Ailelerinden kurtarılması gereken çocukların romanı, Minnina Işıkları Kapama
Minnina, Işıkları Kapama, Yıllarca susmuş, hatta hiç konuşamamış tacize uğramış bir kız çocuğunun gözünden reddedilmiş kadınlığı, aileyi, toplumu, adalet kavramını, kadın erkek ilişkilerini, yalnızca seks üzerine kurgulanan yapay beraberlikleri sorguluyor. Küçük kızın kendi kurtuluş yolunu kendisinin bulmasını sağlıyor. Kadının var olma çabasında onun elinden tutuyor.
Dilek Karaaslan: Minnina Işıkları Kapama yedinci kitabınız. Şimdiye dek çocuk ve gençlik, çocuk öykü, roman türünde yazdınız. Minnina Işıkları Kapama ise gençlere ve erişkinlere hitap ediyor. Tarzınızda bir değişiklik mi var, yoksa bu kitap bütünüyle ayrı bir yerde mi durmalı?
Özge Doğar: Minnina Işıkları Kapama benim yedinci kitabım evet, tarzımda bir değişiklik yok fakat konu biçimi etkiliyor. Enseste uğramış bir kadının kendisiyle ve hayatla mücadelesi yazarken beni de etkiledi. Romanın bazen içindeydim bazen dışında. Diğerlerinden farklıydı, çünkü yüzleşmemiz gereken bir kadınlık sorunumuz ve kurtarılması gereken çocuklarımız var. Ailelerinden kurtarılması gereken çocuklar. Bence bu görmediğimiz bir alan ama görmemiz gerekiyor.
DK: Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl gelişti? Hâlâ öğretmenliğe devam etmenizin, öğrencileri, sorunları ve aileleri dinlemenizin bu sürece katkısı oldu mu?
ÖD: Öğretmenliğim, enseste uğramış çocuklarla ve kadınlarla iletişimimi kolaylaştırdı. Bu zor ve rahatsız edici bir tecrübe oldu. Yazarken daha yumuşak geçişler yaptım. Gerçek düşündüğümüzden daha korkunç. Asıl beni rahatsız eden romanı okuyanların arasından “Böyle anne baba yoktur,” diyenlerin çıkmaması oldu. Maalesef toplum bunu kanıksamış olmalı. Bu beni daha da korkuttu. Hepimiz duyuyoruz, biliyoruz ama kutsallaştırdığımız ailenin dokunulmazlığı, evimizin sandıklarında kilitli kalıyor. Ben o sandıkların kilitlerini kırıyorum ve çocukları ağlayan bir toplumun aile yapısının tekrar sorgulanmasına aracılık ediyorum.
DK: Çukurova bölgesinde doğdunuz ve büyüdünüz. O yörenin oldukça zengin bir mitolojiye sahip olduğunu biliyoruz. Elbette siz de bu öykülerle büyüdünüz. Bu birikim kitabınızda fazlasıyla kendini hissettiriyor. Arapça deyimler, anlatımlar, atasözleri, mitler. Doğup büyüdüğünüz şehrin edebiyatınıza katkısından bahseder misiniz?
ÖD: Elbette çok zengin ve beni de zenginleştirdi. Çocukken hayal kurmamı sağladı. Dünyaya başka türlü bakmama, hayatı sorgulamama neden oldu. Mersin, denizin, suyun sonsuzluğunu gösterirken, Adana toprağın bereketini, Antakya insana saygıyı öğretti. Anneannemin zihninde sayısını bile bilmediğim kadar çok mit ve deyim vardı. Bunlarla büyüdüm. Edebiyatımın kökleri buralardan beslendi ama ben romanlarımda doğuyu ve batıyı sentezleyen bir çizgide ilerlediğimi düşünüyorum.

DK: Kitap boyunca Ece’nin yaralarına dokunduk. Dağılmasına, toplanmasına sonra tekrar dağılmasına, kendini iyileştirme çabasına tanık olduk. Bu karakteri ve kurguyu yaratırken özel bir amacınız var mıydı? Toplumun, hatta dünyanın en önemli yaralarından birine, enseste parmak basmak mıydı niyetiniz? Yoksa Ece’lere bir çıkış yolunun mümkün olduğunu mu göstermek istediniz. Sizce bunu bütünüyle engellemek mümkün mü?
ÖD: Ensest üzeri kapatılan bir konu. Ben artık üzerini kapatmayın, çocukları karanlığa teslim etmeyin, demek istedim. O ışığı yakmak ve bu sorunu görünür kılmak istedim ama bunu yaparken çaresizlikten beslenmenin, yaralarımıza boyun eğmenin bize ve çevremizdekilere bir faydasının olmadığını, esaretine girdiğimiz yaralarımızdan kurtulabileceğimizi göstermek istedim. Bunu yaparken kadın dayanışmasının önemine dikkat çektim.
DK: Roman, bize tecavüz, ensest olgusunun toplumun farklı kesimlerinde, evde, ailede, akraba arasında, okulda, kolluk kuvvetinde nasıl algılandığını ve zaman içinde nasıl değişime uğradığını, insanların özellikle mağdurların yaşamını nasıl bütünüyle değiştirdiğini gösteriyor. Bunu anlatmak neden önemliydi?
ÖD: Acı çeken bir çocuk, yok olmuş bir birey demek. Mutlu olmayan çocuklardan hepimiz sorumluyuz. Herkes Ece kadar şanslı olmayabilir üstelik.
DK: “Derin acılarda susmak gerekiyordu,” diyor anlatıcı. Hatta öyle ki, küçük kız (Ece) yaşamının birkaç yılı boyunca susuyor. Konuşmanın faydasızlığını anlıyor. İnsan ne zaman susmalı ne zaman konuşmalı?
ÖD: Ben bu söyleme karşı çıktım romanda, çünkü Ece’ye bu öğretilmiş. Ben Ece’ye susmamasını, haykırmasını ve bunun yollarını gösterdim. Her zaman konuşmalıyız hiç susmamalıyız.
DK: Ece’nin iyileşme, hatta bir tür aydınlanma sürecine girmesini edebiyatın bütünüyle karamsar olamayacağına, umut beslediğimiz, soluk aldığımız, kendimize bir çıkış yolu bulduğumuz bir alan olduğuna dair bir mesaj olarak okuyabilir miyiz?
ÖD: Çerçeveler, edebiyata zarar verir. Karamsar ya da umutlu, edebiyatın gücünü etkilemez. Yaşam gibi, bazen mutlu biter, bazen mutsuz. Edebi bir süreçte olmak yaşamak gibi, o yüzden roman yazmayı seviyorum. Edebiyat bizi gündelik hayatımızdan çıkarıp başka bir alana taşır. Soluk almamızı sağlar, ama genelleme yapamam.
DK: Kitap gücünü hikâyesinin sertliğinden alıyor. Ayrıca kitap boyunca üç farklı anlatıcı ile karşılaşıyoruz. Bu romanı ve anlatımı dinamikleştiriyor, ilgiyi diri tutuyor. Farklı anlatıcı kullanımı ve katkısıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
ÖD: Açıkçası romanı sayısız defa sildim ve yazdım. Anlatıcı kullanımını da böyle yakaladım. Yüksek sesle okuduğumda okuyucunun daha hareketli bir serüvende yolculuk ettiğini gözlemledim. Bazen okuyucuya da soru sorduğu oluyor. Yazarken beni de yumuşattığını hatta keyif verdiğini söyleyebilirim.
DK: Bitirmeden önce kitaplarınızı ve yazarlarınızı soralım. Yazmak için dönüp dönüp okuduğunuz, ilham aldığınız başucu kitaplarınız? Mutlaka okunmalı, dediğiniz kitaplar ve en çok etkilendiğiniz yazarlar?
ÖD: Ben her sene Yaşar Kemal’in bir romanını kesin okurum. Bana ilham veriyor diyebilirim. Şiir okumanın romanlarıma incelik kattığını düşündüğüm için yeni bir romana başlamadan önce bolca şiir okurum. Shakespeare’in tiyatro oyunları önemlidir benim için.






