Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Mart 2018

Öykü

Ömer Arslan • Amerika’nın Tuhaf Yemekleri

Ömer Arslan

Paylaş

26

0


Ustalar tamirhanenin önünde yemek yapıyor. Her birinin elinde ayrı malzeme, kiminde domates, kiminde yumurta piknik tüpünün etrafındalar. El kadar sahanın içinde ince ince kıyılmış soğan ve biberleri karıştıran esas usta domatesleri sordu. Hemen arkasında çırağı cep çakısıyla domatesleri dilimliyor. Bir arkadaşım en iyi şanzımancıların şehrin bir ucundaki bu sanayi mahallesinde olduğunu söyledi. Vites dişlileri, bir arabada kolay kolay bozulacak parçalardan değil. Buradakiler de öyle, dedi. Bu şans işidir. Arabam hazırmış. Hem de pırıl pırıl. Usta kaş göz edip kenardaki çocuğu işaret etti. Ancak Güneyli ressamların resimlerinde görülebilecek iri kara gözlü bir çocuk, kirpikleri upuzun. Gökhan iç dış halletti hocam, dedi. Teşekkür ettim, elimi cebime attım, yemin etti almayacağına. Göğsünde bir yara çıkmış, Bakıp merhem yazsanız, dedi. Cildiyeciye görünmen gerekir, dedim. Bir arkadaşıma gönderecektim, hastaneye gitmek istemediğini söyledi. Gözünün akı titriyor, ne desem gitmez hastaneye, belli. Yazıhanede, küllüğünde sigarası tütüyor, hangi ara yaktı bilmiyorum, usta masasına geçti, kalfalar kapıda dikildi. Gökhan tulumunun askılarını indiriyor, içi dışı karanlık bir manzaranın ortasında tedirgin, en başından onları içeri almamalıydım, şimdi çıkın diyemem. Dar boyunlu kazağını da çıkarınca atletiyle kaldı. Onu da çıkar, dedim. Kulakları kıpkırmızı, gözleri kapalı. Utanma oğlum, utanma, dedi ustası. Utanmıyor, ilk defa muayene olduğundan ne yapacağını bilmiyor sadece. Göğsünün ortasından göbeğine kadar dağlanmış bir yara. Cerahat desem belki alelade bir yaradan farkını anlatabilirim. Şimdi söyleyeceğim şey teşhis değil, yalnızca şahsi izlenimim. Bu dağlanmış cerahat yaşıyor. Gözümün önünde çocuğun göğsünden boynuna, koltuk altlarına, göbeğine doğru sabırla ilerliyor. Görüyorum, bir daha böylesine şahit olamayacağımı bilerek, çünkü bir yaranın vücuda yayılışını muayenehane şartlarında göremezsin, bu ancak insanların yaşadıkları yerlerde görülebilecek bir şey ve ben kara gözlü çocuğun şehrin bir köşesindeki tamirhanede, kendi çapında bir erkek krallığı olan bu mahallede el altında çırak olarak günlerini geçirmesine, belki tam oğlumun yaşlarında olduğu için, üzülüyorum. Canını çok sıkmışsın, dedim bir falcı gibi. Gönül meselesi mi. Omzu ürperdi, kendini tutuyor, gözü hâlâ kapalı. Cevap vermedi. Kalfalar sırıtıyor, ustası, Kim bu kız Gökhan, isteyelim, dedi, sesi küllüydü. Onunla hep dalga geçiyor olmalılar, çocuğun bir anda yüzü buruldu çünkü. Söylenenin anlamından önce biçimini duyarız ya, ustasının ağzından çıkan ilk kelimede içine bir taş oturmuştu sanki. Gözü kapalıyken insanın yüz ifadesi nasıl da belirginleşiyor. Anladım, derdi başka. Çocuk burada çalışmak zorunda, sabrediyor, çünkü başka çaresi yok. Krem yazarım ama canını sıkmayacaksın, yoksa geçmez. Ha, bir de kaşımak yok, dedim. Yazdığım kremi görünce yüzü düştü. Belli ki daha önce kullanmış. Bu fayda etmedi diyeceksin. Ama ne söyledim, krem sonraki iş, önce canını sıkmayacaksın.   Koltuğu ayarladım, aynalar tamam, anahtarı çeviriyorum, yok. Neden gitmiyorsun der gibi yüzüme bakıyorlar. Marş basmıyor. Nasıl basmıyor, biraz önce çalıştırdık. Adam utandı haliyle, çünkü arabayı teslim ettiğimde en azından çalışıyordu. Benim arabaya bakan kalfa o sırada ortadan kaybolmuş. Öbürüne, Söyle ona bir daha gözüme görünmesin, dedi. Dert etmemesini söyledim, yarına halletsin yeter. Taksi çağırmasını istemiştim, kırmızı bir Kartal geldi. Korsan diyemem abi, yalnızca tanıdıkların ihtiyacı olduğunda yardımcı olmaya çalışıyorum, dedi şoför çocuk, numarasını verdi, adı Ramazan’mış. Önce bizim Erdem’in okulunu tarif ettim. Öğretmeni bugün mutlaka görüşmemiz gerektiğini söylemişti. Kopya çekmesine gerek yoktu, dedi öğretmen. Muhtemelen arkadaşlarıyla bir iddiaya girdi, yoksa kopya gerektirecek bir durum yoktu. Erdem’le bahçeye indik, arabaya bir adım kala ne yapayım diye yüzüme bakıyor, binmesini söyledim. Eve kadar konuşmayacaktım, dayanamadım. Neden yaptın, dedim. Herkes yapıyor. Ama sadece beni yakaladı. Yakaladı. Sonra. Sonra hiç. Özür dilemedin mi. Başını cama dayadı, yüzünde seni duymuyorum ifadesi. Ramazan, özür dilemesi gerekmez miydi sence, dedim bana arka çıkacağını düşünerek. Abi bilmiyorum ki. Neden gereksin. Sen hiç kopya çekerken yakalanmadın galiba. Yok, dedi, bizi okula zorla gönderiyorlardı. Sınavla falan işimiz yoktu anlayacağın, kopyaya gerek duymuyorduk yani. Kaybedecek bir şey yok diye pek önemsemiyorduk, dedi. Gönül’ün çocuğu ateşlenmiş, erken çıkacak, yemek yok, yazmış Arzu. Şimdi ben menemen yapmayayım da ne yapayım. Erdem burun kıvırdı. Annemi beklerim, dedi. Arzu gelince pizza söylediler. İkisinin de kucağında pizza kutusu oturma odasında Survivor’ı izliyorduk. Yarışmacılar uyurken birinin ayak parmağını fare ısırdı. Kız sıçradı, etrafındakiler ondan daha çok korktu tabii. Hiçbirisi ne olduğunun farkında değil. Arzu gülmeye başladı. Gülecek ne var, dedim, ısrar edince anlattı. Erdem yeni yürümeye başlamıştı. O zaman ben her gün mesaiye kalıyordum, eve geldiğimde ayakta duracak halim olmuyordu, koltuğa uzanır uzanmaz uyuyordum. Ben uyuyunca ayaklarımla uğraşıyordu, özellikle ayakucuma geliyordu, uyandığımda parmaklarım ıslanmış oluyordu, onu hatırladım. Anne ya, inanmıyorum, dedi Erdem. Arzu gülmeye devam etti, İnan, inan, dedi. Kızdı, utandı, iğrendi. Erdem kalkıp odasına gitti. Arzu bazen ne dediğini bilmiyorsun, dedim. Aman ne var, dedi. Bugün öğretmeniyle konuştum. Ne diyormuş. Bizimki kopya çekerken yakalanmış. Ee ne olmuş yani, bunun için mi çağırmış seni. Arzu çok rahatsın ya. Mesele kopya değil zaten, hiç gerek yokken böyle bir işe kalkışması, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranması. Bir özür bile dilememiş. Erdem içine kapanık bir çocuk, tabiatı öyle, tamam kabul ediyorum. Eğer kendi içinde yaşayacaksa bu tür şeylere daha çok dikkat etmesi gerekmez mi. Çünkü onun hayatı, insan idare etmesini bilenler gibi kolay olmayacak. Onun gibileri çok kolay harcarlar, bir bahaneleri olsun yeter. Canım, tam olarak ne demeye çalışıyorsun. Diyorum ki, Erdem şunu beceremiyor. Yalandan boynunu büküp, öğretmenim hata ettim özür dilerim, diyemiyor. Bunu yapmayı göze alamıyorsa kopya çekmemeliydi. Bugün tamirhanede karşılaştığım çocuğu anlatacaktım. Sözün ucu, yine biz onun yaşındayken sahip olamadığımız tüm imkânları sunmuş olmamıza rağmen onun bunca kayıtsız, hazırcı, memnuniyetsiz oluşuna dokunmasın diye vazgeçtim. Arzu’nun da konuyu uzatmaya niyeti yoktu. Başından beri ilgisizdi zaten. Sonunda her zamanki gibi abarttığımı söyleyecekti.   Kanepede uyuyakalmışım, gece yarısı Erdem kanalları değiştiriyordu, gözlerimi zar zor aralayıp televizyona baktım, bir yemek programıydı. Sabah uyandığımda Erdem bu sefer üzerinde okul formasıyla oturmuş, akşamdan kalan pizzayı yiyordu. Gece yarısı gelip gelmediğini sordum, rüya mı gerçek mi anlayamamıştım. Gerçekten de gece odaya gelip o programı izlemiş, devamlı takip ediyormuş. Bildiğin yemek programlarına benzemiyor. Tuhafla kastedilen iğrenç değil bu arada, yani adam pislik yemiyor. İnsanların gerçekten yediği ilginç yemekleri tadıyor, dedi. Mesela ne, dedim. Mesela kuş yuvası. Geçenlerde kuş yuvasıyla yapılan bir çorba içti, dedi. Sabah sabah iştahım kapandı, yüzümü yıkamak için kalktım. Baksana, dedi. Haberlerde otoyolda bariyere çarpmış bir araba vardı. Bizim araba değil mi bu. Plaka bizimkiydi. Tamirhaneyi aradım. Arabayı dün gece Gökhan almış, usta sabah işe gelmeyen tek kişinin o olduğunu söyledi. Hocam, it oğlu it hastanelik olmuş, ama merak etme, çıksın kemiklerini bir kere de ben kıracam pezevengin, dedi.   Gökhan yoğun bakımdaydı. Bir ihtiyaç olursa diye telefon numaramı bırakacaktım, refakatçisini bulamadım, kimse yoktu, bekledim gelen olmadı. Hemşireler, arayıp soran olmadığını söyledi. Orada çalışan bir arkadaşıma telefonumu bıraktım, Gökhan kendine geldiğinde haber versin diye. Ertesi gün aradı. Odaya almışlar, yatağında yüzü kireç, gözleri ateş gibiydi, kırıkları vardı. Kusuruma bakma, dedi. Dert etmemesini söyledim. Hemşireye dedim ki, Annem var evde hasta, ilacını alamaz. Ne dedi biliyor musun, hastaneye gelirse bakarız. Kaç gündür buradayım diye soruyorum, ne bileyim diyor. Çok olmadı. Sen bunları kafana takma, ben gidip annene bakarım, dedim. Teşekkür etmedi, git ya da gitme demedi. Söylediğine pişman olmuş gibi sustu. Adresi güçbela aldım ağzından. Ramazan’a tarif ettim, beni apartmanın kapısında bıraktı. Ev bodrum katındaydı. Merdivenler rutubet, çürük kokuyor, aşağı indikçe koku yoğunlaşıyor. Kapıyı çaldım düşüncesizce. Buraya kadar içeriye nasıl gireceğimi düşünmeden gelmiştim. Apartmanda çaldığım kapılar ya hiç açılmadı ya yüzüme kapandı. Merdivenlerden bir aşağı bir yukarı inip çıkarken koku artık tahammül edilemez bir noktaya gelmişti. Apartman anbean çürüyordu. Tırabzanlar tozlu, yerler yapış yapış. Basamaklarda kan, tükürük izleri, çiğnenip atılmış sakızlar. Kendimi dışarı atana kadar ağzımı burnumu mendille kapadım. Dış kapıda bir çilingirin kartı vardı. Adam bileklerine taktığı halkalarda onlarca anahtarla geldi. Apartmana girmeden yine mendilimi çıkardım. Koku tam da Gökhan’ın kapısının önünde yoğunlaşıyor. İçerideki manzarayı görmeye dayanabilecek miyim bilmiyorum. Çilingirin tepkisizliği garipti. Kokuyu alabiliyorsun değil mi, dedim. Evet, dedi, domates salçası. Domates kaynatmışlar. Bismillah, dedi ve ilk halkadan başladı, her anahtarda tekrar tekrar besmele çekti. Artık saymayı bırakmıştım, kapının açılacağını sanmıyordum, içten içe istemiyordum açılmasını. Sonunda anahtarlardan biri kilitte döndü, adamla göz göze geldik. Kapıyı açar açmaz hasta yatağındaki kadın karşımızdaydı. Tek göz, ufacık bir ev. Geldin, şükür, dedi kadın, gırtlağından güçlükle çıkmıştı sözler. Çilingir kapıda kaldı. Kadının gözleri kapalıydı, aslında kapalı denemez, gözlerini yumuyordu da denemez, yüzünde gayretten ya da boş vermişlikten iz yoktu. Başucunda lapa dolu koca bir kâse, ortasına kaşık saplanmış. Su, dedi. Yerdeki plastik sürahi belli ki başucundaki sehpadan düşmüştü. Kadına suyu götürdüm, doğrulup içmeye dermanı yoktu. Yastığını destekleyip bardağı ağzına tuttum, dudaklarını ıslatacak kadar içti. Yüzünü çevirdi, şehadet getirdi. Korkma, dedim. Korkmuyorum, dedi. Hastaneden çıkalı çok olmamış. Anladığım kadarıyla orada yapılacak bir şey kalmamış, yeni hastalara yatak açmak için zorunlu taburcu etmişler. Şu halde Gökhan’ın durumunu bilmese daha iyi. Serumu boşalınca hortuma kan yürümüş. Kan küflenir mi, bilmiyorum, bilmem gerekmez mi, bilmiyorum. Öyle zayıf düşmüştü ki serumu çıkarırken bantla birlikte derisinden bir parça kopup geldi. Kokuya dair tek bir şey söylemeyeceğim. Meslek hayatım boyunca karşılaşmaya dayanamayacağım için beni pratisyen olmaya iten, yaşamla ölüm arasındaki tüm o insanlık halleriyle bir anda karşı karşıya kaldım. Anladım ki bundan kaçış yok. İlaçlarını verdim, o renkli minik kapsülleri, sonra çıktım. Çilingir kapıda bekliyordu. Anahtardan bir kopya isteyip istemediğimi sordu. Bu soru elbette anahtarla ilgili değildi, anahtarın hiçbir önemi yoktu. İstemedim. Bodrum katındaki o evi yüz kişiye anlatsam kadını orada ölüme terk ettiğim için yüzü de benden nefret eder. O yüzden bugün olanlardan kimseye söz etmeyeceğim. Gökhan’a bile. Hastanede, yatağının başucundaki sandalyeye oturdum, karşısına geçmedim. Ona arabamı alıp nereye gittiğini sordum. Bu soru da tabii ki arabayla ya da onun nereye gittiğiyle ilgili değildi. Gökhan ağlamadı, gözünden gelen yaş başka bir şeydi. Hastaneden çıkarken onu bir daha görmeyeceğimi biliyordum.   Erdem’in sırt çantası portmantoda. Odasında bilgisayarının başında, içeride olduğumun farkına varmadı önce, kulağında kulaklık vardı. Yatağına uzandım, beni gördü, oyunu bırakmadı. Bir şeyler söylemek için geldiğimi varsaymış olacak kulaklığının tekini çıkardı. Hiçbir şey söylemeyecektim, öylesine gelmiştim. Vurulunca bana döndü, oynamak isteyip istemediğimi sordu, Oyun basit, önüne geleni vuruyorsun, dedi. İlk oyunda hemen öldüm, sonraki turda işi biraz kavradım. Erdem kulaklığı çıkarıp hoparlörü açtı. Eğer oynayan ben olmasaydım, hep yaptığım gibi sesi kısmasını söylerdim, şimdi biraz daha açmasını istiyorum.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024