Porselen Ev
27 Eylül 2018 Öykü

Porselen Ev


Twitter'da Paylaş
1

Duvarları porselenden olan evde kırıldı kırılacak bir sessizlik vardı. Elimi uzatsam dokunacağım yakınlıktaki kadın, köşedeki yerinde oturmuş elindeki kitabın sayfalarını çeviriyordu. Taze kahve kokusu, incecik parmaklar, kitaplarla dolu oda dönüp dönüp aynı yere çömeliyordu. Ne zaman duvarları porselenden olan evin önünden geçsem, içeriyi dışarıya açan, büyük pencerenin önünde durup, kitap okuyan kadını izlerim. Göz göze geldiğimiz bir gündü. Beni içeriye davet etti. Diğer günlerde de pencerenin dışında beklediğimi görüyormuş ama bundan vazgeçerim sanıyormuş. O beklediği için ya da ben geldiğim için günler geçip geçip pencerenin iki tarafında alışkanlığa dönüşmüştü. Bazı gelmediğim günler pencerenin dışına kitlenip, okumadan bekliyormuş. Sandalyeden kalktı, pencerenin koluna uzandı, tam karşısındaydım. Yüzüm yüzüne değecek gibi... İçeri gelmemi isteyecekti, biliyordum. Buna rağmen şaşkındım. Kafam ağzımdan önce kem küm etmeye başlamış neredeyse kaçıp gidecektim ki!  Gözleri yerde, parmakları hala penceredeydi. Parmakları ince ve uzundu. Konuştu. Sesi ağzından değil parmaklarının arasından çıkıyordu, sanki parmakları konuşuyordu. Yüzüm parmaklarına, yüzü ayaklarıma, cam dışarıya, dışarı içeriye gitti, geldi.

Gitti, geldi!  Konuşuyordu.

"Sıcak günlerde yerin pencerenin dışı ama yağmurlu günlerde kahve eşliğinde karşımdaki sandalyede oturacak olmandan rahatsız olmam" dedi.

O bunu dediğinde,  parmakları ince uzun olan, ben üşüyordum. Bir süredir yağan yağmurdan büzüşmüş olan ellerim, ayaklarım saklanacak yer arıyordu.

Sabah evden çıkarken yanıma  şemsiye almamıştım. Sıcak bir yaz günü böylesi şiddetli bir yağmurun yağacağını öngörmek mümkün olamazdı zaten.

Ipıslak olan giysimin, dizden bir karış yukarda duran eteklerinden sular damlıyordu.  Kapıdan içeriye adım atar atmaz ayağımın altındaki yolluk ıslanmasın diye bulunduğum yerde durdum. Kollarım önde, ıslak kılıfımdan ötürü, kapıdan girer girmez, daha ilk adımda utanmıştım.  Burada ne işim vardı. Hem de bu halde. Konuşmadım! Odanın duvarları porselen, kadının parmakları ince...

Çıt!

Çıt!

Çıt!

Ellerime uzandı. Parmakları ince ve uzundu, söylemiş olmalıyım. Tırnakları mavi ojeli... Avuçları yanıyordu.  Eli elime değdiğinde ıslaktım, biliyorsunuz. Bacaklarım,  sırtım ve ayak parmak uçlarım irkildi.  Avuçları sıcaktı. Ağzım, yüzüm, baldırım kuruydu.

Ağzı ağzımda.

Yüzü yüzümde.

Eli elimde.

 

 

O önde ben arkada, elim elinin içinde, büyük pencerenin karşısındaki köşeye geldik.

O içeride.

Ben içeride.

Pencere pencerenin içinde.

Sandalyenin önündeki ahşap küçük masa,  masanın üstündeki boş kahve fincanı ve yüzü masaya devrilmiş kitap önümüzde duruyordu. Odanın porselen duvarları... Tavandan sarkan avizenin etrafı yeşil bir sarmaşığı andıran motiflerle süslenmişti. Süt beyazı renkli odada bir sürü kitap vardı. Kitaplar duvarların dibinde üst üste konulmuştu.

Kadın odada,

Oda kitaplarda,

Kitaplar duvarların önünde…

Odadaki bütün duvarlar iki üç karış yüksekliğindeki kitap yığınlarıyla çepeçevre sarılmıştı. Büyük pencere, odadaki tek pencereydi.  Karşısındaki masa ve masanın etrafındaki sandalye, onlar da, tekti.

Eli elimden çıktı,

Sesi ağzımdan.

Ağzı kulaklarımdan...

Ben masanın başında ayakta beklerken parmakları ince uzun olan kadın elimi bıraktı. Sağ elimi sarmış olan sıcaklık bir süre daha parmaklarımın arasında gezindi.

“Mutfaktaki sandalyelerden birini getireceğim ve kahve... Biraz beklemelisin.”

Gözü karadan,

Sesi buradan,

Ağzı ağzımdan çıktı.

Yüzüme düşen üzüm karası gözleri bir şey söylememi bekliyordu.

Bir, üç, beş...

Sıcak!

Sıcak!

İçeri!

İçeri!

Hâlâ adını bilmiyordum. Kendi adımı söyleyerek üstümde gezinen gözlerini ve yabancılığı soğutmak istedim.

 

 

 

“Adım Esma”

Dedim.

Dedim.

Dedim.

Arkasını döndü.

Gitti.

Gitti.

Gitti.

Kapıdan çıkacaktı ki!

Çıplak!

Çıplak!

Çıplaktık.

“Ben de Esma, sandalyeyi alıp geliyorum. Bekle!”


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Serap Tatar
Erotik ve sansasyonel olanın tuzağına düşmeden cinselliği sezdirerek ilerliyor metin. Açıkçası, cinselliğin Türk edebiyatına öteden beri tam anlamıyla yansıdığını düşünmüyorum. Bu denli hayatın içinde, merkezinde yeralan bir mevzuu niçin romanlarda, öykülerde, edebiyatta layıkı veçhile görmeyiz, bilmiyorum doğrusu. Sizin gibi genç yazarlar bu boşluğu doldurur umarım.
4:05 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR