Spekülatif kurgunun önemli isimlerinden biri olan Orkun Uçar’ın yeni romanı Opus Holden Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Birbiriyle kesişen üç kısa romandan oluşan Opus, esasında Uçar’ın teknoloji ve zihinsel evrim üzerine düşüncelerini içeren bir kitap.
Sigun adında evinden çıkamayan bir internet korsanının hikâyesiyle başlayan roman çoklu evrenler, uzay kolonileri, yapay zekalar, klonlar, tiranlar ve gizemli gezegenler etrafında şekillenen bir yapıya sahip.
Opus okurlarıyla yeni yeni buluşurken bir de Uçar’a sorularımızı yönelttik. Kendisine romanın yazılış sürecini, bilimkurgu evrenini ve yeni çalışmalarını sorduk.
"Üç kısa Romanın birleşiminden tek bir roman..."
Okan Çil: Opus nasıl bir derdin ürünü? Kitabın yazım sürecinde neler yaşadığınızı bizimle paylaşır mısınız?
Orkun Uçar: Opus esas olarak insanın teknoloji ile zihinsel evrimi üzerine düşüncelerimin aksiyon ve macera ile harmanlanması… 1969’da doğdum. Ben yedi yaşındayken evimize televizyon girmişti. Video aldığımızda ortaokula gidiyordum. Zamanla hayatımıza bilgisayar, internet, akıllı cep telefonu ve nihayet yapay zekalar girdi. Doğal olarak her birinin nesilleri nasıl etkilediğini gözlemleyebiliyorum. Çok radikal sıçramalar oluyor. Mesela yapay zeka diye bir kavramın gündelik hayatımıza girişi, sohbetlerde kullanılışı kimsenin garibine gitmiyor.
Romanın ilk tohumu, 2006’da Atatürk Havalimanı’nda bekleme salonunda, tam arkamda oturan iki gencin konuşmalarını duymamla kafamda oluştu. Gençler internet üzerinden araştırma yaparak tekstil arayan müşterilerine, üreticiden istedikleri kıyafetleri buldular. Yani oradan alıp, öbür tarafa sattılar.
Böyle para kazananlar olduğunu ilk kez fark ettim. Opus'da kahramanımız Sigun agorafobi nedeniyle evden çıkamayan, internette arayanlara aradıklarını bularak komisyon alan biri.
Bu fikir yıllarca kafamda bekledi ve gelişti. Nihayet birkaç yıl önce blogumda her gün bölüm ekleyerek yazmaya başladım. Şu andaki formuna yayınevi değişikliği ve bunun bana yaşattığı süreçle ulaştı.
Opus birbiriyle kesişen üç kısa romandan oluşuyor. İkinci bölümdeki “Demir Yıldız”, “Yüksek Doz Gelecek”; üçüncü bölümdeki “S.O.D.”, “Yüksek Doz Çürüyüş” adlı kitaplarda daha evvel yayınlanmıştı. Bu iki kısa romana “Sigun” adlı bir bölüm daha ekleyerek hepsini “Opus” adı altında birleştirmeye nasıl karar verdiniz?
Altın Kitaplar’dan ayrıldıktan sonra yayınevi arayışım ve görüşmelerim sırasında elimde hazır olarak Opus vardı. Ama o bir kısa roman, yani novellaydı. Basılırken daha önce Yüksek Doz Gelecek ve Yüksek Doz Çürüyüş kitaplarının içinde yer alan “Demir Yıldız” ve “S.O.D” kısa romanlarımı da aynı kitaba koymayı düşünmüştüm. Çünkü YDG ve YDÇ basılmayacaktı. Daha sonra üç novellayı birleştirip tek roman yapma fikri kafama girdi. Bir süre direndim ama uyku uyutmuyordu. Yapmazsam sürekli aklıma geleceğini bildiğimden yazmaya karar verdim. Üç romanı birleştirdim. Güzel de oldu.
"Tanrısız bir dönem yaşadığımızı düşünüyorum."
OÇ: Romanda Tanrı ve inanç kavramlarını çok yönlü olarak ele alıyorsunuz. Her şeyde olduğu gibi Tanrı ve inanç da evrimleşip değişiyor. Biraz da bundan bahsedelim mi?
OU: Öncelikle tanrısız bir dönem yaşadığımızı düşünüyorum. Ateistler zaten tanrıya inanmıyor ama dinler de esas olarak tanrısız halde varlığını sürdürüyor. Güç ve çıkar organizasyonları haline geldiler. Ama bu hep böyle sürmeyecek, tekno-putlardan söz edebiliriz. Başka bir öykümde yapay zekâların tanrılaşmasını yazmıştım. Kripto paralar yapay zeka ile birleşebilir. Teknoloji nasıl insanlar evrimleştiriyorsa belki din olarak kendi tanrısını inşa edecek. “Opus” bu konuyu çok yönlü ele alıyor.
Bilimkurgu kitaplarında gelecek neden bize genelde karanlık, totaliter görünür?
Öncelikle geleceğin öyle olması kaçınılmaz. Teknolojinin gelişmesi her zaman bireylerin özgürlük alanını kısıtlar. Teknoloji devletlerin kontrol gücünü arttırırken, bireylerin de kaos potansiyelini arttırır. Bir devlet bütün vatandaşlarını takip edebilirken, bir birey de tüm Dünya’yı yok edebilecek güce ulaşabilir.
Mesela Güneş sisteminde koloniler kurmaya başladığımızı düşünelim; o kolonilere gitmeyi göze alacak yoksul ve çaresiz yığınlar lazım. Kurgusal olarak da en iyi macera bireyin mücadelesidir, birey de mutsuz ve kötü şeylere karşı mücadele ederse okunmaya değer bir macera çıkar. Eğer herkesin mutlu olduğu bir dünya yaratsanız kimse okumazdı.
"Genelde çok kötü kitaplar satıyor."
OÇ: Günümüz romanını nasıl buluyorsunuz? Beğendiğiniz ve eleştirdiğiniz yönleri neler?
OU: Günümüz romanı diye bir şey yok. Çok melez bir durum. Kendi adıma zaten çok görsel bir çağ yaşadığımız için tasvirleri az kullanıyorum. Eski yazarlar okurun gözünde canlandırması için çok şey yazmak zorundaydı. İnternet sayesinde herkes yazabiliyor, eskiden yayınevi sürelerinden okura ulaşan romanların yerini internet yazarları aldı. Beğendiğim yanı; eskiden edebiyatımızda fantastik, bilimkurgu ve korku türlerine geçit verilmezdi. Artık bu türlerde üretim var. Çok iyi bir yazar nesli de yakaladık. Beğenmediğim yanı ise belli aşamalardan geçip roman yazmayı öğrenmeden kitap çıkartmayı başaranlar olması. Bunlar çıkmaz sokağa giriyor.
Benim esas eleştirim yazar yönünde değil, okur yönünde. Sadece kurgu türünden değil genelde çok kötü kitaplar satıyor. Mesela tılsım var diye bir kitabın yüz binler satması nedir? Genel olarak cehaletin yükselişine direniyoruz.
OÇ: Spekülatif kurguyla ilgilenen gençlere tavsiyeleriniz var mı?
OU: Öncelikle bütün yazar adayı gençlere tavsiyem var… Hemen büyük denize atlamayın, öykü yazarak kendinizi geliştirin. Yıllarını kötü bir romanda harcayanlar biliyorum.
Spekülatif kurgu yazacaklara tavsiyem ise taklitçi olmayın, orijinal bir şeyleriniz olsun. Mesela ABD’de bir kasabada geçen gerilim romanı yazanı bile biliyorum.
OÇ: Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Masanızda bizim için neler var?
OU: Son zamanlarda Derzulya serimden Asi ve Sin kitaplarımın devamı Asa-Gri Tanrı'yı yazıyorum. Bitince üçleme tamamlanmış olacak. Onun dışında önümdeki on yılı dolduracak kadar roman projem var.






