I
Sabah saatleri olmalı. Önce dalgaların kesik kesik kıyıya vuruşunu duyuyor, ardından derin bir nefes alıp ciğerlerimi iyot kokusuyla dolduruyorum. Tenimin giderek ısındığını hissediyor ve güneşin orada bir yerde olduğunu anlıyorum. Gözlerim hâlâ kapalı. Buraya ne zaman ve nasıl geldiğime dair hiçbir fikrim yok. Arka taraftan cırcır böceklerinin sesleri geliyor. Çevremde ağaçlar ve gökyüzünde bulutlar da olmalı. Rüzgâr, bir iki kere usulca ben de buradayım diyor. Bir bütünün parçası olduğumu hissediyorum. Gözlerimi açmak istiyorum ama görmeye başladığımda bu bütünlükten kopmaktan korkuyorum.
II
Koca bir su birikintisinin karşısındayım. Güneş sıcak, renkler doygun, karşımdaki engin ve göz alabildiğine. Sahnedeki her şey onun tarafından tasarlanmış ya da düşünülmüş gibi, ben dahil. Ona baktığım ya da karşısında olduğum için onun tarafından var edilmiş gibiyim. Zihnim değil bütün bedenim onu idrak ediyor. Kafam bile bu bütünün parçası olma haline teslim olmuş. O anla sarılıp sarmalanmış gibiyim. “Kolumu hissediyorum” diye düşünmüyorum, onu yalnızca hissediyorum. Çevremdeki her şey, hepimiz, karşımdaki dev beynin yarattığı bütünlüğün birer parçasıyız.
O kısacık duraksamaların ardından şıpır şıpır, usulca ama kudretli vuruyor kendini kıyıya. Dalgalar ayaklarıma ulaşamıyor. Engin, kocaman sıvı açıklık karşımda ama bu bir okyanus mu yoksa deniz mi ya da adı ne, hangi yöne bakıyorum? Böyle hislere sahip değilim. Halbuki güneş orada bir yerde ve yönü tayin etmek çok kolay ama zaman ya da yön bir anlam taşımıyor. O an, ona insanoğlu tarafından uygun görülmüş herhangi bir adın ya da anımın anlamı yok. Adını ve baktığım yönü şu an bunları yazarken düşünüyorum, o anki hissiyatım içerisinde bu bilgilerin de bir anlamı yok. Yazarken kendime kızıyorum, daha fazla dilim dönseydi de o anları daha derin anlatabilseydim. “Ah! Sait Faik olacaktı şimdi…” Karşımdaki kıpır kıpır. Kıpırdadıkça üstü gümüşleniyor. Usulcacık, sakin bir elin bardağa su döküşü gibi dalgaların sesi. İri yarı, korkunç adamların yumuşacık sesi, şefkatli sarılması gibi dalgalanıyor, dalgalar ayaklarıma ulaşmıyor, güneş cildimi usul usul yakıyor ve arada üfleyen rüzgârla sallanan saçlarım iki kürek kemiğimin arasına değerek gergin tenimi ürpertiyor. Her şey o, her yer o ve arkamda bir dünya yok, sadece onu hissediyorum.
III
Ufukta bir karaltı görüyorum ve büyü ânında bozuluyor. Beni sarıp sarmalayan hakikat yerini iki boyutlu bir görüntüye bırakıyor. Az önce hissettiklerim derinliğini yitiriyor. Artık karşımda yalnızca optik ve sabit bir görüntü var. Yerden yaklaşık yetmiş santim yükseğe kurulmuş, su terazisi alınıp dengelenmiş bir üçayağın üstünden görüyorum karşımdakini. Fotoğraf makinesinin arkasında bir göz müyüm, o makinenin içine mi hapsolmuşum ya da makinenin kendisi miyim? Bilemiyorum. Ufuk çizgisi, optik görüşü eşit mesafede ve yatay düzlemde kesen iki hayali çizgiden alttakine denk getirilmiş. Yatay olarak görüntünün üçte birine sahilin bir kısmı ve koca su, üçte ikisine ise gökyüzü gelecek şekilde sabitlenmiş. Karşımdakini hissetmeye başladığımda anlamsız ve sığ olan zamanın şimdi görüntüye sızmaya başladığını ancak akan yaşamın ve zamanın ritmine bir gariplik olduğunu görüyorum. Zaman “stop motion” olarak biçimleniyor. Karşımdaki o enginlik, dalgalar, saçımın hareketi gözümde canlanan sürahinin suyu döküşü de stop motiona dönüşüyor. Şimdinin geçmişi değiştirdiğini deneyimliyorum. Az önce Sait Faik olsa da denizi, balığı, rüzgârı, güneşi tasvir etse diyorum ancak şu an yaşadıklarımı anlatabilmek için George Orwell’e ihtiyaç duyuyorum.
Üçte iki oranında bir optik görüntüye ve zamanın stop motion akışının içine hapsolmuş durumdayım. Dalgalar kıyıya stop motion olarak vururken ufuktaki karaltı aynı ritmde karenin tam ortasından bana doğru yaklaşıyor. Yaklaştıkça geminin formu daha da ortaya çıkıyor ancak güvertedeki karartılara bir anlam veremiyorum.
IV
Optik görüntüyü dikey olarak üç eşit parçaya bölen iki çizginin tam ortasından yaklaşarak merkeze doğru gelen geminin Nuh’un Gemisi olduğunu anlamam çok zaman almıyor. Daha doğrusu, geldiğini anlıyor gibi değil de geleceğini unutmuş ama görünce hatırlamış gibiyim. Nuh’un Gemisi’nin bana doğru yaklaşıyor olması bir yana gelenin bir illüstrasyon olması ve Google görsellerde aratıldığında karşımızda ilk çıkacak olan karikatürize Nuh’un gemilerinden bir olması bile beni şaşırtmıyor. Onu karşılamaya gelmiş kadar soğukkanlıyım. Karikatür gemi yaklaşıyor, artık hayvanların seslerini duyabiliyorum. Gemi kıyıya yaklaşırken yani benim üstüme üstüme gelirken en ufak bir korku ya da tedirginlik hissetmiyorum. Oysa gemi hız kesmeden yaklaşıyor ve belli ki baştankaraya oturacak.
Geminin altı deniz tabanına değdikçe hayvanların sarsıldıklarını görebiliyor ve huzursuz seslerini duyuyorum. Korktukları çok belli. Ben hiçbir şey hissetmiyorum. Kısa bir süre önce bir bütünün parçası olarak derin bir hissiyata sahipken şu an her şeyin nasıl iki boyutlu bir hale ve hatta bir karikatüre dönüştüğüne ilişkin en ufak bir fikrim yok. Karikatür gemi, gacırtılar çıkararak alttaki yatay hayali çizgiye tabanı gelecek şekilde duruyor ve karikatür hayvanlar çok mutlu. Sesleri her şeyi bastırıyor. Gemi tamamen kıyıya vurmuş durumda. Dalgalar geminin baş tarafına kadar ancak yetişiyor. Bir fare neşeli hareketler yaparak gemiden aşağı atlıyor ve ön kısmında bir sağa bir sola koşarak sevinç çığlıkları atıyor. Kumları eşeliyor, havaya atıyor arsız bir insan gibi seviniyor.
Tam o sırada daha önce görüntüde olup olmadığından emin olmadığım bir şeyi fark ediyorum. Yatay ve dikey hayali çizgilerin oluşturduğu sağ üstte yer alan dikdörtgenin sol alt köşesinde yani altın spiralin tam merkezinde bir buton var. Butonu fark etmemle sağ üst köşeden bir parmağın butona basmak üzere uzandığını görmem arasında saniyeler geçiyor. Parlak lacivert ceket manşeti ve manşetin içindeki beyaz gömleğin içinden uzanan bakımlı, beyaz erkek eli görüntüye girince bütün hayvanların dikkati onda toplanıyor. Fare hoplayıp zıplamayı bırakıyor, diğerlerinden ise ses çıkmıyor artık. Her biri donakalmış eli izliyor. İşaret parmağı hiç tereddüt etmeden butonun üzerine gelip tuvalet lambası yakıyormuşçasına özensiz bir biçimde düğmeye basıp girdiği hızda görüntüden ayrılıyor.
Gemi sarsılmaya başlıyor, hayvanlardan homurtular geliyor. Çalışmaya başlayan makine sesi hayvanların sesini bastırıyor. Bir anda geminin iki yanından savaş toplarınınkine benzeyen kalın metal borular çıkıyor. Makinenin gürültüsü giderek artıyor, sırtı bana dönük duran fare iki ayak üzerinde donakalmış yukarı bakıyor. Gemidekilerin korku içinde bağrıştıklarını görebiliyorum ama seslerini duymuyorum ve bir anda aşağı çekilerek kayboluyorlar. Makineden gelen zorlanma sesini, üstüne basılan bir diş macunu tüpünden çıkan sese benzer bir ses takip ediyor ve az önce geminin yanlarında beliren metal borulardan bir anda püsküren kıyma, geminin çevresini sarıyor. Karikatür hayvanların kıyması gerçek, kanlı canlı, kıpkırmızı bir kıyma. Fare kıymanın altında kalmaktan son anda kurtuluyor. Bu kaçış onu şoktan çıkarıyor. Bir an allak bullak bir ifadeyle dönüp bana bakıyor, göz göze geliyoruz. Demek ki buradayım. Ardından panikle kıymaların üstünden tırmanarak gemiye çıkıyor. En son güverteye atladığını görüyorum.






