Sebald’ın hikâyeleri, gücünü gerçeğin nerede bittiğinin kurmacanın nerede başladığının belli olmadığı bir örgü yumağından alıyor. Bu yumağı ip hâlinde düzleyecek kişi biyografi yazarıdır, okur değil.
2001’de, henüz 57 yaşındayken, ilk edebi eseri yayımlandıktan 13 yıl ve kitabı İngilizceye çevrilip de uluslararası bir üne kavuşmasından 5 yıl sonra öldü Sebald. (Ortalıkta, ölmeden birkaç ay önce Nobel Ödülü’ne aday gösterileceği söylentisi dolaşıyordu).
Sebald’ın anlatacak hikâyeleri vardı. Kafka, Stendhal, Nabokov’un gölgesinde yerinden edilmiş Yahudilerin karanlık hikâyelerini anlatmayı seçmişti. Ancak anlatışı biraz farklıydı. Yazdıklarını destekleyen fotoğraflar, notlar, gazete küpürleri, tren biletleri ve daha birçok belgeyi anlatımına dâhil ediyordu. Nerede ne zaman çekildiği belli olmayan fotoğraflar hikâyeye gerçekmiş havası katıyordu. Hatta bilmeyen için Sebald’ın yazıları ilk bakışta belgesel etkisi yaratabilirdi. Olay da oydu zaten. Sebald kurmaca ve gerçek arasındaki çizgiyi reddetmişti.
Sebald üzerine çalışan akademisyen Uwe Schütte, Sebald’ın brikolaj yöntemini kullandığını ortaya attı. Brikolaj, hem kurcalama (tinkering) hem birleştirme (collage; kolaj) anlamlarını içeriyor. Eleştirmen James Wood aynı yöntemi tanımlamak için “kurgusal gerçek” terimini kullanırken, bunu biraz kederli bir deyişle “gerçek dünyanın közü” olarak açıklıyor. Şair Micheal Hamburger ise “makale gibi yazılan yarı-kurmaca metinler hayal ve gözlem gücünü beraber özgürleştirir,” diyor.
Sebald’ın biyografisini yazan Carole Angier (Speak, Silence: In Search of W. G. Sebald), Sebald’ı özetleyen kelimenin yine onun kullandığı “periskop” kelimesi olduğunu düşünüyor. Periskop bir yandan kafa karıştıran bir görüş açısı sunarken diğer yandan Sebald’ın yarattığı dünyaların su altı dinginliğini gözler önüne seriyor.
Walter Benjamin "Her büyük yazar edebiyatta yeni bir yol açmıştır," diyordu. "20. yüzyılda edebiyatın yolunu belirleyen isim W. G. Sebald’dır," diye tamamlıyor Angier.
1996’da, Angier’den Sebald’ın Göçmenler kitabı üzerine eleştiri yazısı kaleme alması istendi. Angier, kitabı bir gecede okuyup bitirmişti. Kitapta Nazi felaketinin devam eden etkileri sebebiyle ölen dört adamı anlatan dört hikâye var. Bu adamlardan üçü Yahudi. Yahudilerden ikisinin hayatı Naziler tarafından alt üst ediliyor. Dördüncü adamsa getir götür işleri yapan bir Alman uşak, aynı zamanda New York’lu bankacı Yahudi bir ailenin varisinin sevgilisi.
Sebald için Holocaust, doğanın yıkımını getiren modernitenin yalnızca bir parçasıydı. Yine de, “Holocaust Yazarı” etiketini reddeden ve birbirinden farklı pek çok işe imza atan Sebald’ın dünya görüşünde Holocaust öncelikli bir yer tutuyordu.
İkinci Dünya Savaş’ından hemen önce, 1944’de, Almanya’nın Alp dağları taraflarında Holocaust’un etkilerinden uzakta doğup büyüyen Sebald, bir söyleşisinde bununla ilgili, “Holocaust ömrüme bir karabasan gibi indi ve ben farkında bile değildim,” diyor
Angier da Holocaust yazarı etiketini uygunsuz buluyor. Nazi Viyana’sından son anda kaçan Yahudi bir ailenin kızı olan Angier’a göre Sebald, “Holocaust’un sorumluluğunu ve yükünü -hayatta kalanın suçluluğunu- yüreğinde hisseden bir Alman yazardı.”
Angier Göçmenler’i okuduktan kısa bir süre sonra röportaj için Sebald’ın yirmi yıldır ders verdiği East Anglia Üniversitesi'ndeki ofisine gitti. Göçmenler gerçek miydi yoksa kurmaca mıydı? Yahudilerin trajdesini yazan bu Alman da kimdi?
Angier, bu röportajdan tam yirmi beş yıl sonra Sebald’ın alışılagelmedik hayatının biyografisini kaleme aldı. Sebald melankolik ama neşeli biriydi ve öğrencilerinin ilgisini canlı tutmayı her zaman başarıyordu. Kendi öğrenciliğinde üzerine “ukala” lakabı yapışmıştı. Okul gazetesinde düz yazılar kaleme alır, şiirleri yayımlanırdı. Nazilerin Polonya’yı işgali sırasında, nakliye memurluğu yapan babası özelinde, ailesine kin beslerdi. Hayatının belli bölümlerinde derin ruhani çöküntüler yaşamıştı. Angier’la tanışıtığı sıralarda artık tüm çelişkileri bir karakterde toplanmış, aynı anda hem nazik hem karamsar hem de komik biriydi.

Carole Angier
Angier, Sebald’ın kendi hayatını ve başkalarının hayatını sanatında nasıl kullandığını merak ediyordu. 1996’da Sebald’a karakterlerinin gerçek kişilerle ne kadar örtüştüğünü sorduğunda şu cevabı aldı: “Aslında evet, bir kaç küçük farklılık dışında neredeyse birebir örtüşüyor.” Göçmenler’in Yahudi olduğunu gizleyen Dr. Henry Selwyn’inin, gerçekte bir doktor olmayan Sebald’ın Grodno’lu eski ev sahibiyle aynı kişi olduğunu öğreniyor Sebald'dan.
Ancak 2014’te Angier, Sebald’ın Grodno’da kaldığı eve gittiğinde ve oradaki ev sahibinin aile üyeleriyle görüştüğünde Sebald’ın tamamen yalan söylediğini görüyor. Ev sahibi Buckton Yahudi değildi, Grodno’lu da değildi. Hikâyedekinin aksine Tel Aviv’de bir kız kardeşi de yoktu. Doğma büyüme Cheshire’lıydı ve “kanında bir damla Yahudi kanı” yoktu diye aktarıyor Angier.
Gerçek hayattan aldığı kişileri hikâyelerinde kullandığında olası şikâyetleri nasıl önlediği sorulan Sebald, o kişilere taslakları gösterdiğini söylüyor ve eğer beğenmemişlerse yayımlamıyor. Bu da doğru değil. Sebald, sadece küçük detayları uydurduğunu, büyük olayları olduğu gibi aldığını söylediyse de aslında tam tersine Göçmenler’deki sadece -hikâyeyi gotikleştiren- küçük detaylar gerçek hayattan. Mesela, kitapta Selwyn'i çürüyen arazisine eğilmiş bakarken yerden bıçak gibi fışkıran çimenleri sayarken görüyoruz. Tam olarak Buckton da arazisini kontrol etmek için sık sık bu şekilde eğilir ve böcekleri, çimenleri, bitkileri tek tek incelermiş. Örnekler bununla da sınırlı değil, Angier’ın Sebald biyografisi gerçek hayattan pek çok küçük detaylar yakalıyor.
Peki, Sebald neden yalan söylemişti? Röportajlarında neden yaptıklarının tam tersini anlatmıştı? Buckton’ın Yahudi olmadığını unutmuş olamazdı. Sebald’ın “ödünç aldığı hayatlar”, etik sorunları beraberinde getiriyordu. Buckton’ın torunu da tam bu noktaya parmak basarak: "Sebald’ın gerçekleri çarpıtması ve kafa karıştırıcı fotoğrafları, Holocaust hakkında yazdığı sıralarda tam da Holocaust’u reddedenlerin ekmeğine yağ sürmüyor muydu?" diye soruyordu.
Sebald, Angier’le 1996’da yaptığı röportajda, “Başkalarının hayatını gaspetme işi gerçekten canımı sıkıyor, eğer bu dünyadan göçüp gitmemişlerse hakkında yazdığım herkese yazmadan önce soruyorum,” diyordu.
Ama bu kesinlikle doğru değildi. Sebald birçok hayatı sormadan gaspetti. Mesela, Sebald’ın son ve en çok bilinen kurmaca işi Austerlitz’teki (2001) kendisinin Galler’li bir bakanın oğlu olduğunu sanan Jacques Austerlitz karakteri, tamamen gerçek bir kişi üzerine kurulu. Susi Bechofer, tam da kitaptaki Jacques Austerlitz karakteri gibi dört yaşındayken Munich’teki bir bakım evinden kindertransport (Doğu Avrupa’daki Yahudi çocukları Nazilerin elinden kurtarmaya çalışırken kullanılan tren) ile Londra’ya getirilen Yahudi yetim bir çocuk. Ancak ellili yaşlarından sonra aslında Yahudi olduğunu öğreniyor.
Susi Bechofer kendi anılarını kaleme almıştı ve bunları bir kitap hâlinde yayımlamıştı. Austerlitz Almanya’da yayımlanınca, Bechofer’ın yayıncısı ona Austerlitz’teki karakterin kendisine çok benzediğini söylüyor. Bechofer bunun üzerine Sebald’a mektup gönderiyor. Sebald ise cevap olarak Bechofer’ı onaylayıp gerçekten de onun yaşadıklarından faydalandığını söylüyor ve ona Austerlitz’in çevrilmiş bir kopyasını gönderiyor. Tabii Bechofer donup kalıyor. “Bu kitap onun hakkındaydı,” diye yazıyor Angier. Galler’deki evi, bakan babası, kaldığı yatılı okul, ailesinin gerçeği ondan gizlemesi… En kötüsü de travmatik anların neredeyse oldukları gibi yazılmış olması. Bechofer sonrasında Sunday Times gazatesinde “Trajik Geçmişim Çoksatan Bir Yazar Tarafından Nasıl Çalındı” başlıklı öfkeli bir makale yayımlıyor. Borcunu ödemesi için Sebald üzerinde baskı kurmayı planlayan Bechofer, bunu gerçekleştiremeden önce Sebald ölüyor. Avukatlar aracılığıyla bir şeyler yapmaya çalışsa da bir geri dönüş alınamıyor.
Peki, bu endişelenmemizi gerektiren türden bir hırsızlık mı? Teknik olarak bu bir intihal değil ve Sebald’ın hayat korsanlığı Philip Roth’un eski eşlerinden intikam almak için yazdığı kitaplardan ilk bakışta daha zararsız gözüküyor. Aynı zamanda Bechofer, kendi hayatını yayımlamayı seçtiği için belki de Sebald’ı suçlu bulmayabilirsiniz. Ama Sebald daha fazlasını da yaptı…
Göçmenler’deki “Max Ferber” hikâyesinde, bir çeşit ruhani karakalem portreler yapan ressam Ferber’i anlatılıyor. Hikâyedeki Ferber de çocukken Nazilerin elinden kurtarılıp Londra’ya getirilen çocuklardan biri. Ferber’in pek çok noktada benzer olduğu ressam Frank Auerbach gerçekte Nazilerden kurtarılan çocuklardan. Auerbach da kendi yaşam öyküsü aşırıldığı için kızgın. Auerbach da Bechofer gibi kendi yaşamına dair kesitleri yayımlamış, tamam, ama ya onun yakın arkadaşı Peter Jordan?
Jordan kendi yaşamına dair hiçbir şey yayımlamamıştı. Ancak Ferber’in kaçışına ait tüm detaylar Jordan’ın hayatından aşırılma. İkisinin de ailesi Münih’ten 1941 yılında kaçıyor. İkisinin de babası sanat koleksiyoncusu. İkisi de aynı yatılı okula gidiyor.
Sebald’ın Jordan’a taslak hâlindeki işini gösterdiğini biliyoruz. Hatta ondan düzeltmeler için yardım da alıyor. Ama Jordan, Sebald’a aile hatıralarından eşyalar ve yazılar gönderdikçe, Sebald aldığı malzemeyi, özellikle teyzesi Thea Gebhardt’ın savaş öncesi çocukluk hatıralarını, keyfince kullanmaya başlıyor. Birden Thea Gebhardt’ın “en vurucu” anıları birkaç romantik eklemeyle ve çıkarmayla Ferber’in annesinin karakterini şekillendiriyor.
Ferber’in annesinin hem Alman hem Yahudi özellikleri yansıtan rahat burjuva hayatı sürdüğünü görüyoruz. Yeşil kadife kaplı sallanan koltuklar, Çin porseleni kuğular, yedi kollu gümüş şamdan, gazeteler, Yahudi şair Heinrich Heine’nin şiirleri, Sabbath zamanı ailecek yapılan yürüyüşler, erkekler ceviz ağacı gölgesinde biralarını yudumlarken çocukların limonata içmesi ve hep beraber sinegoga gidiş...

Winfried Georg Sebald
Yahudilerin esamesi okunmayan uzak bir Alman köyünde doğup büyüyen Sebald, Yahudilerin yaşamına dair bu kadar zengin ayrıntıları nereden buldu? Tabii ki de Jordan’ın teyzesinden. Sebald, “Büyüdüğüm yerde kimse Yahudiler hakkında tek kelime etmezdi,” diyor Angier’e. Sebald’ın kız kardeşi Gertrud da “Yahudi ne demek onu bile bilmiyordum,” diye ekliyor. Savaşın yarattığı dehşetten sonra Almanların ağzını bıçak açmıyordu. Ne Yahudi soykırımı konuşuluyor ne de Alman şehirlerinin topyekûn yıkımı. Bütün bu felaketler olmamış gibi davranılmasına rağmen Wertach köyünde büyüyen Sebald, “yine de bir yerlerde bir boşluk hissediyordum,” diye yazıyor.
Sebald 22 yaşındayken tanıştıklarında Jordan onun karşılaştığı ilk Yahudi mülteciydi. Bu arkadaşılık Sebald için dönüştürücü oldu. “İlk defa, tarihsel olayların sadece isimlerden veya sayılardan ibaret olmadığını anlamıştım, karşımda hemen yanı başımda bunları yaşamış kanlı canlı bir insan vardı.”
Tabii Jordan teyzesinin hatıralarını, Sebald’ın yazılarında bu şekilde kullanacağını öngörememişti. Görünce üzülmüştü. Angier’e, “Sebald hatıraları atıf yapmadan kullanmamalıydı,” diyordu.
Olayları enine boyuna tartan Angier sonunda, Sebald’ın tarihi olayları çalışını önemsiz yazarsal aktarım olarak değerlendiriyor. Ama yine de bazı uç durumlarda “en azından kitabın başına ve sonuna ‘elinizdeki kitap gerçek kişilerden esinlenen bir kurmaca' diye küçük bir not iliştirseydi,” hem kendi hikâyelerine bir zararı olmazdı hem de bu kadar etik soruna neden olmazdı,” diyor, “Artık aramızda olmadığı için bunu yapamaz ama yayıncısı neden yapamasın?” diye de ekliyor.
Ancak böyle bir şey kitaba eklenmeli mi emin değilim. Sebald’ın hikâyeleri, gücünü gerçeğin nerede bittiğinin kurmacanın nerede başladığının belli olmadığı bir örgü yumağından alıyor. Bu yumağı ip hâlinde düzleyecek kişi biyografi yazarıdır, okur değil.
Sebald bugünlerde ismine “kültürel yağmacılık” dediğimiz suçu işledi mi? Evet, ama onu sadece bunun için suçlamak aradaki anlam katmanlarını kaçırmamıza sebep olur. Sebald sadece Yahudiler hakkında yazmıyordu, onların yokluğunu da yazıyordu. Nazi Almanya’sı yarım milyon Alman Yahudisini öldürmüş ya da sürgüne yollamış, başka yerlerdeki milyonlarca Yahudiye de aynı yazgıyı yaşatmıştı. Avrupa’daki Yahudi kültürünün yüzlerce yılını yok etmişti. Holocaust’tan kurtulanlar da yıkımdan kurtulsalar bile kültürlerinden koparılmışlardı.
Angier’a göre Sebald’ın metinlerindeki en önemli ögeler “neredeyse görünmez olan, hatta neredeyse varolmayan şeyler”. Sebald’ın karakterleri, Yahudi bellek yitimiyle Alman bellek yitimini bir araya getiriyor. Bir yanda geçmişleri unutturulan göçmen Yahudiler, diğer yanda üzeri ulusal düzeyde örtülü, bir nevi Sebald’ın kendi çocukluğunu yansıtan, Yahudilere ne olduğunu “hatırlamayan” Alman belleği.
Yitiklik, orada bulunmama durumu Sebald’ın edebiyatının özünü oluşturuyor bir bakıma. Bu açıdan hem içerik hem biçim olarak edebiyatının her yanına nüfuz ediyor.
Çocukluğundaki boşluk ve sessizlik, karakterlerinin içinde dolaştığı insansız manzaralara dönüşüyor. "Şimdi" "geçmiş"in etrafında kabuk ören koca bir boşluğa dönüşürken ölüler yaşayanlardan daha gerçek bir hâle bürünüyor. Josef Korzeniowski’nin (sonradan Joseph Conrad) de Satürn'ün Halkaları’nda dediği gibi, Belçika’nın başkentinde yer alan “gösterişli binalar” kara bedenlerin, yani Belçika’nın sömürü yönetimi altında milyonlarca Kongo’lunun verdiği canlar üzerine kurulu.
Sebald’ın zamansız anlatısında karakterler, kendilerini tanımlayan kopuş anlarını bir türlü yakalayamıyorlar. “Zamanın gücüne karşı, içten bir zorlamayla hiçbir zaman neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde direndim,” diyor Austerlitz. Böyle bir zamansızlık hissinin ardından travma gelebiliyor. Angier, Sebald’ın bir türlü tam algılayamadığı bir çocukluk anısından -aslında travmasından- bahsettiğini söylüyor. Bu olay Yahudilere ne olduğunu öğrendiği zamana denk düşüyor. Sebald bu olayı şöyle anlatıyor: “1960’larda lisede, çalışma kamplarının özgürleştirilmesine dair bir belgesel izlettiler. Ne öncesinde bir şey dendi ne de sonrasında bir tartışma açıldı. Ardı ardına yığılan cesetleri öylece izledik. Yani, güneşli bir Haziran günüydü, öğleden sonraydı. Ne yapacağımızı bilemedik ve sonra gidip futbol oynadık.”
Burada bir parantez açmakta yarar var. Angier, gösterilen filmin Death Mills olduğundan neredeyse emin. Ama bu film hakkındaki şu ilginç detayı gözden kaçırıyor: belgeselde Yahudilerden hiç bahsedilmiyor. Kurbanlar, Avrupa’nın her milletinden, dininden, politik kesiminden Nazi karşıtları olarak geçiyor. Başka bir röportajda Sebald şöyle diyor: “bu tip deneyimler içinizde tortu gibi kalıyor ve sizinle beraber gelmeye devam ediyor.” Söylenmeyenin etrafını saran derin sessizlik söyleyenmeyeni daha da güçlü kılarken, onun hakkında konuşmayı daha da zorlaştırıyor.
Tabii yine de vicdanlı yazarımız gerçek hayattan Yahudilerin tarihini çaldı. Niçin? Angier, Sebald’ın aldatıcı olma ihtiyacını pek açıklamıyor. Belki de açıklanamaz bir şey olduğu için. Ancak Sebald kültürel yağmacılık (eğer onu böyle adlandırmak istiyorsanız) yapmış olsa da, bence, hafızalardan silinmiş Yahudi geçmişini bir tarihi eser kaçakçısı gibi kazması Almanya’nın şimdisini anlamak ve sağlıklı bir Alman belleği oluşturmak için epey önemli. Edebiyatın bazen rahatsız edici derecedeki asalaklığı, ona gücünü veren kaynak olabiliyor.
Vefatından hemen önce Sebald, “An Attempt at Restitution” (Tazmin Üzerine Bir Deneme) adlı son konuşmasını yaptı. Mekânlardan tarihi olaylara sıçrayan konuşmanın sonunda Sebald, 18. yüzyılın sonlarında doğmuş şair Friedrich Hölderlin’i anlatıyordu. “Tam da insanlığın gelişeceğine ve öğreneceğine dair umudun felsefik zeminde yeşerdiği zamanlardı. Yine de Hölderlin bulunduğu diyardan yabancılaşmıştı, sanki tarihin “karanlık yüzünün gelişini sezmiş” gibiydi." Sebald’ın anlattığına göre, Hölderlin zamanında bir Fransız kasabasından geçmiş ve şairin ölümünden yüz yıl sonra Nazi SS subayları o kasabada yaşayan birçok insanı çalışma kamplarına gönderip 99 erkeği balkonlara ve sokak lambalarına asmışlardı.
Konuşmasının bir yerinde, “Edebiyat ne işe yarar?” diye soruyor Sebald ve kendi sorusunu şöyle cevaplıyor:
“Belki de sadece hatırlamamıza yarar ve bazı tuhaf bağlantıları nedensel mantıkla açıklayamayacığımızı bize öğretir. Yazmanın birbirinden farklı pek çok yolu var ama sadece edebiyatta, olayları beyan etmek yerine bir şeyleri tazmin etmeyi deneyebiliriz.” On the Natural History of Destruction (Yıkımın Doğal Tarihi) kitabında Sebald sadece olayları aktarıyordu, romanlarınıysa “tuhaf bağlantılar” kurmaya ve bu bağlantıları hatırlanabilir kılmaya adadı. Sebald bir birey olarak başkalarının hayatlarını ahlaksızca çaldıysa, bir sanatçı olarak bunu harikulade bir edebi incelikle yaptı. Hem ölüyü hem diriyi salt fiziksel ölümün pençesinden çekip, onları aklımızdan -umuyorum ki- sonsuza dek çıkmayacak yeni hayatlarıyla buluşturdu.
Kapak görseli: Marisa Maestre
Kısaltarak çeviren: Alper Güngör
(The Atlantic)
or reload the browser






