Kıskanmak ikincil duygudur. Çoğu zaman kendindeki bir yetersizlikten kaynaklanır. Doğuştan var olan duygular da eklendiği zaman daha karmaşık, daha insanın doğasına yabancı bir duruma dönüşür.
Dışarıdan bakıldığında sıradan, yakından gözlemlendiğinde tutkulu bir aşk öyküsü. Bir kadın başka bir kadının penceresinden daha kolay bakabilir. Kadının penceresi küçük ama dışarısının gözlerinin görebildiğinden daha uçsuz bucaksızlığının farkında. Farkında olmak gerçek öyküyü bilmek gibidir.
Adam içten içe disiplinliydi ama dışa vuran serseri bir duruşu vardı. Kendisine benzer bir kadın arıyordu. Kadının gelecekle ilgili belirsiz kararsız hayalleri vardı. İçindeki serseri ruhu bastırmak için soğuk ve tepkisiz bir maske takınmıştı, maskesiz yaşamak yaşama ayak uyduramamak demekti, güçlü olmak zorundaydı, gücünü maskesinin arkasına sığınarak kazanmaya çalıştığının farkında bile değildi.
Oysa yaşama tutkuyla bağlıydı. Adama büyük bir tutku ve aşkla bağlı olduğunu hiç dile getirmedi. Birliktelikleri bir yıla yakın devam etmesine rağmen, duygularında hiç eksilme olmadı. Onunla her buluştuğunda daha çok bağlanıyordu. Sesindeki ahenge, ironik konuşmasına, yüzüne, gözlerine, bedenindeki uyuma vurgundu. Ona dokunurken bütün tutkusunu, sevgisini, aşkını, estetik anlayışıyla birlikte aktardığının farkındaydı. Ona dokunmak çok güzel bir müzik eşliğinde dans etmek gibiydi, ona dokunmak ressamın en sevdiği tablosunu çizmek gibiydi, kendine dokunmak gibiydi. Adam duyarlıydı ama kadın onu ne kadar anlayabildiğinden şüpheliydi.
Aralarındaki aşılmaz duvarı ören erkekti. Kadına daha ilk günden demişti ki: “Bu dünyaya bir çocuk getirmeyeceğim. Seninleyken başka bir kadınla olmadım ama olabilirim.” Kadının gözü ondan başkasını görmüyordu, ondan bir çocuğu olsun isterdi tabii ama böyle bir şeyden hiç söz etmedi. İçinde daima bir korku vardı, bir gün biteceği korkusu, adamın onu yeterince sevmediği korkusu. Birkaç kez bu korkusundan sıradan bir şeymiş gibi söz etti. "Beni sevmiyorsun,” dedi. Adam ona, “Ben böyle seviyorum” dedi.
Kadının hayatının en kötü günü hiç beklemediği bir anda geldi. Sözleştikleri bir gece adamın kapısını çaldı, kapı açılmadı. İçeriden fısıltılı sesler geliyordu, hafif bir ışık sızıyordu dışarıya. Belli ki evdeydi ve yalnız değildi. Önce binadan dışarı çıktı, gecenin karanlığında sokakları bir süre turladı. O saatte geri dönmenin zorluğu, uğradığı haksızlık duygusunu daha da keskinleştirdi. Eğer çekip giderse, onunla ilişkisini asla bitiremezdi.
Tutkusu, hayalini kurduğu kayıp ülkeydi. Kendi sınırını aşmış bir istekti. Yok ediciydi. Kendini yok etme pahasına kayıp ülkenin hayalini yok etmeliydi.
Yapabileceği en yanlış şeyi yaptı. Adamın evine döndü, hem zili çalıyor hem kapıya vuruyordu. İçeriden gelen hareketlenme, sesler çoğaldı, sonunda kapı açıldı ve kadın tam kapının dibine düştü. Başka birisi evden dışarı çıktı. Adam kadını kucağına alıp içeri taşıdı, kadına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. “Sen sandım kapıyı açmış bulundum, kötü durumdaydı, ağlıyordu, içeri almak zorundaydım.” Kadın adama, "Başka bir kadın kokusu var, üstüne sinmiş,” dedi, adam inkâr etmedi. Kadının sol omuzu, kafası, boynu yarım saat kadar seyirme ve kasılma arasında gidip geldi, durdurmaya çalıştı ama beceremedi. Gerginlik ve yorgunluktan birkaç saat uyudu, sabah çıkıp gitti.
Sonrasında adam kadını her aradığında kadın sanki büyülenmiş gibi, “Tamam akşam görüşürüz,” diyordu ama o akşam hiç gelmiyordu. O gece aklına geldiğinde bedeni kaskatı kesiliyordu. Aklı itiraz edemese bile bedeni itiraz ediyor, yerinden kıpırdamıyordu. Bir defasında bedenini sürükleyerek götürmeye çalıştı, yine olmadı, bedeninin kanayarak tepki verdiğini öğrenmiş oldu. Aklının kaybolmak üzere olduğunu fark etti. Ya bedeni yok olacak, ya aklı yok olacaktı. Yardım alması gerekiyordu. İnsancıl bir uzman ona yol göstermeye çalıştı. “Bu ilişkiyi bitirme, kaldıramıyorsun, beklentini azaltarak sürdürmeyi dene.” Beklentisinin sadece kendisinden olduğunu farkına vardı. Kendi bedeniyle ilgiliydi. Ne yapması gerektiğini anladı ama asla yapmadı. Bir kısır döngünün içine girmeyecekti. Kendi bedeninin kokusunu öyle çok seviyordu ki, adamda duyduğu o yabancı kokuyu anımsadığında midesi bulanıyordu. O yabancı koku kadını hem kendine getiriyor, hem kendinden götürüyordu. Kendi beden bütünlüğü bozguna uğruyordu.
Bittiğini anladığında, “Bu benim şanssızlığım," demişti adam.. Şanssızlık diye bir şey yoktu, çaresizliğine verdiği ad buydu. Sevmemişti kadını. Her kadın aynı biçimde sevilmemeli, her adam nasıl aynı sevilmiyorsa. Her kadın başka türlü dokunur. Birisi gelir eline, koluna, yüzüne öyle dokunur ki yüreğine dokunmuş gibi olur. Bazen farklılığını anlarsın ama anlamazlıktan gelebilirsin.
O kadın kendi eline, kendi yüreğine dokunmuştur belki de. Ömür boyu soracaktır kendine: “Niye kimse beni kendi ellerimle sevmedi?”
Kadın o adama hiç öfke duymadı, sadece kendine öfke duydu. Nasıl bu kadar yanılmıştı? Sesine, gözlerine, beden uyumuna vurulduğu adamı hiç tanımamış olabilir miydi? Nasıl bir anda bu kadar yabancılaşmış olabiliyordu? Aşk böyle bir şeydi demek! O adamı kendisi seçmişti. Belki doğru adam değildi, muhtemelen değildi, adamın bunda bir suçu yoktu. Kadının çektiği acının nedeni, kendisine ulaşmak için seçtiği, beğendiği, sevdiği, tutkuyla dokunduğu adam onu seçmediği için artık onun aracılığıyla kendine dokunma kendini sevme olasılığını da yitirmişti. Bunun o adamla ilgisi yoktu, kendi duygularıyla ilgiliydi.
Kadın bir daha hiç kimseyi öyle bir tutkuyla sevemedi. Ona yolda, sokakta, sinemada, eylem alanında, her rastladığında aynı sevecenlikle selamlaştı, hiç kızgınlık duymadı. Tutku bitmemiş, sadece üstüne dökülen küllerden bir dağ oluşmuş, küllenmiş bir birikintiydi.
Adamın arayışı kolay gibi mi görünüyordu? Kadının arayışı? Sonsuza dek birleşmeyecek bir arayışta bir ara yolları kesişmişti. Hiçbir şey tesadüf değildi.
Kadın ilk defa bu kadar tutkuyla bağlıyken artık bittiğini, tutkunun yerini yürek sızısına bıraktığını ve bu sızının uzun süre dinmeyeceğini yaşayarak öğrendi. Onu sevmek kendini sevmek gibiydi.
Kimse onu kendi elleriyle sevemezdi.