Frijit değilim ben!
Duygu olmadan, robot gibi, bitmesini beklemek; onun duygusuzluğunun, benim esir çığlıklarımın, gizli gözyaşlarımın, bitmesini... Kocam bile olsa sevişmeyi istemiyorum.
Frijitmiş!.. Frijit değilim ben!
Birinci Bölüm
Servisin egzoz gazı beyaz bir bulut gibi aktı akşamın karanlığına. Aynı boğuculukla geçen bir iş günü daha bitti. Huzursuz döngünün içinde devam eden sıkıcı günler… Böyle bunaltıcı olduğundan mı geçmiyor zaman? Einstein’ın zamanın göreliliği kavramı tam not aldı benden. Gerçi o aynı yolu deneyerek farklı sonuçlar beklemeye de delilik diyor… Yıllardır denediğim aynı yolun farklı bir sonucu oldu mu, hayır! Bu düşünce, gülümsetti beni. Buruk, eksik bir gülümseme ama olsun, gülümseme gülümsemedir.
Saat akşamın yedisi. Günü üçe böldüm kendimce. İlk bölüm bitti şükür! İkinci bölümün başlamasına az kaldı. İşle ev arasındaki yol, benim teneffüsüm. Ah! Keşke deniz olsaydı şu şehirde. Eve gitmeden önce kıyısında oturup içime çekebilseydim iyot kokusunu. Şansıma yakamoz bile görebilirdim belki. Ilık rüzgâr saçlarımın arasından geçer, böylece beynim hatırlardı, endorfin salgılaması gerektiğini. O zaman dağılabilirdi belki huzursuzluğum. Off! Hâle bak; ne işini ne de evini seven son olarak ne zaman mutlu olduğunu bile hatırlamayan zavallı ben!
Kaç insan mutlu olduğu zamanların çetelesini tutar? Hayat, sevinç ve hüznün birlikte var olduğu ânlarsa eğer, ben ne zaman kaybettim sevinçlerimi, tutkularımı, umutlarımı, hayallerimi…
Küçükken babamın bizi götüreceği yaz tatiline kaç gün kaldığını sayardım sabırsızlıkla. Sabah uyanınca ilk işim, duvara asılı takvim yaprağında biten günün üstünü çizmek olurdu. Şimdi de aynı alışkanlığıma devam ediyorum. Ama bu sefer gelecek günlerin üstünü çiziyorum, karamsarlıkla.
Evlenmeden önce de böyle bir çetelem vardı. İş yerinde, masamdaki sümenin altına saklamıştım. Kendim çizmiştim bu kez takvimi. Ayaklarımı sürüye süreye gittiğim işte, takvim işaretlemek zevkli bir oyun gibi gelirdi bana. Günler geçse de gelinliğimi giysem diye nasıl da heveslenirdim. Gelinlik provalarının olduğu gün, bayram günüydü benim için. Moda dergisinden bir gelinlik beğenmiştim. Terzi aynısını dikebileceğini söylemiş, dikmişti de sağ olsun. Prenses gibi hissetmiştim kendimi. Ne güzeldi düğünümüz…
Evlenmek için neden bu kadar acele ettik? Âşık değildim ona. İyi bir insandı, tanıştığımız ilk günden itibaren evliliğimizin ilk birkaç ayına kadar üzerime titremişti. Beni çok seviyordu ya da en azından öyle olduğunu söylüyordu. Aşk geçici bir duygu dedim ben de kendime, kalıcı olan sevgi. İşteki mutsuzluğumun üstesinden, mutlu bir evlilik yaparak gelebilirim sanmıştım.
Yeni bitirmiştim üniversiteyi. İlk başvurduğum işe hemen kabul edilmiştim. Çalıştıktan bir kaç ay sonra fark ettim patronun hiç bir işten memnun kalmayan, bencil biri olduğunu. Ama yine de ayrılamadım bir türlü, başka iş yoktu sanki. Sonra Celal’le tanıştım. Gel zaman git zaman derken ilerledi ilişkimiz. Bir gün ona sıkıntılarımdan bahsettiğimde; “İyi iş hem de çok iyi, piyasanın kaç katı maaş alıyorsun farkında mısın? İşi bırakmak da ne demek” derken şaşkınlıkla yüzüme bakmıştı. Sonra ben de kendimi sorguladım, çok mu abartıyordum acaba, diye. Bilememişim, yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumu. Meğer onun için her şeymiş para, daha en başından bunu söylemiş oysa ama ben anlamamışım.
İkinci Bölüm
Maalesef deniz kıyısında değil de, evimin olduğu sokakta yürüyorum şimdi. Apartman girişindeki çatlamış, uçları kırılmış, mermer dört basamak bütün sevimsizliğiyle karşımda yine. Hiç istemediğim halde, Celal’in ısrarlarına dayanamayıp yılların birikimiyle aldım bu evi. İç mimar arkadaşım Zeynep’in yardımıyla, oturabileceğim hale getirebildik. Gerçi aldığım dekoratif objelerin parası yüzünden epey tartıştık Celal’le. Ona göre gereksiz ve pahalıydı böyle şeyler.
Bugün öğlen Zeynep arayıp, “Akşama yemeği birlikte yiyelim mi? Biraz sohbet ederiz.” dediğinde büyük bir hevesle kabul ettim teklifini. Ufak değişiklikler iyi geliyor bana. Böyle zamanlarda fark ediyorum ancak; hayat, içindeki hediyelerle, sonsuz bir nehir gibi akıyor. Ya ben? Aşk, güvenmek, huzur gibi hediyeleri varken yaşamın, neden kendimi mutsuzluğa mahkûm ettim?
Akşam Zeynep’le buluşacağımı, Celal’e haber verdim. Biraz homurdanmadı değil hani. Son zamanlarda iyice değiştiğini fark ediyorum. Önceleri işe gidip geleyim, maaşımı alınca ona vereyim, yetiyordu susmasına. Böyle yaparak kavga etmemenin yolunu bulmuştum. Yoksa akşam yemeklerinde ve hafta sonlarında konuştuğumuz sınırlı anlarda konuyu mutlaka paraya getirip tartışma çıkarıyordu. Ama son bir kaç aydır bu da yetmiyor. İşte az önce bahsettiğim ikinci bölüm. Eve gel, yemeği hazırla, sofrada neredeyse ya hiç konuşmadan ya da tam tersi tartışarak yemek ye sonra da, ayrı odalarda televizyon izle. Ne yazık ki sohbet bile edemeyecek kadar uzağız birbirimizden.
Üçüncü Bölüm
Akşamları onun benden önce uyumasını bekliyorum, bekletiyorum… Bu bekleme sonrası onu uyandırmamak için parmak uçlarımda yöneliyorum yatağa, başımı yastığa koyduktan sonra bir daha hiç kımıldamıyorum. Uyanırsa sevişmek isteyecek biliyorum. Bir kaç gün önce, uyumamış beklemiş beni. Yorgun olduğumu söyleyince, yastığı başımın altından çektiği gibi fırlattı kapıya. Neye uğradığımı şaşırdım. Derken beni yataktan öyle bir itti ki, düştüğüm zaman çıkan gürültüyü komşular duymuştur mutlaka, “Frijitsin sen, defol git yataktan,” diye bağırdığını da. Utandım. Kızıp bağırmak istedim ama daha fazla rezil olmamak için sustum. Sürekli beni aşağılayan bu adamla sevişmek istemiyorum artık.
Kendimi onun yerine koymaya çalıştım çoğu zaman, konuşmayı denedim. Hatta evlilik danışmanına gitmeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Kabul etmediği gibi, üstüme yürüdü, “Sen git, frijit olan ben değilim, sensin!”
Her şey ne zaman değişti…
Celal’in yemeğini hazırlarken bir yandan ne giyeceğimi düşünüyorum. Onun gelmesine ve Zeynep’le buluşma saatimize az kaldı. Geçenlerde indirimden aldığım pantolon ve yelekten oluşan takımı giydim. Pantolonun ön kısmı deri ve üzerime biraz oturuyor ama abartılı bir tarafı yok. Hafifçe makyaj da yaparsam hazır sayılırım. Tam çantamı ayarlayıp çıkmak üzereyken anahtar sesi geliyor koridordan. O daha açamadan ben açayım istiyorum kapıyı. Telaşla sehpaya çarpıyorum. Düşen satranç taşını yerden alıyor o aceleyle askıda asılı ceketimin cebine atıp kapıyı açıyorum. “Hoş geldin,” diyorum. Cevap vermeyip etraflıca süzüyor beni;
“Hayırdır, nereye gidiyorsun?”
"Gündüz söylemiştim ya, Zeynep’le haberleştiğimizi.”
"Aaa evet, unutmuşum.”
"Yemek hazır, salata da yaptım. Hemen oturup yiyebilirsin.”
“Üstündekiler de ne öyle? Daha önce gördüğümü hatırlamıyorum?” Bakışlarında, yüz ifadesinde tuhaflık, sözlerinde rahatsız edici bir şeyler var yine… Konuşmanın can sıkıcı bir yöne gittiğini anlıyorum. Gardını alan savaşçı gibi, hem nasıl cevaplar vermem gerektiğini düşünüyor hem de onun olası tepkilerini kestirmeye çalışıyorum.
"Geçenlerde indirimden almıştım.”
“Şu kılığına bak, fahişeler gibi giyinmişsin.”
"Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?”
"Hoşuma gitmedi. Çıkarıyorsun hemen.”
"Niye ben çok sevdim, nesi var? Zaten öyle olmasa giymezdim.”
"Sana üstünü değiştirmeni söylüyorum yoksa dışarı çıkamazsın!”
Duyduklarıma inanamıyorum. Hiç mi tanıyamamışım bu adamı.
"Nereden çıktı şimdi bu? Seni gerçekten anlamıyorum.”
“Çıkar diyorsam çıkaracaksın!”
"Hayır, çıkarmayacağım! Ben ne giyinmem gerektiğini bilen bir kadınım!”
"Peki, o zaman bunu sen istedin!”
"Sokak kapısına doğru yürümeye başladı. İçimden, düşündüğüm şeyi yapmaz herhalde derken, kapıyı kilitlediğini gördüm.
"Nasıl, nasıl yaparsın bunu?”
"Yaptım bile.”
"Ne cüret, kapıyı kilitlemek ne demek, sen kendinde misin? Hemen aç şu kapıyı, senin esirin değilim!”
Sinirden deliye döndüm ama kimin umurunda, anahtarı cebine atıp banyoya girdi. Peki, şimdi ne yapacağım? Allah’ım bu bir kâbus olsun ne olur! Kendi anahtarımla kapıyı açmak için hışımla çantamı arıyorum. Antredeki ayakkabılıkta bırakmıştım. Çantam yok. Yatak odasına koşuyorum, orada da yok. Ne ara aldı? Yeter artık, o kadar da değil.
Banyodan çıktı nihayet. Bir de utanmadan, “Hadi yemek yiyelim,” demez mi?
"Kapıyı aç.”
"Açmayacağım.”
Telefonumu istiyorum, “Zeynep bekler, ayıp olur hiç değilse haber vereyim.” diyorum ama cevap bile vermiyor. “Kendine gel artık!” diye bağırmaya başlıyorum. Abartma diyor, normal bir karı-koca kavgasıymış bu. Zeynep’e mesaj atmış, bir işimiz çıkmışmış.
Çantamı vermesi için ısrar ettikçe gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi büyüdü, yüzü kızardı. Kararlı adımlarla salona girdi. Sehpanın üzerinde duran, çok severek aldığım porselen melek heykelini yere fırlattı. Eğer susmazsam her şeyi kırmaya başlayacakmış. Sanırım kıskançlık krizi geçiriyor. Sabah ne olacak peki? İşe de mi göndermeyecek? Ucunda para olduğu için böyle bir şey yapmaz, sanmam. İlelebet kilitli tutacak değil ya beni? Onun istediği şeyi yapmayınca sinirlendi. Siniri geçsin, biraz sakinleşsin, hatasını fark eder belki.
Bir saat geçti. Üstümü değiştirip eşofmanlarımı giydim. İkimizde hiç konuşmuyoruz. Kırdığı heykelin parçalarını topluyorum yerden. Haber programı seyrediyor dikkatle. Bu adam hasta. Nihayet anladım artık. Gece onunla aynı yatağa giremem. Korkuyorum. Ya sevişmek isterse? Ya dövmeye kalkarsa? Hayır, hayır bir an önce çıkmalıyım evden. Keşke biri kapıyı çalsa, kapıyı çalsa, kapıyı… Lütfen… Çalsın…
Her şey normalmiş gibi davranırsam, o da normale döner belki. “Çay içer misin?” diye sordum, “Olur.” dedi. Yavaşça mutfağa gittim. Çayın yanına kolay bir tatlı yapmaya girişiyorum. Bir şeylerle uğraşmak iyi gelecek. Fırının yanındaki merdaneye gözüm ilişiyor. Ona ihtiyacım olmaz umarım. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Annem duysa şu olanları, şaşkına dönerdi. Ya babam? “Erkek adam alt tarafı kıskanmış, büyütme, dövmemiş sövmemiş” derdi. Kim ne derse desin, benim bu evliliği yürütebilmemin imkânı yok.
Telefonumu almasaydı, mesaj atabilirdim birilerine. Kimi arardım peki? Polisi arasam, konu komşuya rezil oluruz. Annemi arasam, tansiyonu var, erkek kardeşim? Ya o da kavga etse Celal’le, birbirlerini dövmeye kalksalar? Of… En iyisi polisi aramak olurdu. Ya sonra ne yapacağım, annemlere ne derim, nasıl anlatırım?
Bölüm Sonu
Yanıma, mutfağa gelip ne yaptığımı sordu. “Âşkım en sevdiğin tatlıyı yapıyorum.” dedim. Santrançta rakibinin vezirini kapan çocuk gülümsemesi geçti yüzünden. Doğru yoldayım. En ufak bir boşlukta çantamı alıp kaçacağım evden. Terlik sesi mi duydum? Nereye gidiyor? Tuvalete sanırım. Koridora çıkıyorum, evet tuvalette. Parmak uçlarımda hızla salona koşturuyorum, çantam masanın üstünde duruyor. Acele etmeliyim. Anahtarı çıkarıyor, çantayla birlikte askıda duran ceketimi kapıp hızla kapıyı açıyorum. Bana sesleniyor, arkamdan geliyor sanırım. Asansörü beklemeden merdivenlerden iniyorum. Zaten ikinci kattayız, aşağı inmem uzun sürmez. Sokağı geçip caddeye çıkıyorum. El kaldırdığım taksi önümde duruyor.
Telaşla kendimi arka koltuğa atıp taksiciye gideceğim adresi söylüyorum. Dikiz aynasından dikkatle bana bakıyor. Nefes nefese oluşum dikkatinden kaçmıyor.
“Abla iyi misin?”
“İyiyim iyiyim sağ ol.”
Arabanın camındaki yansımamı görmemeye çalışıyorum. Önce Zeynep’in kapısını çalmalıyım. Sonra içeri girip huzurla bırakmalıyım bedenimi, oturma odasındaki krem rengi berjere. İçimi ısıtacak bir fincan kahveyle birlikte yatıştırmalıyım sinirlerimi. Belki ondan sonra yüzleşebilirim…
Araba durdu. İniyorum. Hava soğumuş. Ceketimi giyiyorum. Cebimdeki kabarıklığa elim değiyor. Öyle ya kapıyı açmaya giderken düşürdüğüm satranç taşı bu. Dördüncü bölüme elimde tuttuğum şahla başlayabilirim artık.






