Karanlık bir sabaha uyanmıştı Mahir. Uyanışı teamüllerin dışında bir anda olmuştu. Geç kalıyordu. Bir süre sonra annesi içeri girdi. Mahir’in özenle astığı üniformasını indirdi durduğu yerden. Nurgül her sabah alışkanlıktan anlatırdı Mahir'e, “Yine düşkün teyzen. Çocukta yok başında, bir başına kocasının ardını beklesin, olur mu? Çocuksuzluk zor, evin içine direk çocuktur aslında. Vah garip başı,” der, Mahir'in başını göğsüne bastırırdı, “Olsun,” derdi, “kulağı duymayan adam yeryüzüne yabancıdır, ne mutlu sana.” Mahir dinledikçe sıkılırdı, bakışları odanın içinde gezinir, annesini anlamak için çok çaba sarf ederdi ama çabasını aşan yerlerde zihni yorulur ve dikkati çok çabuk dağılırdı.
Önce özenle giydirdi oğlunu Nurgül, sanki bir şeylerin üstünü özenle örtmeye çalışırmış gibi, ardından arkasını dönüp çıktı odadan, Mahir de hemen arkasından. Mutfakta kapı eşiğine bakınca Mahir’in uykulu yüzünü gördü, öylece dikilmiş bakıyordu. Masanın üzerine biraz ekmek, azıcık da çay koydu. Yemeğini bitirince kalktı Mahir, dikildi camın önüne, parmak uçlarında doğruldu, dışarıda yerinde duramayan oğlağı seyrediyordu. Oğlağın sevinci küçücük köyden yeryüzüne yayılıyordu sanki. Mahir soyut düşünme konusunda çokta becerikli olmayan zihniyle bu sonucu çıkarmıştı, imreniyordu bu duruma. Dünyası gördüklerinden ibaretti. Duyduklarını zihninde canlandırmakta zorlanır, belleğinde uzun süre saklayamazdı anılarını, ama oğlağın bu bitmeyen neşesini unutmazdı, her gün yeniden tekrarlardı kendini çünkü.
Mahir okula hızlı adımlarla hafif çiseleyen yağmurun altında devrilmeden gitmeye çalışırken köy hareketlenmişti. Pencerelerin kanatları açılmış, kapıların süngüleri çekilmişti ve insanlar sabahın o soğuk havasında titreye titreye etraftaydılar şimdi. Sonrasında köylünün nadiren hafifleyen çileli koşturması başlardı, çoğunluğu tarlaya koştururdu. Mahir mahcup tıklattı kapıyı, sonra açtı ardına kadar, öğretmeninin kızgın bakışları altında yavaşça süzüldü sınıfa, yağmurda koşarken ağırlaşmış ayakabıları içinde çorapları sırılsıklam olmuştu. Sobanın hemen arkasındaki sırada aldı yerini. Sobanın üzerine asılmış renk renk çoraplardan sızan yağmur damlalarının, soba üzerine değdiğinde yukarı sıçrayan damlacıkları çekerdi dikkatini. Oluşan damlacıkları sayardı. Buharın ardı sisliydi ama keskin bakışları sınıfı, sınıfın ardındaki öğretmeni çok iyi görmesini sağlıyordu. Öğretmeni sert görünürdü, ciddi görünüşünden çekinirdi ama severdi onu. Arada gelir başını okşardı. Mahir çok sevinirdi bu duruma, gülümserdi şaşırdığını ya da anlatmak istediğini anlatamadığı için gülümserdi.
Eve dönerken köy içinden geçmek zorunda kalırdı. Yol üstündeki boş bina önceden tütün fabrikası olarak kullanılıyordu. Köye istihdamı artırsın diye yapılmış ama talep görmeyince kapatılmıştı. Mahir’in babası da çalışmıştı bu fabrikada, fabrika kapatıldığında babasının solgun yüzü daha bir renksizleşmişti sanki. Fabrikanın önünde annesini gördü, elinde poşetler. Annesinin çenesine kadar sardığı ve nerdeyse dizlerine kadar inen uzun atkısının üzerinden görünen gözlerin de her zaman ki dalgın ifade vardı. Okulda kurumuş çoraplarının rahatlığıyla vardı annesinin yanına. Fabrikanın yanında ufak bir kulübe vardı. Kapıyı tıklattı Nurgül, beklerken sabırsızlanıyordu. Kapı ardına kadar açılınca Sakine’nin solgun yüzü karşıladı onları, Sakine tetikte duran gözleri, sağlam güçlü hatlara sahip yüzü, ve sakin tavırları olan tıknaz bir kadındı. Öyle bir hali vardı ki el attığı hiçbir olayda hata yapmazmış gibi geliyordu insana. Soğuğa karşı hassas olduğundan kalın giyinmişti. Yüzünde tarifsiz bir duygu yoğunluğu vardı ama öyle canlı bir yüz değildi bu, düşüncelere dalıp gitmiş bir yüzdü.
Nurgül sanki uzun bir ayrılığın ardından kavuşmuştu kardeşine, öyle sarıldı, ardından elindeki poşetleri hemen mutfağa taşıdı, Sakine’de ardından hızlı mutfağın yolunu tuttu. Mahir yalnız geçti oturma odasına. Odanın bir duvarı tamamen çıplaktı, bu duvarın hemen altına bir sedir atılmıştı. Karşı duvarı büyükçe bir pencere kaplıyordu pencerenin altına bir masa yerleştirilmişti. Masanın üzerindeki saksıda bulunan sardunyalar ise evin tüm kasvetine karşın, onu tüm güzelliğiyle karşılamıştı. Mahir severdi çiçekleri. Dış dünyaya ilişkin kısıtlı bilgisi rengârenk çiçeklerden oluşuyordu. Evin ölgün havasına rağmen sardunyalar tüm canlılığıyla orada duruyordu, sararmış birkaç yaprağı dışında. Cam açıktı, esen rüzgârla sararan yapraklar tutunduğu dallarda titriyor, daha sert esen rüzgârda dalından kopuyordu. Annesi girdi içeri, Mahir çiçeklerin üzerinden biran ayırdı gözlerini, evi bir koku sarmıştı. Annesinin başını salladığı yönde tutturdu istikametini. Mutfağa vardığında teyzesi ve annesi dalgın bir sohbetin içindeydi. Sakine’nin konuştukça eksilen neşesi ilgisini çekti Mahir’in, her yanıtında bir şeyler yitiyordu, yüzü kızarmış donuk gözlerinde yaşlar vardı sanki, annesi de dikkatle dinleyip dudaklarını büzüyordu. Nurgül, tezgâhın üstünde doğradığı domatesleri de kavrulmuş soğanlara katıyordu bir taraftan. Tavanın içine daldırdı tahta kaşığı, göz ucuyla da Mahire bakıyordu, “Ne bekliyor kapı eşiğinde, büyüdükçe garipleşiyor muydu bu oğlan”diye söylendi kendi kendine. Mahir masaya geçti, annesi tavayı özenle aldı masanın üstüne. Mutfağın içi yoğun bir kokuyla dolmuştu. Nurgül açtı camı, üçü birden başka sessizlikleri çoğaltıyorlardı şimdi. Mahir kaşığını daldırdı tavaya, aklında ise hala sardunyalar.






