Kaymakam Bey’in karısına diktiğim elbiseyi provaya yetiştirebilmek için bugün dükkâı her zamankinden önce açtım. Elbisenin yarım kalan yerlerini bitirdiğimde prova saatine henüz vakit vardı. Demlenen çaydan bir bardak alıp pencerenin önüne oturdum. Kasaba meydanına bakan dükkânların yorgun kepenkleri yenice kalkıyordu. Her kepengin iniltisi diğerinden farklıydı. Karşı kahveye gediklileri yavaş yavaş gelmeye başladı. Çınarın altındaki masalardan birinde oturan adam, yüzünü güneşe dönmüş, gözlerini kapamıştı. Kahveci tepsiden aldığı çayı bırakırken merakla adama baktı ama laf atmaya cesaret edemedi. Burada herkes birbirini tanırdı. Adam kasabadan değildi. Siyah takım elbisesi, beyaz gömleği, açık gri kravatı vardı. Ayakkabıları pırıl pırıldı. Yukarı sıyrılan paçalarından siyah çorapları görünüyordu. Güneş gözlükleriyle siyah çantasını masaya koymuş, bacaklarına belli belirsiz sürünen yavru köpeğe aldırmadan oturuyordu. Dalından kopan sararmış çınar yaprakları salınarak yere düştüğünde biri adamın ayaklarının yanına, diğeri de omzuna geldi. Adam gözünü açtı, saatine baktı. Ben de duvardaki saate baktım. Prova vakti yakındı. Ceketimi giydim, aynada yakasını düzelttim. Hazırladığım elbiseyi alıp çıktım. O da kalkmıştı. Masada duran güneş gözlüğünü ve çantasını aldı. Saatine bakıp yürümeye başladı. Ne zamandır bacaklarının arasında dolanan yavru köpek de onunla yürüdü. Yolun iki yakasında aynı yöne doğru gidiyorduk. O benden öndeydi. Meydanı kesen, kasabanın en büyük caddesine girdik. Henüz pek kimseler yoktu. Biraz sonra adam yolu atlayıp karşıya geçti. Yavru köpek onu takip edip kaldırımın kenarına kadar geldi, ama o sırada geçen bir arabadan ürküp durdu. Şimdi adamla aynı yakadaydık. O yürüyüşünü hızlandırdı. Aramızdaki mesafe açılmaya başladı. Az ileride kaymakamın evi göründü. Adam biraz daha hızlandı, aramızdaki mesafe biraz daha açıldı. Eve gelince önünde durdu, saatine baktı ve zili çaldı. Adam kaymakamın evine girdiğine göre önemli biri olmalıydı.






