Satrançın Kısa Tarihi
19 Kasım 2019 Kültür Sanat Eğlence Tarih

Satrançın Kısa Tarihi


Twitter'da Paylaş
0

“Bütün sanatçılar satranç oyuncusu değildir, ancak bütün satranç oyuncularının sanatçı olduğu fikrini savunuyorum.” – Marcel Duchamp

TED konuşmasında satrançın tarihine atıfta bulunan Alex Gendler şöyle diyor: “Bin yılı aşkın süre boyunca satranç bir askeri strateji aracı, insan ilişkilerini temsil eden bir metafor ve dahiliğin ölçütü olarak biliniyordu.” Satranca dair ilk kayıtlar yedinci yüzyıla kadar uzanıyor, hatta satranç, Hindistan’da altıncı yüzyılda oynanmaya başlanmış olabilir. Satrancın bahsinin geçtiği ilk kayıtlar, oyunun birçok parçadan oluştuğunu ve sonucunu belirleyen Kral taşının olduğuna değiniyor.

Chaturanga

Kuzey Hindistan’da ortaya çıkan oyunun adı “chaturanga” idi ve “dört bölüm” anlamına geliyordu. Pers'te yaygınlaştı, “Şah” ya da kral anlamına gelen “satranç” adını aldı. Arap dünyasında kök saldı ve İpek Yolu aracılığıyla Doğu ve Güneydoğu Asya'ya taşındı, buralarda satranca farklı özellikler eklendi, yine de benzer kurallar ve stratejiler kullanıldı. Eğer oyunun Japon versiyonu (rakibin piyonlarını devirince kendi sahasına taşıyabildiği oyun) daha fazla yayılabilip tercih edilebilseydi bugün oynadığımız Avrupa tarzı satranç yerine çok farklı bir satrançla karşı karşıya gelirdik.

Satranç gittiği her ülkede kabul gördü, çünkü siyasi ve askeri elitlerin kullandığı strateji modellerini andırıyordu. Chaturanga yaygınlaşmadan önce Çin’de “xiangqi” (fil oyunu) denilen bir oyun oynanıyordu. Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eseri piyonların önemini tartışıyordu: “Liderler cesur, askerler etkisiz olunca ordu sıkıntıya girer.”

Satranç aynı zamanda eski uygarlıkların doğal bir şeymiş gibi göstermeye çalıştığı hiyerarşilere de dikkat çekiyor: M.S. 1000’lere gelinceye kadar Avrupalı soylulara sosyal sınıfların rollerine yerine getirmesinin önemini anlatan bir araç oldu. Satrancın bu alegorik işlevi günümüz satranç taşlarının görevlerini belirleyen etkenlerdendi. 15. yüzyılda Batı’da danışman (vezir) satranç taşı, daha sonra “kraliçe” olarak değiştirildi. Bunun nedeni büyük olasılıkla kadın liderlerin o yıllarda yükselişte olmasıydı. 

Oyunun ilk usta oyuncularından biri Ruy Lopez adında İspanyol bir rahipti. O zamanlar satranca dair teoriler o kadar ilkeldi ki Lopez satranç üzerine yayımladığı 1561 tarihli kitapta strateji olarak rakibin gözüne güneş ışığı gelmesinden bahsetti. Satranç teorisi 18. yüzyılda da pek fazla gelişme gösteremedi. Ancak 1749’da Fransız oyuncu Francois-Andre Philidor Analyse du jeu des Échecs isimli kitabıyla satranca dair yeni düşünceler sundu ve günümüzde hâlâ kullanılan “oyun sonu” tekniğini açıkladı. Ayrıca Philidor’un ünlü sözü “Piyonlar satrancın ruhudur” sözü bu kitapta yer alıyordu. 

1849 tarihli Staunton satranç takımı.

19. yüzyılda satranç, standartlaştırılmak üzere belli düzenlemelerden geçti. 1850’lerden önce satranç takımları farklılıklar gösterebiliyordu. Jacques London, Nathaniel Cooke tarafından tasarlanan satranç takımını piyasaya sürdü. Bu takım zamanının en ünlü satranç oyuncusu Howard Staunton tarafından kullanıldı ve bunun sayesinde bu model popüler oldu, dünyanın her bir yanında turnuvalardan kulüplere birçok yerde yaygınlaştı. Ayrıca 19. yüzyıl, satranç yarışlarının başlamasına neden olan satranç saatinin icat edilmesine tanıklık etti. Bu saatin kullanılmaya başlanmasından önce bir satranç oyunu on dört saate kadar sürebiliyordu. Bu dönemin ünlü maçları fazlasıyla heyecan vericiydi. Eğer oyuncu risk almıyorsa ve rakibine şiddetli bir şekilde saldırmıyorsa oyun eğlenceli sayılmazdı. Amerikalı oyuncu Paul Morphy bu tarz hamlelerin vücut bulmuş hâliydi. Avrupa’da çıktığı turlar Howard Staunton hariç birçok oyuncuyu yendi.

Satrançın şampiyonu olarak tanınan Paul Morphy.

Buna karşılık, satranç teorileri hâlâ tartışılmakta olan Wilhelm Steinitz agresif oyunları sevmezdi. Konumsal teknikler kullanarak 1886’da ilk resmi dünya şampiyonu oldu. Bundaqn sonra konumsal satranç ün kazandı. 1920’lerde benimsenen yaygın teori, oyunun başında tahtanın ortasındaki alanı piyonlarla işgal etmekti. En fazla başvurulan açılışların adları şöyleydi: Guy Lopez, Giuoco Piano, Queen’s Gambit (Vezir Gambiti), Fransız Savunması ve Dört Şövalyenin Oyunu. 1920’lerde yeni bir satranç akımı doğdu: Hipermodernizm. Bu akım, tahtayı piyonlarla işgal etmektense diğer çok önemli olmayan taşlarla bunu yapmayı savundu. Böylece yeni tarzlar ve teoriler geliştirildi ve bunlar yeni kuşak satranç oyuncuları Aron Nimzovich, Efim Bogolyubov, Richard Reti ve Ernst Grunfeld tarafından uygulandı.

Erken Modern Dönem’de satranç sarayın sınırlarından kurtuldu ve kahvelerde filozoflar, yazarlar ve sanatçılar tarafından oynanan bir oyun hâline geldi. Satranç böylece birçok kişiye ilham verdi, daha sonraları Soğuk Savaş yıllarında güçlerin savaş meydanı oldu. 1996’da IBM’nin Deep Blue bilgisayarının şampiyon Garry Kasparov’u yenmesi oyunda çığır açtı. Bunun ardından bilgisayarlar oyuncuları yenmeye başladı. Marcel Duchamp’ın sözleri göz önüne alındığında bu satranç oyuncusu bilgisayarlar da birer sanatçı olarak görülmeli mi? İlk satranç oyuncuları bu soruyu sormayı bile aklına getirmemiştir. Ancak yüzyıllarca uygarlıktan uygarlığa aktarılan oyun, insan ve makinenin karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını önceden tahmin etmiş olabilir.

Çeviren ve derleyen: Aslı İdil Kaynar

(Openculture &  Chess)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR