Zamanın ruhu, sanatın her türünü etkiliyor mutlaka. Yaşam şeklinden, ahlak anlayışına, davranış modellerine kadar her devrin bir ortak özelliği ya da peşinden gittiği ortak meselesi oluyor.
Özlem Çadırcı ile Tara Kitap etiketiyle okurla buluşan ilk öykü kitabı “Birtakım Fısıltılar” hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Özlem Hanım, ilk öykü kitabınız Birtakım Fısıltılar geçtiğimiz yıl Tara Kitap etiketiyle okurla buluştu. Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
Özlem Çadırcı: Aslında yazmaya başlamadan çok önce okumaya başladım, devamında da yazma sürecim bir şekilde hayatıma girdi diye tanımlayabilirim bu süreci. Kitaplarla ilişkim çocukluğumdan itibaren başladığından yazma sürecinin ön hazırlığını da sanırım bilmeden bu dönemde yapmışım. Çünkü yazabilmenin ön şartının iyi okur olmaktan geçtiği şehir efsanesi falan değil, tartışmasız bir gerçek. Fazlaca kitap okunan bir evde büyüdüm ve annemle, babamın okumam için Behrengi, Gülten Dayıoğlu, Vasconcelos’un kitaplarını almasıyla başlayan kitap sevgisi, yaşım ilerledikçe çeşitlenip farklı noktalara ulaştı. Zamanla da hem okuyup hem de kendi kendime bir şeyler karalar haline geldim.
SP: Yazmanın bir matematiği olduğunu, farklı anlatım şekillerini, olay örgüsünün kurulma sistematiğini ise Prof. Dr. Murat Gülsoy’un BÜMED bünyesindeki yazım atölyesinde öğrendim. Ufuk açıcı, zenginleştirici bir eğitim süreciydi benim için. Hatta yazma serüvenimin fişeğinin ilk ateşlendiği yer diyebilirim. İlk defa yazdıklarımı kalabalıklarla paylaşma cesareti gösterip, eleştirileri dinlediğim bir ortamdı. O nedenle kıymetli Murat Hoca’nın yeri ayrı, verdiği emek önemlidir.
Birtakım Fısıltılar, benim ilk kitabım. Altı yıllık bir süreçte kopuk kopuk yazdığım öykülerimi topladığım bir kitap. Önceden yazmaya karar verip, uzunca süre titizlikle tasarlayarak falan yazmadım kitabımı. Birtakım Fısıltılar için, kendiliğinden gelişen bir sürecin güzel bir ürünü diyebiliriz. Yıllar önce yazdığım üç öykünün 2020 yılında tesadüfen önüme çıkmasıyla beraber salgının o ağır ve bunaltıcı girdabından kendimi kurtarmak için çıktığım yolun zamanla gerçeğim haline dönüşmesi olarak da tanımlayabiliriz kitabın yazılma sürecini.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da sizin öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız nelerdir? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, öykülerinizin ilk taslağınızı nasıl oluşturuyorsunuz?

ÖÇ: Farklı ebat ve şekillerde defterlerden oluşan bir ordum var. Onlar yanımda yoksa cep telefonumun notlar bölümü imdadıma yetişiyor. Aklıma gelen, karşıma çıkan ne kadar kelime, soru ve duygu varsa buralara not alırım. Film seyrederken, müzik dinlerken, vapurda giderken ya da sokakta yürürken şahit olduğum görüntüler, hisler, kulak misafiri olduğum konuşmalar ya bir duygu ya da bir soru olarak kafamda beliriyor. O uçuşan soruların cevaplarını bulayım derken yazıp çizdiklerimde beni genellikle öykülerimin ilk cümlelerine ulaştırır. Şimdi şu konuda bir öykü yazacağım, olay örgüm bu olacak gibi disiplinli bir plandan ziyade biriktirdiğim soruların cevabı olan o ilk cümleyi takip ediyor ve yolda şekillendiriyorum yazdıklarımı.
Örneğin kitabımda yer alan "Kanispi" isimli öykü, haberlerde izlediğim bir şehit haberinden sonra yazıldı. O haberin bende yarattığı duygunun peşine düştüğümde, öykü de plansız programsız, kendiliğinden akmış oldu. Aynı şekilde “Ağdalı Aşklar Anlatıcısı” isimli öyküm de çok sevdiğim bir arkadaşımın trajikomik boşanma hikayesini dinlerken gelişti. Onunla yaptığımız sohbette, “Durup dururken geldi, çat diye boşanalım dedi,” gibi cümle sarf etti. Eve dönerken yolda çoktan oluşturmuştum öykünün omurgasını. Ana çekirdek bir kere netleştikten sonra etrafını örmek zor olmuyor.
SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor? Mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişilerini nasıl oluşturuyorsunuz?
ÖÇ: Yukarıda da anlattığım gibi ya bir duygunun ya da şahit olduğum bir olayın ben de yarattığı izin arkasından gidiyorum. Bu izi tarif eden kısa kısa cümleler kuruyorum. O cümlelerden birine saplanıyor, saplanıp kaldığım cümleyi daha güzel ifade etmenin yollarını arıyorum. En zoru ilk cümleyi yazmak zaten, hah işte oldu budur diyebilmek. Onu yazdıktan sonra peşine takılıp devam etme süreci daha az sancılı. Öyküde tutunduğum ilk duygu önemli benim için. Çünkü o duygu öykünün ana karakterlerini belirlediği gibi, genel atmosferini de belirliyor. Mekânsal detaylar ve diyalog akışları üzerinde çok fazla oynarım. Yapboz gibi sürekli kurar, yıkar, baştan yazarım. Elbette öykülerimde yer alan karakterlerin temel özelliklerini belirlemek yazma sürecinin en önemli bölümlerinden. Karakterlerimin yaşları, açmazları, zorlukları, tercihleri, yaşam yollarını anlatan kısa notlar alırım mutlaka. Bu notlara öykünün akışı esnasında sıkça başvururum. Karakter analizlerine çok dikkat etmeye çalışırım. Doğru karakter analizi doğru bir diyalog akışını da beraberinde getirdiğinden, her karakterin yaşadıklarını farklı dillerde, tonda anlatmasına özen gösteririm. Çünkü herkes aşk acısını bilir ancak farklı şekillerde ifade eder.
SP: Birinci tekil kişi anlatıcıların başlarına gelen sarsıcı olayları duygu ve davranışları eşliğinde samimi biçimde anlatması hikâyeleri güçlendiriyor. Öykülerinizin dil ve anlatımına nasıl çalışıyorsunuz?
ÖÇ: Belli bir çalışma sistemim yok açıkçası. Kendiliğinden akıyor diyebilirim. Özellikle ben anlatıcı, Tanrı anlatıcı ya da çoklu anlatıcı diye özel bir tercihim de yoktur. Bunu belli bir sistematikle yapan yazarlar vardır elbette ancak bende bu o ilk cümleyle belirleniyor diyebilirim. İlk cümle nasıl başladıysa devamı da öyle devam ediyor. Anlatım tonu olarak sade, akan bir dil kullanmaya gayret ediyorum. Uzun cümlelere kaydığım da oluyor elbette. Metnin ikinci ya da üçüncü yazım sürecinde onların bir bölümünü temizleyerek sadeleştiririm genellikle. Diyaloglardaki akış konusunda takıntılıyım biraz. Her karakterin kendine özgü konuşuyor olması önemlidir benim için. Bir de elbette konuşma dilinde akan diyalogları daha çok seviyorum yazarken de, okurken de.
SP: Özlem Hanım, diyaloglardan oluşan son bölüm de dahil olmak üzere aslında bütün öyküler kişi, olay ve mekânlar anlamında birbiriyle ilişkili, bu dosya bir şekilde romana ya da oyuna dönüşebilirdi. Bu arada senaryolar yazdığınızı da biliyorum. Farklı türler arasında gidip gelmek ve karar vermek nasıl bir deneyim sizin için?
ÖÇ: Evet bu eleştiriyi çok aldım. Romana niye dönüştürmediğim çok soruldu. Basit bir cevabı var bunun. İstemedim. Bana göre, bütün olarak bakıldığında tür olarak öyküden ziyade novellaya daha yakın zaten Birtakım Fısıltılar. Ayrıca her bir öykü kendi içinde tek başına bir duygu, bir durum anlattığı gibi ötekilerle bir araya geldiğinde de bütünün tamamlayıcısı oluveriyor.
Bir de ben acemiliğin verdiği cesaretle farklı bir üslup denemeyi tercih ettim kitabımda. Okurun hayal gücüne bırakmak istedim pek çok öykümün gelişimini. Bunu kitabımın ikinci bölümünü oluşturan "Birtakım Hesaplaşmalar"da çok daha görünür yaptım. Mekân, atmosfer, duygu durumu gibi temel anlatım detaylarına hiç girmeden ana karakterler arasında geçen diyalog akışını vererek geri kalan dünyayı okurun kurmasını arzu ettim. Salt diyaloglardan oluşan hesaplaşma anlarını vererek, mekânsal ve duygusal durum detaylarından tamamen arındırarak karakterlerin ruh hallerini en çıplak haliyle ortaya koymaya çalıştım. Başarabildim mi bilmiyorum.
Senaryo yazmak ile edebi bir eser ortaya koymak çok çok farklı. Ben Birtakım Fısıltılar’ı yazıp bitirdikten sonra, yayınevlerine gönderme sürecinde çok düşündüm. Haddimi mi aşıyorum hesaplaşması çok yaşadım kendimle. Edebiyat hafife alınacak bir konu değil. Her yazan kişi kendini yazar olarak tanımlayamaz. Yazdığınız her şeyin baskıya değer görülecek bir edebi eser olmasına imkân yok. Dolayısıyla öncesinde senaryo yazıyor olmam bana yazarlık payesini veren bir durum asla değil. Ayrıca ilk öykü kitabı yayınlanmış biri olarak kendimi henüz bir yazar olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. Yol uzun ve ben daha çok başındayım.
Öte yandan, senaryonun sadece duygusu değil, matematiği de kitap yazmaktan farklı. Ticari boyutu çok fazla senaryonun. İzlenme oranlarının içeriği, konuyu, akışı belirlediği, nicelik ve nitelik anlamında bambaşka yerlerde titreşen bir dünyanın eseri senaryo. Ben severek, çok keyif alarak senaryo yazıyorum. Zamana karşı müthiş bir yarış içinde yazdığınız için, yazma konusundaki pratiğiniz çok hızlı gelişiyor. O nedenle de farklı bir yazma disiplini ediniyorsunuz zamanla. Ancak yine de edebi bir eser ortaya çıkartmanın senaryo yazmaktan çok daha zor ve meşakkatli bir şey olduğuna inananlardanım.
SP: Kadınlık ve erkeklik durumları, aşk, ölüm, mahalle hayatı ve aile sırları hikâyelerinizde öne çıkan izlekler. Bu meseleler üzerinden birbiriyle bağlantılı hikâyelerin merkez kişileri diyebileceğimiz Mukadder, Sinan ve Melek’in temel özelliklerini bir de sizden dinleyelim.
ÖÇ: Kitabımdaki karakterlerin hepsi temel bir duygu üzerinden şekillendirildi. O da yetersizlik korkusu, yetememe endişesi... Melek’e yardımcı olmadığı için kızın kendine zarar verdiğine inanan Betül yeteri kadar iyi bir Müslüman olmadığına inanırken, kendinden yaşça büyük bir kadına âşık olan Sinan, sevdiği kadının gözünde yeterince güçlü bir erkek olamamaktan korkuyor. Herkesin hayran olduğu Mukadder ise kendini pek çok açıdan o kadar yetersiz görüyor ki terk edilmekten korkuyor. Melek ise her şeye sahip gibi görünüyor belki ancak o da anne babasının duygusal baskısı nedeniyle yetersizlik duygusunun bambaşka bir tarafında patinaj çekiyor. Karakterlerin hepsinde az ya da çok var olan bu yetememe korkusu hepsinin hayatlarına farklı şekillerde sirayet ediyor. Farklı evlerde bambaşka hayatlar süren Sinan, Yiğit, Melek, Betül ya da Mukadder birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen, içten içe yaşadıkları o yetersizlik korkusuyla çok büyük bir duygudaşlığı paylaşıyorlar aslında.
SP: Sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu, son dönemde ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, aile ve yabancılaşma mesela?
ÖÇ: Zamanın ruhu, sanatın her türünü etkiliyor mutlaka. Yaşam şeklinden, ahlak anlayışına, davranış modellerine kadar her devrin bir ortak özelliği ya da peşinden gittiği ortak meselesi oluyor. Bunun edebiyata yansıması da kaçınılmaz oluyor. Farklı etnik kökenlerin yaşadığı güzel ülkemizin hiç değişmeyen temel sorunlarının yanı sıra, bir de çağın beraberinde getirdiği yeni bakış açıları ve sorgulamaların yarattığı konu başlıkları edebiyatta ister istemez ön plana çıkıyor. Yabancılaşma ya da sanal romantizm ülke ayırt etmeksizin roman ya da öykülerde kendini hissettiriyor. Bir de Türkiye’ye has mevzular var.
SP: Son olarak sizi çok etkileyen roman karakterlerini sormak istiyorum.
ÖÇ: Erendiz Atasü, Bir Başka Düğün Gecesi, Menekşe; Nermin Yıldırım, Ev, Seher; Seray Şahiner, Ülker Abla, Ülker; Ayfer Tunç, Osman , Osman. Bunlar son dönemde okuduğum kitaplar içinde beni etkileyen karakterler. Ortak özellikleri, duygu durumlarını bir okur olarak bana fazlasıyla geçirebilmiş olmaları. Hepsi durup, düşünmeme neden olan karakterler...






