiç kestiremiyorum. En azından deneyeceğimi biliyorum ve gücüm yettiğince elimden gelenin en iyisini yaparak ailemi onurlandıracağım. Ortalama erkek ömrü denen görünmez duvara çarpmama yaklaşık çeyrek asır, yani dokuz bin gün kaldı. Yani on milyon kez daha soluyacağım bu gezegende. Dalgıçlar için kullanılan standart hava tüketim tablosundan hareketle, atmosferden en az iki yüz elli milyon litre hava tüketeceğim demek. Ne israf ama! Tanrım bana sabır ver.