“Gecenin içine dalmalı,” diye geçirdi içinden. Başına musallat olan o tuhaf yaratıktan ancak bu sayede kurtulabilirdi. Onun yüzünden gecelerdir gözüne uyku girmemişti. Yemek yiyemiyor, konuşamıyor, hayata dahil hiçbir şey yapamıyordu. Sürekli düşünüyor, düşlüyor sonra içine girdiği düşlerden bir anlığına sıyrıldığında derin bir huzursuzluğa düşüyordu. Ona bir isim düşünmeye başladı. “Senin adın Hafıza,” dedi. “Beni gecelerdir uyutmayan Sen’i, artık başımdan def etmenin vakti geldi!”
Hafıza’yı da yanına alarak çıktı evden. Çıkarken üzerine kalınca bir palto aldı. Simsiyah palto gece gibiydi. Hafıza’yı şehrin sokaklarında dolaştıracak ve yorulduğu anda paltonun karanlığıyla geceye karışacak, izini kaybettirecekti. Evin sokağından hızla uzaklaştılar. Her adımda hafızasından bir şeyler çıkartıp etrafa bıraktı. Ne çok şey biriktirmişti! Ne çok şey geliyordu, bir anda. Hafıza belirsiz bir karanlık gibiydi. Her an, herhangi bir yerden bir anda çıkıyor ve insanı sarsıyordu.
Uzunca bir yolculuk başladı şehrin arka sokaklarında. Yol boyunca ara sıra duruyor ve Hafıza’ya şöyle bir bakıyordu. Ama her defasında onu dinç bir şekilde kendisine bakarken buluyordu. Adımları daha da hırslandı.
Kar varlığını kanıtlayınca her gün insanlarla dolup taşan sokaklar antik, vebalı bir kentin sokakları gibi terk edilmişti. Bu ıssızlık işine geliyordu. Her boşluğa bir anı bırakıyordu. Her boşlukta duruyor, Hafıza’ya uzun uzun anlatıyordu. “Bak, işte tam şu köşe!” diyordu bir boşluk ânında. “Hani şu yetersiz sarısıyla kaldırımı zar zor aydınlatan sokak lambasının olduğu, işte tam o köşede öldüm ben, yıllar önce.” Ama bu ölüm, bedenin muhatap olduğu bir ölüm değildi. Ölen onun içinin derinliklerindeydi. Bir başka boşlukta çocukluğundan kalma bir an geldi önlerine. Bir salıncak olanca hızıyla savruluyordu, zincirleri gökyüzüne doğru boşa çıkıyordu. Sonra annesinin rujuyla yanaklarından şakaklarına kadar paralel iki çizgi çiziyor, bulduğu bir güvercin kanadını saçları arasına sıkıştırıp soluk benizlileri arıyordu. Bir başka boşlukta bir tokadın şaşkınlık verici, unutulamaz sıcaklığı vardı. Bir başka boşlukta yitirilen bir anne vardı. İkisi de o boşluğu dolduramadılar bir süre. Sessizce birbirlerini izlediler. Unutulamayacak bir yıkım vardı o boşlukta. Hayata dair büyüyü kıracak, peşini yıllarca bırakmayacak küskünlüğün anı vardı.
Yürümeye başladılar. Sonunda uzunca bir yokuşu çıkıp bir tepeye vardılar. Gökyüzünde süzülen milyarlarca kar tanesinin uğultusunu dinlediler bir süre. Birbirlerine bakıp gördükleri karşısında şaşırdılar. Korktular. Tanıyamadılar.
Gece, paltosunu kabul etmedi. Hafıza diriliğinden bir şey kaybetmeyerek her yerden, her zamandan ona hikayeler uzattı. Hafıza uzattıkça o anlatıyordu. Kazananı olmayan bir çelişkiydi bu. Hafıza’nın yorulacağı yoktu. O’nu yormak isterken kendisi yorulmuştu. Kurşuni bir mavinin sokaklara dolmasına az kalmıştı. Bir günü daha yaşamak istemiyordu. Bir nefes alış, göz kırpışı, insanlar, sesler… Sonra envaı çeşit hayat tanesi. Bunlar ağır yüklerdi. Onları hafızasına veremezdi.
Bugüne kadar biriktirdiği her şey kar tanecikleri gibi gökyüzünde süzülüverdi. Bir anda, hızla aşağı indi. İnerken gökyüzündeki kar taneciklerini topladı gece gibi paltosu. Omuzlarında hafızaca rütbeli bir çelişkinin bembeyaz apoletleri belirdi. Şehir içi, kısa bir uçurum... Hafıza da onu yalnız bırakmadı düşerken. Olmadık yüzlerle, sözlerle, görüntülerle o kısa uçurumda peşinden gitti. Derken kayboldu Hafıza. Sıcacık bir ağırlık çöktü üstüne. Hafızaya baktı, göremedi. Kısacık bir rahatlık yaşadı o an. Sonra o da gözden kayboluverdi.






