Edebiyat Kitapları Okuyarak Terapi...

Edebiyat Kitapları Okuyarak Terapi...


Twitter'da Paylaş
0

Kitaplar sosyal soyutlanma sorununu çözebilir. Tıpkı toplumdan uzaklaşmış ve yaralı Caulfield’in okuru hayali bir dünyaya dahil olmaya davet ederek çözmesi gibi.
Güzel bir roman insanın yalnızca anlayışını geliştirmekle kalmaz, o da insanı anlar. Psikanaliz eğitimi aldığım dönemde, insan psikolojisinin inceliklerinin Freud, Adler ve Jung’un çalışmalarındansa edebiyat aracılığıyla daha iyi öğrenilebileceğini iddia ederek öğretmenlerimi sık sık kızdırırdım. Elbette o muhteşem psikologların öncü bilgeliklerini kötülemek değildi niyetim, ama yıllarca edebiyat öğretmek beni bilincin gizli boşluklarını aydınlatma konusunda kurmacanın teoriyi gölgede bıraktığına ikna etmeye yetti.
Kitaplar sosyal soyutlanma sorununu çözebilir.
Günümüzde artık okumanın tedavi edici etkisine dair kanıtlar da var. 2008’den beri İngiltere’de faal olan The Reader Organisation (Okur Organizasyonu) isimli topluluğun Shared Reading (Paylaşımlı Okuma) projesinin ortaya koyduğuna göre, grup okumaları yapmak “özgüven ve özsaygıyı geliştiriyor, sosyal bir çevre oluşturmanıza yardımcı oluyor, ufkunuzu genişletiyor, aidiyet duygusu veriyor ve insanların zihinsel ve fiziksel sağlığını koruyup zihinsel direnç oluşturuyor”. Kronik yalnızlık ve tek başınalık son dönemin en sık rastlanan sosyal problemleri. Ancak sosyal keyifsizliği iyileştirmek adına illa okuma grubuna dahil olmanıza gerek yok. Tek başınıza kitap okumak yeterli. J.D Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ında zeki ama çevresine yabancılaşmış bir çocuk olan Holden Caulfield’ın söylediğini unutmamak gerek: “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.” “Eğlendirmek” aslında “misafir olarak karşılamak, kabul etmek ve el üstünde tutmak” demek. Kitaplar sosyal soyutlanma sorununu çözebilir. Tıpkı toplumdan uzaklaşmış ve yaralı Caulfield’in okuru hayali bir dünyaya dahil olmaya davet ederek çözmesi gibi. Kurgusal bir topluma dahil olmak gerçek bir topluma dahil olmaya teşvik ediyor. Öteki yararları bir yana, sürekli gerçeklerden kaçan birine dönüşmeden kendinden kaçma cesareti veriyor. Kendi kişisel ego sınırlarınızın dışına çıkmak son derece özgürleştirici bir deneyim, üstelik yazılı sözcüklerden oluşmuş başka bir evrene giriş yapmak fiziksel bir karşılaşmadan daha güvenli ve daha erişilebilir bir yol olabiliyor.
Bir kitabın gölgesinde kendimizde kabul edemediğimiz ya da tanıyamadığımız yönleri de keşfedebiliyoruz.
Edebiyat manzarasıyla yüzleşmenin en verimli yanlarından biri, başka insanları samimi bir şekilde anlamaya teşvik etmesi. Kurgusal da olsalar çoğu karakter şaşırtıcı biçimde bizlere benziyor. İyi edebiyatın tedavi edici etkisi de bu “anlayış”la geliyor. Tolstoy’un Anna Karenina’sının açılış cümlesi, “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer; mutsuz ailelerin mutsuzluğuysa kendine özgüdür” yalnızca aileler için geçerli bir tespit değil. Tüm mutsuz bireylerin de mutsuzluğu kendine özgü. Charlotte Brontë’nin Geçmişin Gölgesinde: Villette romanını alalım örneğin. Baş kahramanı kendine yeten biri olmanın umutsuzca özlemini çeken, duyguları bastırılmış, yalın, yalnız ve kızgın Lucy Snowe bir Belçika okulunda İngilizce öğretmeni olarak haftalarca çektiği yalnızlık döneminin sonunda acılı bir çöküntü yaşar. Brontë’nin bu acıyı aktarışı son derece keskin ve yalnızca bir yazarın (gerçek ya da kurgusal) deneyiminin derinliğini yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda benzer bir sessizlikten mustarip insanlara dünyada o kadar da yalnız olmadıklarını gösteriyor. Ailesinde anlaşmazlık ve yabancılaşma yaşamış herkes Kral Lear’da ya da Marilynne Robinson’ın Yuva’sında benzer bir tını bulabilir. Bir kitabın gölgesinde kendimizde kabul edemediğimiz ya da tanıyamadığımız yönleri de keşfedebiliyoruz. Çok azımız aslında hepimizin potansiyel birer katil olduğunu hayal edebiliyor ve yine Suç ve Ceza’yı okuyanların pek azı cinayet işleyerek adaleti sağladığına inanan Raskolnikov’un işkence içindeki bilincine girebiliyor. Ya da pek azı suçun ıstırap dolu cezasıyla empati kurabiliyor. Dostoyevski başka türlü kavramakta çok savunmacı davranacağımız bir şeyi, uygar benliklerimizin bir silah deposu saklıyor olabileceğini, vahşet potansiyeline sahip olduğunu ve bir ideoloji uğruna birini öldürebilen insanların düşündüğümüz kadar yabancı olmayabileceğini kendi karakterinden örneklendirerek aydınlatıyor.
Okumak aslında insanın tıpkı bir terapi seansında yaşayacağı gibi tümüyle hem içe hem de dışa dönme süreci oluyor.
Okumak yalnızca mevcut acıdan sapmak ya da uzaklaşmak değil, aynı zamanda evrenimizi, başkalarının duygularını paylaşma yetimizi, bilgeliğimizi ve deneyimlerimizi artırmak demek. Başka bir insanın, başka bir cinsiyetin ya da başka bir cinsel yönelimin, sosyal çevrenin, politik duruşun ya da dini kanaatin bilincine girme eylemi insanı zihnin gizli ve dar meşguliyetinden uzaklaştırıp soluk aldırıyor. İlgilerimizi genişletmek başka bir alana, tarihte başka bir döneme ya da diğer türlü bihaber olacağımız başka bir bölgeye girmemizi sağlıyor. Okumak aslında insanın tıpkı bir terapi seansında yaşayacağı gibi tümüyle hem içe hem de dışa dönme süreci oluyor. • Sally Vickers, Guardian

Çeviren: Denis Gürcü


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR