Adı Kalpten Seven İnsanlar olan bir kitap, birkaç hafta önce göz kırptı bana. Hemen buluştum ben de kitapla. Kitabı okurken yer yer güldüm yer yer de, aslında hepimizin her gün burun buruna olduğu bazı gerçeklerle bir kez daha yüzleştiğimde, çok üzüldüm.
Müge İplikçi, bu yeni kitabında birçok farklı temayı bir arada sunuyor bize. Bir yandan çocukluk travması, (çoğunlukla da kadına yönelik olan) şiddet, iletişim sorunları, “öteki”leştirme, çağımızda artık her an fazlasıyla görünür durumda olan hareketli ekranlara bağımlılık, erkek egemen toplumun yaşam tarzı ve böyle bir toplumda kadına bakış biçimi, yine artık giderek çoğaldığını rahatlıkla gördüğümüz bir “insanlık durumu” olarak duygunun yokluğu ve bunun için de insanların çoğunun neredeyse yaşamlarının büyük bir kısmında yürekten hiçbir şey hissedememeleri, belki de bununla bağlantılı olarak, çok önemli ya da kritik olaylarda ve durumlarda yine insanların çoğunun tepkisiz, sessiz ya da çaresiz oluşları içimizi acıtırken bir yandan her şeye rağmen kadının kendi gücünü ve yapabileceklerini fark edip mücadele etmeyi asla bırakmaması dudaklarımızı içe doğru kıvırmamız için yeterli oluyor bile.
Hemen söyleyeyim: Birbiri ardına bağlanabilen bu dokunaklı öykülerin hepsi bir roman da oluşturabilecek türde bana kalırsa, ama kitap bir öykü kitabı. Müge İplikçi'nin ifadesiyle “küllerin ortasında, küllere geçit vermeyen bir ülke”nin koronavirüslü günlerinde başkarakterleri Neyyir ve Korkut olan pek çok hikâye, bizi (okuru) her defasında çok önemli mesajlarla yakalıyor ve tabii düşündürüyor.
Her şeyden önce, okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda benim en çok ilgimi çeken ve beni düşündüren şey, kitaba başlarken adını okuduğumda çok farklı düşünceler oluşturan Kalpten Seven İnsanlar'ın bir gazete adı olarak karşıma çıkması oldu. Bana kalırsa bu, şunu gösteriyor: İçinde bulunduğumuz bu çağda, hele de böyle bir dönemde, içinden geçtiğimiz şu günlerde, “kalpten seven” bir insan olabilmek giderek daha da zor gibi görünüp artık neredeyse rüyalarımızda kalsa da (sadece bir gazete adı olabilecek kadar) en çok ihtiyacımız olan ve ona tutunmamız gereken şey (bir gazete adına da yakışacak kadar) bir yandan da.
“Buna çare mare yok...”
Masallarla örülü bir yapıyı da içinde saklayan Kalpten Seven İnsanlar, her biri bizi çeşit çeşit Neyyirler'le ve Korkutlar'la karşılayan ya da karşılaşmamızı sağlayan tam on beş öyküyü içinde taşıyor.
Kitabın ikinci öyküsü "Majuro'ya Selam Söyle!", bir vapurda insanların birbirlerinden, dışarıda gördüklerinden ve duydukları, izledikleri haberlerden nasıl da kopuk yaşadıklarını, daha doğrusu aslında yaşamadıklarını, anlatıyor. Ne kadar tanıdık, nasıl da her gün belki de en yakınımızda bütün bunlar! Ama maalesef, aynı zamanda Kalpten Seven İnsanlar Gazetesi'nin muhabiri de olan Korkut Atmaca'nın vapurdaki televizyondan okuduğu haberlerde söylediği gibi, “(...) buna çare yok, buna çare mare yok...”(!).
Bir kişinin değeri: “Ben bir insan olarak neler yapabilirim?”
Çaresi maresi olmayan(!) başka bir sorunu dillendiren bir öykü de "Beylik". Haberleri biraz takip ediyorsak eğer, sıklıkla karşılaşacağımız bir problem olan doğanın katledilmesi var bu öyküde. Neyyir ve erkek kardeşi Ersin, bir “orman kitabı” okuyorlar birlikte ve anlatıcı şöyle anlatıyor onların o andaki hallerini: “(...) orman perileri, farklılık arz ederek, ikisinin de ilgisini çekerdi! Onların, bizi toprak kayması ve selden koruduğu hissiyatına, 'Peki bu türden bir felaketi önlemek için ben bir insan olarak neler yapabilirim?' sorularının eklendiği romantik günlerdi. Bir fidan dikmek cevap olabilirdi. Bir orman kurmak da. Ve ağaç kesmemek, doğanın dengesini bozmamak da (...)” Önemli olaylarda ya da durumlarda her an o anda, hepimizin tek tek, elimizden gelenin en iyisini yapmaya (ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya) istekli olması romantik görülebilecek kadar uzak mı gerçekten? Bu, aslında her birimizin, kendimize insan diyebiliyorsak eğer, en başta gelmesi gereken işi; hep de böyle olmalı. Bir kişinin değeri dediğimiz şey de tam da burada kendisini gösteriyor zaten.
Bedellerin en yıkıcılarıyla her gün karşı karşıyayız her birimiz
"Yolculuk Ya Da Gelin Ya Da Geride Kalan"da bu kez genç Neyyir'e uzanıyoruz. Neyyir'in annesi, o zamanlar adı “Gelin” olan, içinde modellik yapan gelinlerin ve damatların poz verdikleri bir dergiye gelinlikler için dantel örüyor ya da dokuyor. Anlatıcı, bu derginin içinden topuzlu bir gelini şöyle gözlerimizin önüne getiriyor: “(...) omzunu açıkta bırakan rafine tuz beyazı giysisiyle masum masum gülüyor olmalı. Zira, 'Bakir kızlar gibi gül!' diyor zibidi fotoğrafçı. Bu yüzden ona hakaret davası açabilir ama umursamıyor. İstediği gibi gülüyor. Öyle bir gülecekmiş ki fotoğrafa bakan bu gülümseyişi ve sahte masumiyeti görmeyecekmiş. (...)” İşte burada, bir kadının nasıl her şeyden önce insan değil gelin olduğunu ve gelin olanın da artık belirli davranışlarla yaşayıp gelin oldurulduğunu görüyoruz. Tabii, verilen mesaj da çok açık.
Toplumsal roller, sadece gelin olurken değil, dikkatle bakarsak hayatımızın her alanında belirgin aslında. Maalesef, çoğu kez de, yaşarken insanlığımızdan önce bu rollerimizle ya da başka bazı özelliklerimizle görünür oluyoruz. Bu böyle devam ettirildiğinde, ortaya hangi sonuçların çıktığı ve çıkacağı da dünyamızın şu anki halinden çok rahatlıkla belli oluyor. Bedellerin en yıkıcılarıyla her gün karşı karşıyayız her birimiz.
İşte içinden üç tane öyküsünü açtığım Kalpten Seven İnsanlar, çok haklı daha pek çok mesajı öyküleriyle bize taşıyor. Dahil olmakta gecikmeyin bence. Belki o zaman Kalpten Seven İnsanlar, gerçekten kalpten sevebilme olanağını gerçekleştirebilen insanlara dönüşmemize daha çok ve çabuk yol açabilir.






