Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Haziran 2020

Söyleşi

Pelin Özer: "Daha önce yapılmış olanı yapmamak, çoğaltmamak niyeti var."

Nilgün Çelik

Paylaş

1

0


Bir kitap tamamlandığında aslında en doğrusu yazan kişinin susması; söz hep okurda ve zamanda olmalı.

Pelin Özer’in 2019 yılının Haziran ayında Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan son kitabı Beyaz Ev'i elime aldığımda yüzyıllık evin enerjisinden şekillenen bir kurgu olacağını düşünmemiştim. Her kapısında, her penceresinde her oyuntusunda yaşanmışlığı dillenip, yazara ilham olan kitabın elbette isimli isimsiz kahramanları ve birçok macerası olmalıydı. Merakla, ilgiyle okudum. Hayranlığım, cümleler arasında gezinirken ruhum da evde gezindi. Beyaz Ev sadece bir kurgu, bir kitap değil, aynı zamanda birbirlerine şükran ya da sonsuza dek birlikte olma sözleşmesi gibi. Pelin Özer, bu istisna bana kalırsa en hassas eserinde okuruna, “Mekân konuşacak, sen dinleyeceksin” dedi. Hiç kıpırdamadan mekânın içinde, cinsiyetsiz bir konuşmaya tanıklık edilmesini istedi. Durum böyle iken, kitabın isimlendirilmemiş türünün de ileri bir önem arz ettiğini düşünüyorum. Diğer türleri zorlamış, bir türe dâhil olmamış, kendine has üslubu, duruşuyla, “Ben anlatayım siz hayal edin,” diyor.

Ankara’da süre gelen söyleşi programımız korona sebebiyle iptal olunca sorularımı merak edenler ve okumak isteyenler için sordum:

Nilgün Çelik: Sevgili Pelin, kurguya, üsluba, şekil olarak da içerik olarak da başka bir yenilik getirdin. Bu süreci merak ediyorum, nedir sana bambaşka bir eser yazdıran?

Pelin Özer: Saptaman çok değerli, teşekkür ederim, böyle düşünmen beni bilhassa mutlu etti. Özellikle “yenilik” sözcüğü benim için önemli. İlk günden itibaren yazıda yeni olana göz diktim, hep bu uğurda çabalıyorum. Ama yeni olan aynı zamanda tüketilmesin, sağlam kalsın, zamanı geçmesin, eskimesin de istiyorum bir yandan. Kalıcı bir yenilik kendini sürekli sil baştan yaratıyormuş gibi geliyor bana. İlginç olmaya çalışan yüzeysel bir deneysellikten haz etmemekle birlikte yazıda ve genel olarak sanatta hakkı verilmiş deneysellikler ve yenilik arayışları radarımda hep. Mümkün mertebe izlemeye, derinlerine nüfuz etmeye çabalarım. Ama yenilik dediğimiz sadece bugün yazılanları da kapsamıyor benim için, geçmişte yazılıp halen yeni kalmış yapıtlar olduğu gibi geçmişte yeni olmuşsa da zaman içinde yeniliği silinmiş yapıtlar da var. Çok katmanlı bir yüzey olarak düşünüyorum bu bakımdan yazıyı. Böylesi iz sürmelerin bir yüzünde heyecanı canlı tutma ve dayanışma hissi varken bir yüzünde de daha önce yapılmış olanı yapmamak, çoğaltmamak niyeti var. Bu bilinçli kaçınma da yenilik üretimine dahil bana göre. Ustalarımızı, başyapıtları her zaman hassasiyetle okuyup ardından unutmamız gerektiği gibi yeniliğiyle, taze kanıyla bizi etkileyen yapıtları da unutmalıyız; onları da kaçılması, kaçınılması gerekenler rafına kaldırmayı öğrenmeliyiz. Yenilik arzusunun, iddiasının, talebinin, ısrarının arkasında durabilmek için göze alınması gereken bazı dinamikler var sanki. Sanırım bu da insandan hep daha fazlasını istiyor; zihinde bir bant kaydı ona sürekli, “Çalış, sorgula, hisset, düşün,” diyor. Dolayısıyla böyle bir tutum içinden geçtiğimiz çağda okura ya da yazar adaylarına nereye kadar tavsiye edilebilir; bunu dert edinmek nereye kadar anlamlı görünür, karşılığını ne oranda bulur, inan bilmiyorum. Ama bu içimdeki yönelimi etkilemiyor. Oraya doğru çekiliyormuşum gibi hissediyorum. Ancak kendimden yeni bir şey öğrenebilirsem yeni bir şey yazabilirim. Dolayısıyla sürekli bir kazı çalışması içindeyim. Hep bir laboratuvarda deney yapıyormuş gibi merakla, ilgiyle işe koyulmak… Benim için bu sürecin kendisi muhteşem. Bu bir bakıma kendimi yazıda genç ve dinamik hissetmemi de sağlıyor. Kurgu üzerine düşünmek bana göre yazının can alıcı kısımlarından. Zamanla çok çalışıp işi neredeyse yokuşa sürmek yöntemlerimden birine dönüştü. Bu bir bakıma yapıtın direncini ölçmek anlamına da geliyor, elbette ruhsal ve fiziksel olarak yazan kişinin kendi direncini de test etmesi demek bir yandan. Beyaz Ev’in yazımında da böyle oldu. Buradan bakınca, deprem dayanıklılık testi gibi de düşünebilirsin. Bu ev acaba dayanır mı şu şiddette bir depreme diye sorup işe koyulmaktan pek de farkı yok.

pelin özer

Bir bütünleşmenin ve dönüşümün hikâyesi nasıl anlatılabilir sorusunu sorduğunda önce siste kayboluyor insan.

Beyaz Ev’e başlamadan evvel iki sene kadar onun yapısını hayal ettim. Evden içeri adımımı attığım andan itibaren zihnimde canlanan bir kitap vardı, zamanla kitabın yapısını da görür gibi oldum ama berrak değildi. Kurgunun bana netlikle görünmesini, kendi ikna olduğu yapıya beni dahil etmesini bekledim. Anlatıcının kim olacağı çok önemliydi örneğin, uzun zaman cevabı veremedim. Denemeler yaptım hevesle ama acele ettiğimi fark edince durdum. Daha önce tanımlanmamış bir tür olmalıydı. Evet ama kendini nasıl yaratacak? Henüz bunu bilmiyor. Bu uğurda pek çok türle tek tek hesaplaşmam, onlar üzerine uzun uzun düşünmem gerekti. Sadece tür de değil farklı bilimler, disiplinler, sanat türleri… Minik bir deftere notlar almaya başladım. Hem evin içinde hem de adayı tavaf ederek doğada, ormanda, deniz kenarında, tepelerde kitabı düşündüm. Kurguyu hayal ettim. Bu süreçte eve dikkat kesildim, hedefim onu beş duyumla ve duyusal algımla bütüncül olarak tanımaktı. Onunla bir diyaloğa girmek istiyordum ama bu son derece kendiliğinden, içten, samimi, güven dolu, sır saklamayan, doğal bir sohbet havasında olmalıydı. Önce bunun yaşanması gerekirdi. Bu da sadece konuşarak gerçekleşemezdi, mümkün değil. Evi tüm görünmezliğiyle ve onu saran halelerle tanımalıydım. Karşı taraf kendi rızasıyla size kendini açmadan nasıl olacak? Böyle bir yakınlık talep edilemez bana göre, ancak kazanılır. Söyleşiler yapan biri olmak bu noktada bana avantaj sağlamıştır belki, yine de yetmez. Bunun da ötesinde ölçülü biçili değil de doğal bir yaklaşım geliştirmek ve buna hem kendinizi hem de karşınızdakini ikna etmek önemli. Israrcı olmadan, gerçek bir sabırla… Elbette kolay değil yıllarca sabırla beklemek. Ev bana açılmaya başladığında tamamen ona teslim ettim kendimi. Bana güvendiğini hissettiğim an artık başıma hiç kötülük gelmezmiş gibi bir güven duydum. Ardından yazma süreci başladı. Bu kitabı evde yalnızken, yoğunlaşarak, zaman zaman yüksek sesle okuyarak, eve onaylatarak, yansıtarak yazdım. Bu da uzun sürdü. Başlangıçta şiir ile düzyazının adeta çekiştiği bir yapı kuramasaydım ve arada boşluklar olmasaydı muhtemelen evi ikna edemeyecektim. Kitaptaki her cümlenin tekil varlığı ve sonundaki nokta ve üç noktalarla kendilerini bir düzyazı cümlesi olarak tanımlamaları boşluklarla birleşince adeta evi oluşturan malzeme gibi sonsuz bir kombinasyonu da mümkün kıldı. Bir bütünleşmenin ve dönüşümün hikâyesi nasıl anlatılabilir sorusunu sorduğunda önce siste kayboluyor insan. Ona bu kayboluşu yaşamayı göze alması gerektiğini ise yazı söylüyor. Başlangıçta gözlerinin önünde beliren o görüntüden eminse ve kaybolduğu süre boyunca ısrarla ona ulaşmaya çalışırsa sonunda kurgu da içerik de söylem de oturuyor ve o kişi elinde kitapla gün ışığına çıkıyor. Ancak kitap yayımlandığında sis tamamen dağıldı ve ben mülkiyet fikrinden tamamen uzak biçimde kendimi artık gerçekten Beyaz Ev’de yaşamaya hak kazanmış, onunla sağlam bir dostluk kurmuş gibi hissettim.

Sürekli içinde aşk sözcüğü geçmeyen bir aşkınlık romanı yazmak istediğimi tekrar ederken bunun zamandan, mekândan, cinsiyetten arınmış olması gerektiğini duyumsuyordum.

NÇ: Eserinde cinsiyet yok. 17 Haziran adlı kitabında da yoktu. Cinsiyetsizlik eserlerinde neyin işaretidir?

PÖ: 17 Haziran’da cinsiyetin yanı sıra zaman ve mekân da yok, sezilebilir belki uzaktan ama en azından bunu belirginleştirecek unsurlardan bilinçli olarak kaçındım. Beyaz Ev’de zaman ve cinsiyet yine yok ama somut biçimde kitaba sesini ve varlığını veren ev ile üçüncü tekil şahıs anlatıcı var. Bütün bunlar kitabın kabaca çerçevesini çiziyor. Bir türde karar kılmak kadar önemli bunlar benim için. Yazarken ayağımı bastığım zemin böyle oluşuyor. 17 Haziran ilk romanımdı ve aşk duygusunu bir aşkınlık hali olarak aktarmaya çalışırken dert edindiğim konulardan biri de farklı bir otobiyografik aktarımda bulunabilmekti. Sürekli içinde aşk sözcüğü geçmeyen bir aşkınlık romanı yazmak istediğimi tekrar ederken bunun zamandan, mekândan, cinsiyetten arınmış olması gerektiğini duyumsuyordum. Ben anlatıcının kendini gizlemeden kadın olarak ortaya koymadığı bir anlatım mümkün müydü? Birinci tekil şahıs eğer kendini belli bir yaştaki, sosyo-ekonomik-kültürel düzeydeki biri olarak tanımlarsa bu okuma genişliğine ve hatta sonsuzluğuna ket vurmaz mıydı? Empati alanını daraltmak anlamına gelmez miydi bu? Üstelik yaşadığımız dönemde biz ne hakla dayatılmış cinsel kimlikler üzerinden bir yapı kurabilirdik? Bu bana tamamen eski ve artık kurtulmamız gereken bir düşünce biçimi gibi geliyor. Bir eşcinselin de transseksüelin de rahatça kitaptaki her karakterle özdeşlik kurabilmesini çok önemsiyorum. Ben iki erkeğin aşkından da söz ediyor olabilmeliydim aynı zamanda. Bir kitap bana böylesine geniş bir hareket kabiliyeti sağlamayacaksa başta ben yazarken klostrofobik hissederdim kendimi. Bu cinsiyetsizliği hâkim tartışmalardan ve kuramdan uzak durarak, tamamen kitabın kendi dilinde ve duyuş atmosferinde gerçekleştirebilmeyi de mesele edindim. Ancak bu şekilde tamamen bağımsız olabilirdim. Sanırım kilit sözcük bu: Bağımsızlık. 17 Haziran’a roman dendi ama roman türünden de bağımsızdı. O kitap bir şiir, öykü, deneme kolajı gibi de okunabilir rahatça. Türlerin artık yenilenme isteği içinde oluşunu duyan bir kitap olarak anılması hoşuma gider. Türler derken de sanki cinsiyetlerden bahsediyoruz. Pek bir fark göremiyorum arada. Aslında bu kadar basit. Bence artık türler de cinsiyetler de her türden tahakküm gibi içine sıkıştırıldıkları yapılar içinde kendilerini sorgulamalı ve başkaldırmalılar. Yazar bunu dürüstçe aktarmaktan geri durmamalı ve okur da bu isyana tanıklık etmeli.

pelin özer

NÇ: Beyaz Ev ekseninde; hiçbir yere ait olmamanın, bireyselliğin dışında hiçbir şey sahiplenmemenin altı çizilerek okura hissettiriliyor. Bu duygunun sende beslendiği nokta nedir?

PÖ: Bağımsızlık idealinin ve arzusunun temel dayanaklarından biri de hiçbir yere ait olmamak, hiçbir şeyi sahiplenmemek… Buradan yaklaşınca bireysellik bile bir bakıma kaçılması, kaçınılması gereken konulardan. Elbette bir yandan da tek mülk o, bireyselliğimiz ve bedenimiz. Ama öyle bir nokta var ki benim için çok önemli bu: Bireysellik söz konusu olduğunda onu da mülk edinmemek, nüfusa geçirmemek gerektiğini hissediyorum. Benim için içten bir aktarım, etiyle kemiğiyle yazmak arzusu bir bakıma insanın zaten bireyselliğini, cinsiyetini, adını, kimliğini, bütün aidiyetlerini elinden çıkararak iyice hafiflemeye göz dikmesi anlamına geliyor. İnsan kendini her kitapla hiç sakınmadan parça parça dağıtırken tuhaf şeyler yaşıyor; sanki yazdığı kitap sahici okurla karşılaştığında yeniden tamamlanıyor. Başta yok olmayacağını seziyor ama tamamlanana dek emin olamazmış gibi beklentisizce parçalayıp parçalanıyor. Böylece gerçekten yok olmuyor. Ancak kendi sezgilerimle, algımla, aklımla, kalbimle doğrulayabildiğim bir şeyden söz edebilirim. Kendi yoğunluklarımı, hevesimi, deneyimimi ve daha neleri neleri bütün eksiklerimle birlikte –ne tuhaf, zaman zaman da bu sayede– aktarmaya çalışırken mülksüzlük ve eşyadan, maddeden geçmiş olmanın ferah alanında duyumsuyorum kendimi.

NÇ: “Hangi dünyaları buluşturmuş bu ev kanatlı çatısında?

Hangi yağmur imzalamış solgunluk tanımayan çehresini?” (s.29)

örneğinde bir şiir iki dize gibi görünse de kendine has bu anlatıda bir ömür anlatır gibi. Bu yoğunluk kısa süreli bir birikim olmadığı hissi uyandırdı bende? Sence de öyle mi? Ya da bunun sebebi nedir?

PÖ: Kısa süreli olamaz çünkü ev 130’lu yaşlarını geride bırakmış çoktan. Ben de eh, yazmaya başladığımda kırk eşiğini aşmıştım. Evin kendini katman katman bana açışında orada saklı sırlar, hiç dile gelmemiş sözler, suskunluklar, duyuşlar, devinimler, duruşlar, ifadeler, imalar, birikip atılmışlar, kalıp yıllanmışlar, düğüm olmuş, kabuk bağlamış, hafifçe uçup gitmiş, sapasağlam eve eklenmiş pek çok ömrün cümlesi vardı.

Okurken tabii ki beni büyüleyen, etkileyen pek çok yazar, şair oluyor ama yazmaya çalıştığım metinlerde hiçbir esinin izi bulunmasın diye uğraşırım.

NÇ: Eserini tek cümle ile anlatmanı istesek ne söylersin?

PÖ: İnsanın yazdığı bir kitap üzerine konuşması hakikaten zor. Bir kitap tamamlandığında aslında en doğrusu yazan kişinin susması; söz hep okurda ve zamanda olmalı. Şimdi yine de senin için kendimi zorluyorum ve kitabı sana imzalarmış gibi o tek cümleyi söylüyorum: “Beyaz Ev canlı.”

NÇ: Senin esinlendiğin ya da kitaplığında ayrı yeri olan yazarlar kimler?

PÖ: Yazmak ve okumak bende hep paralel yürüyor. Mesleğim editörlük olduğu için zaman içinde kendimi korumayı öğrendim gibi geliyor ama bu süreç sona ermiyor bir yandan da, hep bir ayar yapmak gerekiyor. İnsan yazarken okuduklarının etkisinden sıyrılmalı, okurken de yazdıklarından… Yoğun biçimde yazdığım dönemlerde zihnimdeki ses değişmesin, yönümü kaybetmeyeyim diye derin okumalardan kaçınıyorum. Okurken kendimi bukalemun gibi hissettiğim oluyor çünkü; bir yazarın söylemini, sesini taklit edebilmek sanatta özgünlüğü önemseyenler için çok büyük tuzaktır. Böyle yazarları ayırt edebilir dikkatli bir okur. Tamamen bilinçsizce yapılır bazen ama böylesi özensizlikler yazının damarlarında tıkanıklıklara yol açar. Bunun ilk sorumlusu da en başta yazan kişi, sonra da editör. Okurken tabii ki beni büyüleyen, etkileyen pek çok yazar, şair oluyor ama yazmaya çalıştığım metinlerde hiçbir esinin izi bulunmasın diye uğraşırım. Burada yazan kişinin kendinin editörü gibi çalışmasını çok önemsiyorum. Sevdiğim yazarların, şairlerin ismini vermekten çekiniyorum aslında çünkü sürekli değişiyorlar. Pek çok alandan besleniyorum; dönem dönem sil baştan okuduğum yazarlar olduğu gibi adını daha önce duymadığım, yeni keşfettiğim pek çok yazara da aynı oranda müteşekkirim. En iyisi şu an başucumda bulunanları sayayım: Proust külliyatı, Roland Barthes’ın ders notları, Adonis, Mahmut Derviş, Cioran, Thoreau, Beckett, John Berger, Marguerite Yourcenar, Walter Benjamin, Sappho, Saz Şairleri Antolojisi, haiku derlemeleri ve ustam Oruç Aruoba’nın Başo haikularının çevirileriyle birlikte haiku türüne dair harika kitabı Kelebek Düşleri… Bunlar aynı zamanda dönerek hep yeniden okuduğum yazarlar ve kitaplar olduğundan bir temsiliyetleri olabilir belki. Ama kütüphanemi yolgeçen hanı gibi de görüyorum. Durmuş, oturmuş, kök salmış bir kütüphane değil benimki; yıllar içinde dağılıp toparlanmış, zamanla hafifliği kendine şiar edinmiş, sürekli yapısı, yoğunluğu değişen bir organizma. Çift taraflı paylaşıma açık bir sebil. Kitaplarımı da sahiplenmemeye başladığımda aradığım bütün kitaplara rahatça ulaşacağıma dair bir güven duydum. Öyle de oldu gerçekten. Kitapların da gelip bizi bulduğuna yürekten inanıyorum. Bu karşılaşmaların büyüsü de kitaptan bize yansıyanlar kadar önemli görünüyor bana.  

NÇ: Pelin’ciğim  içtenlikle verdiğin cevaplar için çok teşekkür ederim. Yüz yüze etkinliklerde görüşmek üzere diyorum.

PÖ: Ben teşekkür ederim. Yüz yüze görüşmenin yeri apayrı tabii ama sözün kanatlarına güvenmek de lazım. Yazı sayesinde seyahat etmek ve senin gibi yeni arkadaşlar edinmek harika. Dilerim pek yakında bu da mümkün olur.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hüzünlü Bir hayalet Öyküsü: A Ghost St..Deniz Moralıgil
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aynur Kulak

18 Haziran 2025

Fatih Gezer: “Biçim ya da tür arayışın..

Biçim ya da tür arayışından değil, diğer romanlarım gibi karakterin kendi iç sesiyle kurulmuş bir anlatı oldu Firuzan.Aynur Kulak: Firuzan’la beraber çağdaş edebiyatımız içerisinde dört romanlık bir periyot olu..

Devamı..

Demans

Gökhan Güvener

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024