Bazen öyle gelir ki değişen hiçbir şey yoktur ve yazarın da belirttiği gibi Karaköy Necatibey Caddesi bugün nasılsa dün de öyledir: Kalabalık, yaşamsal, canlı.
Henüz Joaillier ailesiyle birleşmeden önce, Osmanlı’nın Abdullah Fréres stüdyosundan sonra en bilinen, en gözde fotoğrafhanelerinden Sébah, kurucusu Pascal Sébah öncülüğünde, yapılarıyla, manzaralarıyla, insanlarıyla bütün imparatorluğu “fotografik” kayda alan çok önemli bir stüdyoydu. Polycarpe Joaillier’in söz konusu ortaklığa girişmeden önceki çabası ve rolü hakkında ise, Pierre de Gigord’un saptamasına bakacak olursak, neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Devamında onyıllar içinde kazanılıp Osmanlı sınırlarından ibaret kalmayacak ve şehirden şehire, camilerden kiliselere, günlük yaşam detaylarından panoramalara, kadınlara, dervişlere, seyyar satıcılara dek devasa bir arşive dönüşecek boyutlarını, Joaillier ailesiyle anne tarafından akraba olan torun kuşağından Fabrizio Casaretto’nun uzun soluklu arşiv çalışmasına borçluyuz. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan basılan güzel, titiz kitaba Casaretto deyim yerindeyse bir hazine sığdırmış oluyor. Sadece parıltılarına, fotoğraflayan gözün dikkatine, netliğine bakılacak olduğunda bile önemleri ortaya çıkabilecek bu fotoğraflar yüzyılı aşkın bir zaman sonra bugün bize her şeyden önce eski İstanbul’un, Edirne, Bursa, Ankara gibi görece uzak şehirlerin, bir zamanların anılarda kalmış hayatlarının da sınırlarını, iç düzenini ve kimyasını yeniden hatırlatmalı.

Eskilerde Kalmış Bir Dünya
Belgradkapı’nın cepheden daha harap görünen, gün ışığı altındaki haliyle içinde bir tarih barındıran fotoğrafına üstünkörü bakmak bile onun sıradan bir mekân tasviri olmadığını gösterecektir. Keza Bozdoğan Kemeri’ni veya Kapalıçarşı’yı, Nuruosmaniye Camii’ni yukarıdan bir bakışla kayda geçirmiş daha “kalabalık” olanlarına bakmak da: Bunları turistik basit kartpostallardan ayırmak için biraz fotoğraf sevginizin olması yetecektir. Özellikle iç taraflarının detaylarına girildikçe Kapalıçarşı, fotoğrafçılarımızın elinde üstün bir mimarî algıya seslenecek boyutlar edinir. Mallarını satışa çıkarmış halde poz veren esnafıyla, daha ücra koridorlarıyla, bedesteniyle büyük bir hayhuy içindeki çarşı hiç olmadığı kadar sessiz, pürdikkat ve denebilir ki bazen tekinsiz görünür. Aya İrini Kilisesi tarihe böyle donanımlı bir bakışla; ilk sadrazamlık binası Babıâli ise sanki hiç yangın geçirmemiş gibi dirayetle, güzellikle algılanmış, öyle fotoğraflanmıştır. Sokaklara indiğinizde, Suriçi’ne, Beyazıt Meydanı’na, Sirkeci İskelesi’ne dağılmış insanlara baktığınızda da, gerilerde bir Harbiye Nezareti, bir Çemberlitaş, hatta köhnemiş bir ahşap konut hemen dikkatinize takılabilir.
Sultanahmet Meydanı’nı farklı açılardan gösteren birkaç tanesine baktığımızda, bunlardan birinin epey dar kaldığını, birinin ortadaki dikilitaşları ve çeşmeleri de kapsayacak kadar panoramaya eğilim gösterdiğini, bir diğerinin ise Sultanahmet Camii’nin daha geniş etrafındaki ahşap evleri gösterecek kadar kadrajı açtığını farkederiz: Hep beraber düşünülecek olurlarsa, stüdyonun sonradan bol bol çekeceği panorama serilerindeki gibi bir mantıkla, ama bu kez yan yana getirilerek değil, belki bir prizmanın içinden görülüp öyle fotoğraflandıkları da ihtimal dahiline girecektir. Sarayburnu ve Kumkapı görüntülerinde ise birinci oyuncu Marmara Denizi’nin kendisi, Haliç açıkları ve buralarda kayıklarının üstünde seyreden, ağlarını seren balıkçılar, uzak buharlı gemiler, makineyi görür görmez poz veren insanlar olur ki, fotoğraflara kimliğini veren teknik canlılığı böyle bir yaşamsallıktan ayrı düşünemez oluruz. Bir resim duruluğunda tespit edilmiş manzaralar, insanlar ve kayıkhaneler, sadece seslerini değil, renklerini de siyah-beyazın, sepyanın ötesine taşır gibidirler. Ayasofya’yı neredeyse oyuncak bir model gibi gösteren bir tanesi temel bir renk algısına bile ihtiyaç duymayacak ölçüde kendi gerçekliği içindedir, saf günışığı altındadır.

İnsan öğesine biraz vurgu yapmak gerekir, çünkü Yüksekkaldırım’da birikmiş, Galata’da, Pera’da kayıkları doldurmuş, Cadde-i Kebir’de gezintiye çıkmış, Galata Köprüsü’nü arşınlayan ve tramvaylara akın eden bu kalabalıklar bir yanıyla, yukarıda söz konusu ettiğim daha genellemeci olabilecek bakışı detaylara boğarlar. Yakından bir mercek tutacak olursak en uzaktakinin bile kendi yaşam alanına dair bir şeylerle meşgul olduğunu saptayabileceğimiz (ki bu balık tutmak da olabilir, saf bir dalgınlık da) böyle görüntüler, özellikle Galata Köprüsü üzerini tasvir edenler, Ara Güler’e geriden, elli sene, altmış sene öncesinden zamanlarüstü birer selam gibidirler. Bazen öyle gelir ki değişen hiçbir şey yoktur ve yazarın da belirttiği gibi Karaköy Necatibey Caddesi bugün nasılsa dün de öyledir: Kalabalık, yaşamsal, canlı. Bu canlılığı bize Sébah&Joaillier Stüdyosu olabilecek en doğrudan haliyle verir; sağlı sollu dükkânların tentelerinin üzerindeki levhaları okuyor olmamız bile hep bu dikkat sayesindedir… Biraz daha tersine dönmüş durumlarda, Necatibey Caddesi’nin, Galata Köprüsü’nün aksine, kaybettiği hisariçi evleriyle, henüz çoğalmamış nüfüsuyla Boğaziçi kıyılarının silinmeye yüz tutmuş güzelliği ise gerçek anlamda arşiv olgusuyla derin bir nostalji duygusunu yan yana, iç içe verir. Öyle ki bu manzara fotoğraflarının kenarlarına bile insan varlığı pek değmesin isteriz, Piyasa Caddesi’nde, Büyükdere’de, gelip geçenlerin tek tük oluşu bir bakıma içimizi açar, çünkü tam da geride yalılar, kenarda deniz ve boş sandallar görünmektedir.
Sébah&Joaillier fotoğrafhanesinin mimarî bir algıya, öyle bir düzene çok hitap ettiğine dair yukarıda belirtilenlere ilave olarak, bir de saray görüntülerinden bahsedilebilir. Dolmabahçe Sarayı sisler, puslar içinden bir fotoğrafta kimliğinin bir yarısını, daha yakından ve dar açıyla alınmış bir başkasında sütunlarının, kapılarının, bahçesinin detaylarını, yine bir diğerinde iç tarafını dolduran İtalyan ve Fransız zevki süslemelerini ortaya serer. Ondan geri kalmayan fotoğrafik görkemiyle Topkapı Sarayı, bu kez Osmanlı geçmişini, Osmanlı sırlarını hatırlatır bize; fotoğrafçılar bir sultan tahtını veya ceviz ağacından bir cülus ve bayram tahtını tezyinatını verecek kadar yakından çekmeyi düşünmüşlerdir. Çırağan Sarayı ve Beylerbeyi Sarayı’nı yukarıdan sarmalayan gökyüzünün rengi, havası, ikisini de bir maket kadar incelenmeye hazır, görkemli birer kütle olarak hayret edilmeye yatkın gösterir. Stüdyonun benzer biçimde Yedikule surlarını 1890’larda, yüzyıl dönümünde epeyce fotoğraflamış olması, bu görüntülerin taşıdığı netlik ve yakınlık sayesinde, tarih araştırmalarına bugün bile hizmet edecek yanlar barındırır. Ya da elçiliklerin ve yazlıklarının kayıtları: Her biri sırf binalar bir başlarına görünebilsinler diye çekilmiş gibidirler.

Anadolu yakasında, kitapta sevgiyle ve uzun uzun detaylanacak bir başlık altında toplanan fotoğraflar, Kadıköy, Üsküdar, Moda, Fenerbahçe ve Prens Adaları’nı tasvir edenler özellikle dingin görünürler. Kayık sefası yapanlar buralarda bize gerideki camiileri, yapıları ve evleri güzellikle unutturabildiği gibi, Haydarpaşa Garı’na yaklaşan gemiler, Kadıköy Vapur İskelesi’ne gidip gelenler ve Kurbağalıdere’nin o zamanlar suya girmek isteyenlere açık tertemiz hali de Sébah&Joaillier’in kimi kez hayli görkemli olabilen belgecilik anlayışını daha ufak tefek zevklere (seyircinin oyalanma hevesine) dönük olarak “unutturur”. Üsküdar’ın kalabalık çarşısı, yukarıdan görüntülendiğinde bile, varlığını bir biçimde duyuracaktır sanki. Bu yerlerin arasında, yazarın da belirteceği gibi, doğal, saf bir huzur ortamı yaratmaya en hazır olanı Büyükada çevresi olacaktır ki, sahiden de “yakalanan” bir tanesinde hem kayıkçılar apaçık görünürler hem de yalıların, otellerin, evlerin yansımaları deniz kıyısında ikinci bir âlem yaratırlar… Kâğıthane’nin “cuma gezintisi” eğlencelerini, Sadabad Sarayı’nı, bir ölçüde Batı etkisi ve zevki altında inşa edilmiş Anadolu Hisarı’nın Göksu Deresi’den görünümünü de hep bu “resim ve temaşa” algısına açık zengin bakışın sınırları etrafında düşünmek gerekir.
Kitaba asıl rengini ve canlılığını veren, ekseriyetle stüdyo içlerinde fotoğrafları çekilmiş ve her biri başka bir etnik kimliğin kıyafeti içinde (ama bir bakıma “Oryantalist” algıdan da pek kaçamadan) görünen kadınlar olacaktır. Birbirlerine ayna tutan, saçlarını tarayan, yan yana, kucak kucağa oturan bu kadınlar harem köşelerinden çıkmış gibidirler hep ve bu halleriyle yazarın da küçük bir eleştirel şerhi ile girerler kitaba. Nargilelerin, teflerin bunca bollukla görünüyor olmaları başka türlüsüne izin vermez zaten. Birkaç Roman kadının Kâğıthane’de verdikleri poz haricinde, stüdyoda peçelerini örterek, testilerini omuzlayarak, şemsiyelerini açarak görünen her bir kadın başka bir ruh halini simgeliyordur… Bu hayat dolu kadınlardan Bursa’da, İstanbul’da yine nargileleriyle poz veren kahvehane köşesi erkeklerine geçtiğimizde ciddiyet artar, ama neredeyse sıkıntı verici bir boşunalık ve beklenti hissi de: Öyle ki aynı yüzyıl, benzer dünyalar olduğuna bile kimi kez inanamayız.

Tabii mezarlıklar ve türbeler de vardır ve bahsedilen canlı hayatlara, parlak görüntülere başka yönlerden ilave olurlar. Pascal Sébah ve Polycarpe Joaillier’nin mezarlarının da bulunacağı Feriköy Latin Mezarlığı, bunlardan bir tanesinde hafif tepeden görünürken, Karacaahmet, Eyüp gibi mezarlıklar buraları dua için dolduran Müslüman ailelerin oluşturduğu duygu karmaşaları içinden görünürler. Ayasofya, Bursa Yeşil Türbe, Hisar benzeri bazılarının içlerine girildikçe ise, fotoğrafçıların dikkatini daha ziyade padişahların, ailelerinin ve onlara ait sandukaların varlığı, hatta çokluğu çekmiş gibidir. Çokça fotoğraflayacakları çeşme ve sebil görüntülerini de dönemin bu manevî algısı dahilinde ve camilerle, geniş, sonsuz bir zaman beklentisine dalmış gibi görünen insanların varlığıyla birlikte görmek gerekir belki.
Fotoğrafın sınırlarını bir tek konularıyla ilişkili görmeyip, halka henüz yeni yeni temas eden bu sanatın teknik yönüne de eğilmiş Sébah&Joaillier fotoğrafhanesi stereoskop, cam negatif, cam pozitif gibi yollarla da bir imkân arayışına girmişti. Daha başarılı “gece çekimleri” epey sonraları 1930’lu yıllarda yapılabilecek Galata Köprüsü ile, fotoğrafçıların yoğun emekler verdiği 1890’larda çekilebilmiş tek ve hayli muğlak bir gece göğü altındaki Sarayburnu’nun Galata Kulesi’nden görünümünü, sırf bu iki örneği, yan yana görmek bile bunca fotoğraf arasında mekik dokuyacak gözlerimize, beğenimize ve elbette yavaş yavaş kıyaslamalara girişecek aklımıza çok şey vaat edecektir.











