Geceden pencereleri açık bıraksam da azıcık yıldız dolsa içeri. Gündüzleri pek karanlık oluyor oda, içim sıkılıyor valla. Karşıya şu apartmanı diktiklerinden beri durduk yere
kederleniyorum. Olmadık anılar ortalığa yayılınca da toparlayacak dermanım kalmıyor, elim kalbime gidiyor, istemsiz. “Çarpıntım mı var yine? Gözüm de seğiriyor sanki. Hem bu uyuşma az evvel de yoklamadı mı? Aman Huriş ne dinleyip durursun kendini?” dedikten sonra bir kahkaha koyuveriyorum. Dinleyecek başka biri var da sanki…
Geceden pençeleri açmalı diyorum, perdeyi aralayıp tütsü de yakmalı biraz. Sehpanın üzerine bir kâse muhallebi, yanına da tuzsuz fıstık. Kabuklarını ayıklamalı ki yorulmasın dede efendi. “Aman efendim,” derim odanın içine geliverince “Niyetim sizi yoldan çıkarmak değildi katiyen. Nerede görülmüş ay dede ile meşk edildiği? Hem kim demiş yıllardır elime erkek eli değmediğini? Kim nereden biliyormuş tenhalarda menhalarda olanları? Laf işte… Belli mi olur, camı açık görüp de Rıza Efendi gelir belki ay dededen evvel…
İlahi Huriş… Seninki de tam hayal. Adamın bacağına o demirlerden takmadı mı doktor? Bırak senin camdan atlamayı düz yolda yürüyecek hâli mi kaldı onun? Eskiden öyle miydi ya? Aman dilim dağlara taşlara, nasıl güzel adamdı. Şu apartman dikilmeden evvel her sabah camın önünden geçerken, “Günaydın hurilerden güzel Huriye Hanım, taze gevrek aldım yer misiniz?” derdi. Bir genç kız tazeliğinde kıkırdar “Günaydın Rıza Efendiciğimm,” derdim. Sondaki “m” ağzımın içinde şerbetlenir uzayı uzayıverirdi de adamcağızın ağzına akacak gibi olurdu. Rıza Efendi karşımda erir biterdi. Elindeki taze gevreği uzatırken sıcacık bir dokunurdu ki ne yangınlara gebe kıvılcım idi o eller. Sonra tiz bir ses duyardı oynaşan bu iki el. Benim evin berisindeki apartmanın giriş katından bir kadın kıskançlığı avaz avaz bağırırdı. "Çay soğuyacak Rıza Efendi, oyalanma çöplüklerde!" Ağzımı açıp "Hahay!" diyecek olurdum. "Sensin çöplük, yağ tulumu..." Rıza Efendi bir göz süzerdi, diyeceğim her şeyi unuturdum. "Aman efendim susunuz, tatsızlık çıkmasın ben karanlık çökünce uğrarım yine." der, korkusundan gevreği avucuma bırakmayı da unutup giderdi. Karanlık çökerdi, içime içime buhranlar inerdi de Rıza bir yol görünmezdi. "Aman çok da umrumda sanki," derdim umrumda olduğunu bile bile. Belki de gelirdi Rıza geceleri, el ayak çekilince. Ben uykuya vardığımda başucumda kitap okuyan o idi? Ya da Muharrem mi ki? Sanmam. O okuma bilir mi? Elifba desen, belki…
Şimdi de biri kitap okuyor sanki Kadir’in odasında. Dün kışlık dolma biber asmıştım camın demirlerine, yel vurdukça onlar sallanıyordur. Dokunuş sesi bu, türküye benzer bir nezaket var kulağıma gelen tıkırtıda. “Aman Huriş gidip geliyor senin aklın, Rıza diyordun ne oldu?” diye dürtüyorum kendimi. Yağlı karısından kaçamadı diye karalar bağlayacak değilim ya Sütçü Muharrem ne güne duruyor. Hemen kokular sürüp gitmeli pazar yerine, koltuğumun altına çantamı sıkıştırıp soluğu Muharrem'in tezgahının önünde almalı. "Süt taze mi Muharrem Bey?" demeli, beylikten nasip almamış ufak tefek adama. O da cevap vermeli, "Sizin gibi tazecik, kaymak kaymak," diye. Kikirdeyip sütü kucaklamalı, sonrası malum... Pirinç unundan muhallebi...
Gidebilirsen git bakalım Huriş. Şu apartmanı diktiklerinden beri Muharrem Bey de gelmez oldu bilmez misin? Hoş, gelip ne yapsın adam? Pazar yeri mi kaldı ki tezgâh açıp süt satsın? Çok ortaklıymış diye duydum o arsayı. Hepsini ikna edip de şu marazlı binayı dikmek için epeyce uğraştı uzun müteahhit. Az kavga etmedim onunla da. Adı neydi, unuttum şimdi. Bizim Tevfik’e benziyor ya, hep Tevfik deyiveresim geliyor ama yok değildi. Hem bizimki bodurun teki, nesini benzettim acaba buna? Hay Allah, Tevfik kimdi?
Müteahhit değil mi şu apartmanın kapısındaki, bekçiye de benziyor aslında. Ne garip zamanla herkes birbirine benziyor. Sesler, yüzler, yürüyüşler aynı. Kokular farklı bir tek. Herkes ve her şey kendi kokusunca kokuyor. Onları da karıştırıyorum bazen. Biri hariç.
Sıkıldım cam dibinde oturmaktan, kafamı ne yana çevirsem karşımda sırıta sırıta dikiliyor işte iblisin evi. Böyle dedim diye Kadir de kızdı bana geçen sabah, “Bina sırıtır mı, hepten kafayı yedin Huriş, ilaçlarını da almıyorsun. Delirdin iyice delirdin!” deyip elindeki gazeteyi bir hışımla koltuğa atıverdi. Hep de sen bilemezsin ya, diye sesledim arkasından ama duydu mu ki? İşimize gelmeyince duyuşmamayı öğrendik biz onunla. Pek güzel susarız konuşurken. İkimizden biri hiddetlenecek olsa diğeri sesini de alıp gider. O televizyonun içine girer, ben de bahçeye inerim. İçime biraz gök doldurunca pamuk gibi olur, sakinler de gelirim. Zaten ikinin biri dinginlendi mi diğerine de sükûnet iner.
Ah Kadir… Keşke ölmeseydin… Mademki öldün ne demeye beni de götürmedin. Velev ki götürmedin ne demeye buraya hapsettin?
Bütün gün cam kıyısında oturur dururum. Gördüğüm bir bahçe kapısı bir de senin nergisler, ötesini göremem. Başımı yukarı kaldırırım bazı, kirli camlardan türlü yabancı sükûn eder ciğerlerime. Camın önü hep ekmek kırığı, laf söz külü. Başım döner. Kalkıp mutfağa giderim. Elimde muhallebi, bir de tuzsuz fıstık. Aslında boyozu da pek seversin ama şekerin var senin. Görünce canın çeker diye getirmedim.
Ben olsam seni öldürmezdim aslında. Fatma’yı öldürürdüm daha çok. Kıskandığımdan değil elbet. Biz yakışırdık seninle, yemekler yapardım sana, elini tutar türküler de okurdum. Daha neler yapardım da ışığımı kestiler zihnimdeki. Gündüzleri bile karanlık baksana oda, içim daralıyor. Sen öleli o diziyi de izlemiyorum. Televizyonu da açmadım pek. Hep kötü şeyler söylüyor haberlerdeki kısa saçlı kadın, korkuyorum sonra. Çok da hızlı konuşuyor, bazı bazı nefesi yetmeyiverecek gibi oluyor. Onu o halde görünce çarpıntım artıyor, camı açıp nefesleniyorum. İzlemem daha iyi.
Kedilerin de canı cehenneme. Pist! Hadi oradan. Vermiyorum artık yemek artıklarını. Veriyor muyum yoksa? Ya yemekleri az yapıyorum ya da artanları sahiden kedilere veriyorum. Belki yemek bile yapmıyorum. Sütçü Muharrem yoksa sütü nereden aldım ben? Öyle ya, mutfakta süt arandım durdum. Dolabı açtım yok, cam önlerinde, tencere diplerinde, bakır kazanda… Yok oğlu yok… Sütü ararken helva çekti canım. En son ne zaman helva yedim diye düşünürken Rıza Efendi’ye gitti aklım. Üç seneden fazla oluyor, gözümüzün önünde araba çarpmıştı dağ gibi adama. Oracıkta ölüvermişti. O zaman bana camdan gevrek uzatan kimdi bu sabah? Bir çay içsem belki iyilenirdi zihnim. İlaçlarımı da almadım galiba. Dün kapıya bir adam gelmişti, elimde ilaç poşetiyle açtım hani kapıyı. Poşeti kenara koymuştum, adam karşımdaydı, bir kucak narla. “Ayol,” dedim, “Mümtaz Bey, nasıl da latifsiniz. Demek unutmadınız bu bahsi!”
İşte, kapı sesi duydum yine. Mümtaz olamaz çünkü o narları bırakıp gitti. Genç bir kadının evine böyle destursuz girilmezmiş. Öyle dedi. “Giriniz,” dedim aslında, “desturla da destursuz da…” dedim de işte o da duymadı.
Ne zaman bu bahis açılsa, “Çok kötü etmişsin,” diyor ayak tırnaklarıma oje süren süpürge saçlı kız. Vaktinde evlenseymişim hülyalarıma bu kadar adam girmezmiş. “Hadi oradan münasebetsiz, işine bak sen taşırmadan sür şu ojeyi!” diye paylıyorum onu.
Haklı mı? Ne bileyim ben.
İyi ettim evlenmedim de. O vakit hep beraber sığışacaktık dört duvar arasına. O vakit gündüzleri birlikte oturacaktık bu karanlık odada. İçim daraldı yine. Eskiden gök dolardı odaya. Çiçek kokardı ellerim, saçlarım. Ayak uçlarımda yeşil çimenler biterdi ve eteklerim hep baharlı olurdu. Yapraklı, dallı… Şuracıkta bir adam otururdu, yerde de bir çocuk. Ben mutfağa koşardım, eteklerim uçuş uçuş, hep pirinç unundan muhallebi yapardım. Niye yapardım sahi? Biri çok severdi onu. Bir çocuk! Allah Allah… Daha dün aklımdaydı adı! Bir kız çocuğu, üzerinde örme bir yelek, soluk sarı bir eteklikle gözümün önünde bak. Elinde bir kâse tutuyor, ağzı burnu muhallebi içinde. Arkasındaki adama gülümsüyor. Adamı da tanıyorum bir yerden ama nereden?
Al işte, süpürge saçlı kız değil mi camın altındaki? Bu kız ne zaman bana yanaşsa burnuma muhallebi kokusu geliyor hem vallahi hem billahi. Onun anası da çok yapıyordur belki, kim bilir. Bahçeden nergis mi çalıyor yoksa? Eğilip doğruluyor habire. Bahçenin de ışığı kesildi şu heyula apartman yüzünden, nergisler bile küstü. “Ne yaparsın oralarda süpürge saçlı kız?” diye bağırdım ama gücendi herhal. Ses etmedi, kafasını çevirip bakmadı bile. Daha önce de demişti, hatırlıyorum. “Bana süpürge saçlı deme!” Bir şeyler daha demişti ama aklımda değil işte. Kilitte anahtar dönüyor. Maksut Bey gelmiş olmasın sakın? Kemeraltı’na gideriz akşama muhakkak hazırlan,” demişti. Vallahi dedi. Hep ceket giyer Maksut Bey, yakasında da zarif bir mendil bulundurur. Gerdanına doğru yanaştıkça bir tarçın kokar ki zor zapt ederim kendimi. Elleri uzun ve biçimli, kirpikleri kaşlarına değerce… Sahi ne güzel adamdır Maksut Bey, kalkayım da hazırlanayım. “Akşama Kordon’a gideriz,” dediydi. Dememiş miydi yoksa?
Ama kilitte anahtar döndü. Duydum. Gördüm de bak. O geldi işte.
Süpürge saçlı kız. Bu gece de burada kalacak demek, bu saatte geldiğine göre. Bazı geceler burada yatıyor. Hatta Kadir’in odasının yanında büyük yataklı, çok kitaplı o mor odada kalıyor. Zaman zaman kapıyı kapatıp saatlerce çıkmıyor oradan, sonra huzurlu bir keman sesi duyuluyor. O şarkıyı da biliyorum, bir düğün sahnesi. Bir damat uzunca boylu, kavruk tenli. Ve yanında yeşil gözlü bir gelin, küçümencik; tazecik. Tevfik ve karısına benziyor sanki. Aslında gelin bana da benziyor ama yanımdaki adamı bilemedim. O da süpürge saçlıyı anımsattı bak şimdi. Karşımda dikilip duran kızın yüzüne bakakaldım. Benziyorlar mı o zihnimdeki adamla? Sorsam söyler aslında, uzun uzun anlatır da ben uzun uzun dinleyemiyorum artık. Unutuveriyorum. Unutunca da üzülüyorum. Üzülmek de pek bulaşık bir şey, elimi kolumu sarıyor. Sonra her şey karışıyor. İsimler, renkler, anılar. Bir tek bu muhallebi kokusu. Pirinç unu, şeker, süt ve eser miktarda limon kabuğu. Bu süpürge saçlı da öyle kokuyor. Yüzüne bakıp gülümsüyorum.
“Sen ne güzel kokuyorsun süpürge saçlı,” diyorum. Avuçlarımı elinin içine alıp sıcacık bakıyor yüzüme. Konuştukça o küçük kız geliyor gözümün önüne, bu sesi de anımsıyorum, geçmişten bir yerlerden. İyi olduğum zamanlardan, “Anne,” diye konuşan bu sesi…
“Kaç kere söyledim anne Şermin benim adım. Süpürge saçlı deyip durma bana. Hem gün boyu bir şey yememişsin yine, masanın üstündekiler bıraktığım gibi duruyor. Kalk hadi tazecik gevrek aldım. İstersen muhallebi de yaparım sana, limonlu. Ne dersin anne?”
“Anne,” diyor yine. “Neyse,” diyorum ben de içimden. “Deliyle deli olma Huriş, kalk da sıcacık gevreğini ye. Rıza Efendi göndermiştir kesin. Sütçü müydü bu Rıza? Kız, süpürge saçlı Kadir’i niye öldürdüler?






