Televizyonun camı kırık; koca delik, kablosu kopuk, üzeri toz toprak.
Adamın dili kerpeten sıkılı.
Oğullarının sırtına Allah’ın elleri olabilen babaların sonuncusu.
Göğe bakıyor durmadan, elleri açık, Allah görünürde yok.
İçindekileri elindeki tespihle saydırıyor.
Azap, afat, bela yüzünde kamış kamış.
Şakaklarında damar damar sinir.
Bıyıkları sararmış adamın.
Ayakkabıları çamurlu, paçaları da buna dahil.
Yanına vardım.
Yıkık.
Sardığı tütün bileğindeki sargılı yaraya benzer.
Pencereden dışarıya sarkan perdeye baktı.
Biliyor musun, köydeyken öğretmen bana, “Amca neden hepinizin evinde bu kadar az eşya var,” demişti. Ben de, “Düz yola inemeyenlere ulaşamadıklarında olur olmaz gelip köylerimizi yakarlar, göç etmek zorunda kalırız diye evlerimize fazla eşya almayız,” demiştim.
Sonra göçe rapt olduk.
Aza razı geldik.
Hamal gittik, ev çevirdik, ağaç diktik, bahçenin etrafına çeper ördük, kapı taktık.
Çıbanımız hariç dert etmeden dünyayı eşya aldık, şimdi bak gör de ne oldu hepsine.
Adam kardı yüzünü, ağzını açmadan. Bu memleketin borçlusu olmak istemiştik, oysa şimdi alacaklısıyız.