Porselen Mevzu
13 Aralık 2018 Öykü

Porselen Mevzu


Twitter'da Paylaş
3

Gecenin kalıntılarını elverdiğince koruyabilmek için günü yürüyerek geçirmeye karar verdi.
Böylece beraber geçirdikleri zamanı tekrar tekrar hatırlayabilecekti.
Üstüne geçirdiği rahat kıyafetlerle kendini sokağa attı. Ayağındaki ayakkabılar da gayet rahattı. Her gün yürürdü. Önceleri bu şehirden nefret etmişti. Çünkü kısacık bir mesafe için bile dakikalarca trafikte kalıyordu. Onun adı Esma. Sivri bir burnu ve dik dik bakışları var. Zayıf ve uzun boylu olduğunu da eklemek isterim. Bu gibi tarifleri hem saçma bulurum hem de yaparım. Daha başka şeyleri de saçma bulurum. Onları da yaparım. Esma sokağa çıkmış biraz da yürümüştü. Sağ ayak baş parmağında başlayan tatlı bir kaşıntı onu durdurdu. Bu gibi kaşıntılar için tatlı tabirini kullanmayı o adamdan öğrendim. Kırklı yaşlarını geçmiş, kel biriydi. Hiç saçı olmadığı için olabilir. Hep kafasını kaşırdı. Bu kaşıntıya da tatlı derdi. Hala kaşınıp kaşınmadığını bilmiyorum. Bir kaç yıl oldu görüşmüyoruz. Belki ölmüştür. Hiç aramadığı için bunu söyledim. Yoksa yaşamasını isterim. Yani bu beni ilgilendirmez. Hayır beni ilgilendirse dahi buna karar vermem. Yani karar veremem. Esma'nın tatlı kaşıntısı devam ediyordu. Esma’ya kalırsa bu geçici bir durumdu. Kaşıntı.
Durup ayakkabısını çıkartıp kaşıyabilirdi. Neden olmasın ki?
Esma daha hızlı yürümeye başladı. Kaşıntı geçsin diye. Görmezden gelerek  sadece erteliyordu. Böyle düşünüyorum. O an bir kafe de oturmuş soğumuş, ucuz kahvemi içiyordum. Fiyatı kadar tadı da ucuzdu. Eğer biraz param olsaydı daha iyi kahve yapan bir yerde, yanında bir parça kek ve likör de isterdim. Bu iyi olurdu. Esma’nın kaşıntısı artmıştı. O da etrafa bakıyordu. Belki bir kafe ya da onun gibi bir yer... Adı Dream olan kafeden içeri girer girmez tuvaleti sordu. Garson çocuk sarışın, dağınık sakallı biriydi. Saçları da uzundu.
Biraz önce bu berbat kahveyi önüme bırakan garson kız, burnunu karıştırıyor. Karşımdaki kasanın arka tarafında ve kimsenin görmediğinden emin, bir kaç dakikadır iki burun deliğinin içini oyup duruyor. Bu beni rahatsız etmiyor. O şuan bunu yapıyor ben de size söylemek istedim. Bu tarz şeyleri önemsemem. Beni daha çok yüksek sesle konuşan insanlar rahatsız eder. Bunu önemserim. Bu kafeye gelen gençler hep bağırarak konuşurlar. Kafenin kahveleri ucuz olduğu için gençlerin uğrak yeri. Parası olan gençlerin takıldığı mekanların da gürültülü olduğunu biliyorum. Gürültülü müzikler...
Esma tuvalete girdi. Kapıyı kilitledi. Klozetin kapağını indirdi, oturmak için. Kirli olacağını düşündü. Birkaç silimlik tuvalet kağıdını koparıp kapağın üstüne yaydı. Hala oturup oturmamak konusunda kararsızdı. Kaşıntısı giderek artıyordu.

Oturdu.

Kahvem bitmişti. Yazdığım şey bitmemişti.  Siz burda değilken çantamdaki defteri çıkardım ve bir şeyler yazmaya başladım. Burnunu karıştıran garson kız, bana doğru geliyor. Boşalan bardağımı almak için. Yine önümdeki defterde yazılanları okumak için oyalanacak, bir kaç soru soracaktır. Her gün bunu yapar.  Pazar günleri hariç. Pazarları kırmızı saçlı sıska kız olur. O pek konuşmaz. Burnunu karıştırırken de görmedim hiç. Muhtemelen bunu tuvalette  falan yapıyordur. Neden buna taktım ki? Burnunu karıştıranlar ve karıştırmayanlar... Neredeyse bir sınıflama yapacağım.
Pahalı ve rahat olan ayakkabılarını çıkardı. Beyaz renkli, bileğine kadar uzanan çoraplarını da. Küçük, beyaz ayaklarına baktı. Baş parmağının ve diğerlerinin incecik görüntüsüne bir kaç saniye daldı. Güzellerdi. Esma kendini güzel bulur. Bence de güzel. Eksik olan bazı yanlarını da, ben buna eksiklik demezdim ama bu ifadeyi kullanıyor, müdahaleyle; ortalamanın üstüne çekebildiği için kendini özenli buluyor. Buna dikkat etmeyen bazılarını da umursamadığına şahit olmuştum. Onları ve Esma’nın o an ki tavırlarını başka bir gün anlatmalıyım. Garson kızın sorularından sıkıldım. Telefonum da çalıp duruyor. Üç gündür işe gitmiyorum. Esma ayak baş parmağına uzandı. Ellerini yıkamadığını hatırladı. Kirli elleriyle... Bunun için zamanı yoktu. Lavabo tuvaletin dışındaydı. Falan filan... Kaşıdı. Sonunda bunu yaptı. Kanatırcasına kaşıdı. Dakikalarca...

Hesabı istedim. Defteri kapattım. Yazmaya evde devam etmeliyim. Unutmazsam. Kafeden çıkınca kel adamı aramaya karar verdim.

Eğer yaşıyorsa,
bu gece
isterse
gelebilir.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Mustafa Gökhan Üvez
yazmak için güzel bir an. esma, kel kafalı adam, garson kız ve anlatıcı ille bir şey almak zorundaysam ben keyif aldım okurken. güzel gözlem canlı ve kaşıntılı. tatlı tatlı.. evet kırklardayım ve hayır kel değilim. :)
9:56 PM
Hande Eren
Peyami Safa "abi"yi tartışıyordu. Öyküde, romanda abi olur mu olmaz mı? Abi ve diğerleri. Mesela falan. Başka örnekler çıkar ama şu an aklıma gelenler bunlar. Kıyılarda dolaşmak isteyen bir yazar için normal. Derinleri görmek, açılmak isteyenler için değil tabii. Hani şu estetik derinlik, derinliğin estetiği. Gerçeğe yaklaşmak için konuştuğum gibi yazmalıyım... mı acaba? Bir de roman dili öykü dili diyorlar. Var mı böyle bir şey? Neyse. Şey derler, bir şey tekrar ediyorsa problem var demektir. Baştan itibaren "kaşıntı" okurun kafasını kurcalıyor. Bu iyi. Okur merak ediyor, soruyor, sorguluyor, "ne diyor bu, kaşıntı, metafor mu lan bu, neden kaşınıyor ki..." Kaşıntı meselesini beğendim. Fakat kurgu? Ne bileyim, kaşıntı bir metafor olsa, daha güçlü bir şey lazım. Şehirdeki herkes kaşınıyordu. Metin akarken okur merakından çatlasa. Neden? Anlatıcı ne demeye çalışıyor? Veba'da vardı bu his. Camus'nün. Ulan bu sıçanlar niye ölüyor ki?
8:54 PM
Hande Eren
şapka var ya şapka, hani TDK düzeltme işareti diyor, o rafa mı kalktı? Piyasada ben hiç görmüyorum da. Halacığımla haalaayı karıştırıyorum afedersin.
8:34 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR