Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Temmuz 2023

Edebiyat

Şavkar Altınel: “Gözümde görkemli ve büyülü olan romandı.”

Semih Gümüş

Paylaş

3

0


Bir edebi türün romana yaklaştığı ölçüde değerli olduğu gibi kuşkulu bir görüşü savunmaya çalışıyor değilim, yalnızca edebi tercihlerimin ardında böyle bir saplantının yattığını söylemek istiyorum. Yazdığım anlatımcı şiire romana benzer yanları olduğu için yönelmiştim.

Semih Gümüş: Şavkar, senin edebiyatın dışındaki gösterişli tutumlara hiçbir zaman gönül indirmeyen bir yazarlık, şairlik tutumun var. Elbette genelleştirmeden söyleyecek olursak, bu belki bizim kuşağımıza özgü bir davranış biçimi de sayılabilir. Şimdiki zamanların kültürü içinde yaşayan genç kuşak yazarlarda bu daha az görülüyor. Bir yazar, şair sence edebiyatı nasıl yaşamalı?

Şavkar Altınel: Birçok yazar ödül almak, kitap eklerine kapak olmak, festivallere davet edilmek vb. derdindeyken, bazı yazarlar da köşesine çekilip sessizce çalışıyor. Ben de bu çok daha küçük ikinci gruptanım belki, ama bunun ne ölçüde övgüye değer olduğuna çok da emin değilim. Başka canlıları öldürüp yemeye hakkımız olmadığını düşündüğü için vejetaryen olan birisinin elbette alkışlanması gerekir, ama et sevmediği için aynı karara varan birisine marifet yapmış gözüyle bakılamaz. Benim bazı hedefler peşinde koşmamam da bu hedeflerin benim için o kadar çekici olmamasından kaynaklanıyor. Onlara erişmeyi daha fazla istememem beni biraz rahatsız da etmiyor değil açıkçası. Sivrilip göze çarpmaya karşı benim kadar kayıtsız bir yazar, başkaları tarafından nasıl görüldüğüne aldırmayacak ölçüde kendini önemseyen birisi olmak gibi tatsız bir olasılığı göz önünde bulundurmak zorunda. Birkaç şahsi dostumdan bin kişi civarındaki okur kitleme kadar, hakkımdaki görüşlerine değer verdiğim insanların olması kendime her şeyin tek ölçütü olarak bakmadığımı gösteriyor umarım. Gene de bu konuda ek kanıtlara rastlamak beni her zaman ferahlatıyor. Geçenlerde Türkiye’nin en önemli üç edebiyat ödülünün Memet Fuat, Erdal Öz ve Behçet Necatigil’in adlarına konulan ödüller olduğu ve benim bunların üçünü de aldığım ansızın kafama dank etti. O noktada birden içime dolan gururu da hakkımdaki tüm değerlendirmeleri hiçe saymadığımın delili olarak sunarım. Sonuç olarak, başkalarına nasıl yaşamaları gerektiği konusunda öğüt verebilecek durumda değilim korkarım, ama şahsen, büsbütün içime kapanmadan köşemde kalmaya çalışıyorum.

şavkar altınel oggito

SG: İlk şiirlerinin çıkış noktası İngiliz şiiri ve geleneği diyebilir miyiz? Senin şiirlerinin hem anlamla ilişkisi hem biçimi İngiliz ya da Angloamerikan şiirine epeyce yakınlık gösteriyor...

ŞA: Bence şiir biçimden kaynaklanmaz, biçim şairin yazmaya çalıştığı şiirden kaynaklanır. İngiliz şiirine hayran kalıp kendim de benzer şeyler üretmek için yola çıkmadım. Şiir yazmak gibi bir hevesim zaten yoktu, romancı olmayı isterken kendimi ansızın şiir yazarken bulmuştum ama bunlar, belki renkli ve eğlendirici de olsa, fazla ciddiye almadan bir oyun ya da şaka havası içinde ürettiğim şiirlerdi. Roman yazabilmekten umudumu kesince daha ciddi şekilde yazabileceğim bir şiiri, romana benzer kimi özellikleri olan İngiliz şiirinde buldum. Kısacası, İngiliz şiiri çıkış noktam değil varış noktam.

“İngiliz şiiri” derken elbette İngilizcenin alabildiğine zengin şiir mirasının tümünden değil belli bir tür anlatımcılıktan söz ediyorum. Bu anlatımcılığın belirleyici özelliği “bir şey anlatması”, yani anlamının olması değil – hangi şiirin yok ki? Önemli olan dünyanın “gerçekçi” bir şekilde, yani gerçek hayatta duyularla ve özellikle de görme duyusuyla algılandığı gibi anlatılması. Duyularla algılama gibi bir eylemin niteliği de açık. Toplumlar, sınıflar, etnik gruplar vb. bir dünya görüşüne sahip olabilir ama dünyaya bakamazlar; bunu ancak bir birey yapabilir. Anlatmaya çalıştığım şiir bireyin dünyayı yaşayışı üzerine kurulu ve dolayısıyla, otobiyografik olması şart olmasa da, böyle bir eğilimi var. Roman belki genelde otobiyografik değil kurmaca ve birden fazla bireyle ilgili ama o da bize dünyayı bir bireyin göreceği şekilde veriyor. Bireyin bu öne çıkarılışının ardında Rönesans, Protestanlığın doğuşu ve Romantizm gibi ideolojik gelişmelerin, onların ardında da burjuvazinin yükselişinin yattığını hepimiz biliyoruz. Bu bütün Batı dünyasını etkileyen bir durum olduğundan, roman gibi, sözünü ettiğim anlatımcı şiir de yalnız İngiliz edebiyatının değil başka Batılı ulusların edebiyatının da bir parçası. Türkçedeki en kusursuz örneği bence Yahya Kemal’in, Türk tarihinin şiirini yazabilmek için resim ve düzyazının özelliklerine sahip bir anlatım aracı ararken bunu öteki Batılı kaynaklarda bulup kişisel tarihini yazarken de başvurduğu şiir. Gene de İngiliz edebiyatının bu açıdan benzerlerinden zengin olduğu kesin ve dediğim gibi, ben de yazmak istediğim şiiri orada buldum.

şavkar altınel oggitoBenim için anlatımcı şiirin çekici yanı, içerdiği gerçekçilik nedeniyle, şairin hayatından bir olayı anlatışını onu yeniden yaşamasına dönüştürmesi. Böylelikle şair olayın “anlamını” da denklem çözüyormuş gibi soyut bir sonuç ya da “kıssadan hisse” olarak çıkarmak yerine, yaşıyor ve okura da yaşatıyor. Anlatılanların gerçekliği ile anlamı arasındaki bu bütünlük de bence her anlatımcı şiiri bir roman sahnesi kılıyor.

Özetlemeye çalıştığım durumun da soyut bir sonuç olarak kalmaması için çok basit bir örneğini vereyim. “Hâlâ” adlı, Amerika’daki öğrencilik yıllarımda bir kış tatilinde New York’a gitmemle ilgili bir şiirim var. Hava kararırken Chicago’dan trene biniyor, sabah yataklı kompartımanımda gözümü açtığımda da Pennsylvania’da karla yamalı tarlalar arasında olduğumuzu görüyorum. Şiir az sonra önünden geçtiğimiz ahşap bir evin verandasında duranları sayarak sona eriyor: “... çizmeler, / parmaklığa dayalı bir bisiklet / ve bir Noel ağacı, / küçük renkli ışıkları gri aydınlıkta / hâlâ yanıp sönen.” Bu son üç dize aynı anda iki değişik şeye, yıllar önce bir Pennsylvania sabahının gri aydınlığında geceden kalma ışıkları hâlâ yanıp sönen Noel ağacına ve şimdi belleğin gri aydınlığında o sabahtan kalma ışıkları hâlâ yanıp sönen Noel ağacına işaret ediyor. Bana bunu görmek geçmişin hem kaybolup gitmiş olmasıyla hem de, bütün sıradanlığına rağmen, bizi sarsmaya devam edebilmesiyle ilgili bir şeyler görmeyi de içeriyormuş gibi geliyor. İçermiyorsa suç bende, çünkü yazmayı seçtiğim anlatımcı şiir böyle yaşayan sonuçlara varmak için gerekli bütün imkânları sunuyor. Benim gibi hayatında olanları anlayıp kafasında bir yere oturtmak amacıyla yazan birisinin böyle bir türde karar kılmasının nedeni de tabii bu.

SG: Philip Larkin’in sende önemli bir yeri olduğunu biliyorum. Şiirlerini Türkçeye de çevirdin, üstelik şiirlerinle Larkin’inkiler arasında yakınlıklar da kurulabilir...

ŞA: Onu okumaya başladığımda yirmi beş civarındaydım. Gençlerin anlayabileceği bir şair değil bence. Yirmi beş yirmi altı yaşımda artık genç olmadığımı ileri sürmemin gülünç olduğunun farkındayım ama en azından hayatın nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye başlamıştım, onda bulduğum da tam bu oldu. Demek istediğim sevdiğim yanlarının temelde mizacı ve hayata bakışı olduğu. Deneyüstücü bir yazar değil; işlediği konular insanlar, insanların hayatları, zaman ve zamanın geçişi, sevgi ve sevginin kayboluşu. Onu keşfedince artık hayatımın ötesindeki bir şiir kavramına erişmeye çalışmak gibi bir yükün üstümden kalktığını duydum. Rahatlayıp kendimi tekrar hayatımın içine bırakmam, oradan yazmam mümkündü. İnsana yazmayı değil duymayı ve duygularına güvenmeyi öğretiyordu. Aradan geçen zaman içinde ona beslediğim hayranlık daha da arttı.

Yukarıdaki paragraf bana ait değil, Larkin’in Thomas Hardy’nin şiiriyle ilgili bir konuşmasından. Ama tırnak içine almaya gerek görmedim, çünkü Hardy hakkında söylediklerini ben de onun kendi şiiri hakkında aynen söyleyebilirim. Larkin bundan önceki cevabımda özetlemeye çalıştığım anlatımcı şiirin belki de en önemli temsilcisi. Herkesin bir şeyler söyleyebileceği basit konularmış gibi söz ettiği “insanlar, insanların hayatları, zaman ve zamanın geçişi, sevgi ve sevginin kayboluşu”ndan anlatımcılığın yalın yapısı içinde inanılmaz güzellik ve derinlikte şiirler çıkaran bir şair. Belki kötümser ama iç karartıcı değil. Tam tersine en dayanılmaz gerçeklerle ilgili şiirlerinden bile okura garip bir arınma ve hafifleme duygusu kalıyor.

Larkin’in Hardy’nin şiirini yirmi beş yaşında keşfetmesi gibi, tesadüfen ben de Larkin’i, keşfetmek değilse de, ilk kez kendimi vererek okuduğumda aynı yaştaydım. Gene Hardy’nin, iki roman yayımladıktan sonra üçüncüsünü yazarken takılıp romancı olamayacağına karar veren Larkin’e şiirin de yazmaya değer olabileceğini göstermesi gibi, beni de imkânsızlığını görmeye başladığım romancı olma düşümden kurtarıp şiire yönlendiren Larkin oldu. Dahası, senin de belirttiğin gibi, Larkin’i çevirdim, yani kendi şiir dilimde baştan kurdum. Bütün bunlar göz önüne alındığında aramızda yakınlıklar olması şaşırtıcı değil. Ama insan yirmi beşine geldiğinde gerçekten de bir şeyler öğrenmiş oluyor. Büyük bir şairin, ardıllarını kolaylıkla bir çıkmaz sokağa sürükleyebileceğinin farkında olacak yaştaydım. Larkin’e cesaret ettiğim kadar yaklaştım, ama bir noktadan sonra peşinden gitmeyi bırakıp yoluma devam ettim.

şavkar altınel oggito

Umarım şiiri insan hayatında bulmanın bana özgü bir yenilik gibi görünmesine yol açacak kadar edebiyatın köklerinden kopmamışızdır.

SG: Sen şiiri insanın gerçek hayatının bazen sıradan, bazen şaşırtıcı yanlarında buluyorsun. Şiirinin meraklı okurları –bu arada beni– çeken en önemli yanı, onlarda herkesin göremediği ayrıntıları görebilmen.

ŞA: Umarım şiiri insan hayatında bulmanın bana özgü bir yenilik gibi görünmesine yol açacak kadar edebiyatın köklerinden kopmamışızdır. Ama ayrıntıların benim için büyük önem taşıdığı bir gerçek. Yaşadıklarımda ya da gördüklerimde yatan şiiri bana onlar haber veriyor, şiir yazıldıktan sonra yaşamaya devam ediyorsa bunu da gene onlar sağlıyor. Bir anlamda şiirin bütün yükünü sırtlandıklarını ileri sürmek mümkün.

SG: Sanki Kraliçe Viktorya’nın Düşü’nün ayrı bir yeri var. Belki bende öyle. 1991’de yayımlanmış. Benim ilk kitabım da aynı yıl yayımlanmıştı. Aradan otuz yıl geçmiş. Bugün dönüp baktığında otuz yıl önceki kitabını nasıl değerlendiriyorsun?

ŞA: Birçok şairin ilk kitabı gerçekte iki ayrı kitaptan oluşur: biri çeşitli başka şairlerden etkilenerek ortaya çıkardığı, aralarında fazla benzerlik bulunmayan ilk şiir denemeleri, ötekiyse kendi şiirinin ilk örneklerini içerir. Açıkça iki bölüme ayrılmış olmasından da anlaşılabileceği gibi Kraliçe Viktorya’nın Düşü de temelde bu ikili yapıya sahip; ama iki bölüm arasındaki ilişki normaldekinden daha karmaşık. Her şeyden önce birinin etki ürünü, ötekinin benim ürünüm olması gibi bir durum yok; ikisinin de bana ait olduğu kolaylıkla görülebiliyor. Dahası ilk bölüm yalnız ikinci bölümde değil, daha sonraki şiirlerim ve düzyazı kitaplarımda da işlenecek temaların neredeyse tümünün tanıtıldığı bir uvertür gibi.

Ne var ki bu temalar benim yaşadıklarımda değil başka bir kaynakta –bir kartpostalda, ünlü bir yazarın hayatında, bir popüler kültür ürününde– bulunuyor ve okura ulaşmalarına da gene ben değil başka birisi –T.S. Eliot, hayali bir Rus romanının anlatıcısı, Sherlock Holmes– aracılık ediyor. Söylenenleri kendimle ilişkilendirmek için çaba göstermiyor, ilişkilendirmenin ötesinde bir temellendirmeye ise hiç kalkışmıyorum. Tam tersine, kafiyeli dörtlükler veya ikiliklerle yazarak ya da sone gibi esneklikten daha da uzak biçimler kullanarak şiirin bir tür olarak kesin kurallara göre oynanan küçük bir oyun olup böyle bir temellendirmeyi mümkün kılacak yapıdan yoksun olduğunu göstermeye çalışıyor gibiyim. Hatta bu bölümde yer alan çoğu şiirin işlediği “ağır” temalarla bağdaşmayan hafifliğinden bir şaka havası yaratmak için yararlandığım söylenebilir. Dolayısıyla da buradaki şiirler bir anlamda belli bir zekâ ve ustalık sergileyen, kapağı açıldığında da içindeki mekanizmanın elverdiği ölçüde uvertürün temalarından birini çalan, eğlendirici ama sonuçta önemsiz küçük birer müzik kutusu. Hepimizin çalışma masasında, bir yazıya nasıl başlayabileceğini ya da devam edebileceğini bulmaya çalışırken oynadığı böyle oyuncaklar vardır. Bu şiirleri yazdığım dönemin ardından ben de, anlattığım gibi, oynamayı bırakıp ikinci bölümde yer alan, hayatın yeniden yaşanması üzerinde kurulu olduğu için aynı temaları müzik kutularının cılız tonunun çok ötesinde bir sesle geliştiren anlatımcı şiire geçtim. Kraliçe Viktorya’nın Düşü’nün benim için taşıdığı önem bu geçişi gösteren kitap olmasında yatıyor.

şavkar altınel oggitoBir yazar olarak durmadan geri döndüğüm bir avuç tema –gençliğin büyük umutlarının kaybolması, yabancılık, köksüzlük, yazıyla hayat arasındaki ilişki, ölümün yaklaşması– genelde bir yolculuk bağlamında karşıma çıkıyor.

SG: Gece Geçilen Şehirler senin gezgin ruhunun habercisi de sayılır. İkinci kitabında ilk kitabındakiyle her bakımdan uyumlu şiirlerin var. Bir Şavkar Altınel şiiri belli oluyordu artık...

ŞA: Ben özellikle gezgin bir ruha sahip olabilirim, ama söylediğim gibi, anlatımcılık bireyin ön plana çıkarıldığı bir tarih dilimine özgü. Dolayısıyla da bireye odaklanmanın aidiyet kavramının zayıflaması anlamına geldiği ölçüde artık hepimiz birer yabancı/yolcu/gezginiz. Şiirime gelince, haklısın, o gezgin değil; ilk kitabımda ulaştığı yerden ikinci kitabımda da, daha sonra da hiç ayrılmıyor.

SG: Peki şiir yazmayı niçin bıraktın? Merak edenler için anlatır mısın?

ŞA: O kadar merak edecek bir şey yok aslında. Şiir hiçbir zaman gönlümde yatan aslan olmadı. Gözümde görkemli ve büyülü olan romandı. Yayımladığım şiirlerden memnunum, olmasaydım yayımlamazdım; ama şiirin benden çok daha büyük bir şairin elinde bile romanın dengi olamayacağı düşüncesi beni hiç terk etmedi. Bir edebi türün romana yaklaştığı ölçüde değerli olduğu gibi kuşkulu bir görüşü savunmaya çalışıyor değilim, yalnızca edebi tercihlerimin ardında böyle bir saplantının yattığını söylemek istiyorum. Yazdığım anlatımcı şiire romana benzer yanları olduğu için yönelmiştim. Yaşadığım şu ya da bu olayı veya ânı bir roman sahnesine dönüştürmek yerine, uzun bir zaman dilimini romana özgü yapı ve dokuyla aktarabildiğine inandığım gezi-anlatı karışımı bir türe doğru ilk adımlarımı attığım anda şiire ihtiyacım azaldı. Şiir elbette bir ölçüde kendiliğinden “geliyor”. Dolayısıyla bilinçli bir kararla yazılması ne kadar mümkünse bırakılması da ancak o kadar mümkün. Ama gelmesini teşvik etmeyi, yolunu beklemeyi, normalde geldiği dalga uzunluklarını taramayı bırakmak imkân dahilinde. Ben de şiiri istememekten çok, zamanımı ve yazma gücümü gezi-anlatı türüne verebilmeyi istediğimden öyle yaptım, sonuç olarak son yirmi yıl içinde yarım düzineden az şiir yazdım. Bu durumun değişmesi de uzak bir olasılık bence.

şavkar altınel oggto

SG: Ve gezi-anlatı kitapların. Güneydeki Ülke: Avustralya’da Bir Yolculuk (1996) ile başladı. Sen sonraki kitaplarında değil, belli ki daha ilk kitaplarında yalnızca gezi kitabı yazmayı düşünmedin, onları birer anlatı gibi tasarladın. Lawrence’ın İtalya’da Alacakaranlık ya da Flaubert’in Doğu’ya Yolculuk kitapları gibi...

ŞA: Yahya Kemal, gezi kitaplarıyla ilgili olarak, yazarın nereye gittiğini bilmenin bir işe yaramadığını, önemli olanın niçin ve nasıl bir ruh hali içinde gittiğini bilmek olduğunu söyler. Ben de kitaplarımda bir mekânı değil benim o anki halimle o mekânda olmamı anlatıyorum. Sözgelimi adı “Avustralya” kelimesinin sözlük anlamından gelen ilk düzyazı kitabım Güneydeki Ülke kırk yaşına geldiğimde, artık yaşlanıyor olduğumun bilinci içinde bu uzak kıtada çıktığım yolculukla ilgili. Bir noktada garip bir değişim gerçekleşiyor, mevsimlerin ters döndüğü, ağaçların gölge vermediği, gökte farklı yıldızların ışıdığı dev bir kara parçasında günlerce yol alışımın hikâyesi kırk yaşına gelip ömrünün Ekvator çizgisini geçen birisini bekleyen, inançların sarsılıp beklentilerin değiştiği Güneydeki Ülke’de oluşumun hikâyesine dönüşmeye başlıyor. Öteki düzyazı kitaplarım da aynı şekilde hayatım (zaman zaman da hepimizin hayatı) hakkında bir şeyler söyleyen böyle yolculukların çevresinde dönüyor.

SG: Sen yaşadığın şehirleri de anlatıyorsun. Oysa bizde pek alışılmış değildir. Yazarlar doğaya değil şehre daha yakın olmalarına rağmen yaşadıkları ya da gezdikleri yerleri senin gibi yazmıyor. Sence niçin?

şavkar altınel oggitoŞA: “Bizde pek alışılmış değildir,” diyerek bence sorunu kendin cevaplandırıyorsun. Söylediğim gibi, beni ilgilendiren anlatımcılık bireyin dünyayı algılayışı üstüne kurulu, bunun ardında yatan süreçler de bizim yaşamadığımız ya da eksik ve geç yaşadığımız süreçler. Gene de koskoca Türk edebiyatında benim gibi yazan bir tek ben değilim. Tanpınar’ın Beş Şehir’de yaptığı farklı bir şey belki ama sözgelimi Demir Özlü ya da Enis Batur’un şehirleri yazışıyla benim yazışım arasında akrabalıklar yok değil. Biraz düşünsem eminim aklıma başka adlar da gelir. Benim farklı bir yanım varsa bunun belli bir anlatım biçimine herkesten daha sıkı sarılıp kendimi onda bütünüyle bulmam olduğu söylenebilir olsa olsa.

SG: Gerçi o kitaplarını birbirinden ayırmak zor ama ben gezi-anlatı kitapların arasında en çok Tepedeki Yabancı’yı seviyorum. Seninki hangisi?

ŞA: Kitaplarım bana da bir arada yayımlanabilecek kadar birbirine yakın geliyor ama içlerinden Kvangvamun Kavşağı, Tepedeki Yabancı ve Hotel Glasgow’un birbirine daha da yakın olduğunu, hatta yabancılık teması çevresinde dönen bir üçlü oluşturduğunu düşünüyorum. Hem bu üçlü hem de genel olarak kitaplarım içinde en sevdiğim de Hotel Glasgow.

SG: Gezi-anlatı kitaplarını roman olarak gören okurlar da oldu. Bence bu niteleme bir yandan o kitaplara değer katarken bir yandan da bazı özelliklerini eksiltir. Sen ne dersin?

ŞA: Bence bir kitap için kullanılan niteleme ona değer katamaz, en fazlasından değişik bir gözle değerlendirilmesini sağlar. Bir yazar olarak durmadan geri döndüğüm bir avuç tema –gençliğin büyük umutlarının kaybolması, yabancılık, köksüzlük, yazıyla hayat arasındaki ilişki, ölümün yaklaşması– genelde bir yolculuk bağlamında karşıma çıkıyor. Dolayısıyla kitaplarımın roman olarak sınıflandırılması ciddi amaçlarla yazılmış olduklarını vurgular belki, ama köklerinin yaşadığım hayatta yattığı gerçeğini devre dışı bırakıp onları basitleştirir de. Hangi türe ait görüldükleri açıkçası sonuçta çok da önemli değil. Üstlerinde ne yazarsa yazsın aynı kitaplar olmaya devam edecekler çünkü.

Gene de bir tür olarak roman bence artık belli bir durgunluk, yorgunluk, yolunu kaybetmişlik havası sergilemekte.

SG: Edebiyatı yaşadığımız hayatla bir hesaplaşma olarak görüyorsun. Bu edebiyata görev de yüklemez mi? Bu düşünceni açabilmen için soruyorum...

ŞA: Bu söyleşinin başından beri vurgulamaya çalıştığım gibi, benim gözümde edebiyat hayatın anlatılması, yani ikinci bir kez yaşanması. Geçmişi değiştirmesi belki mümkün değil ama bu ikinci yaşama sırasında sonunda her şeyi anlamamızı sağlaması mümkün. Kraliçe Viktorya’nın Düşü’nün ilk bölümündeki şiirlerden biri T.S. Eliot’ın Harvard’daki öğrencilik yıllarını geçirdiği “Eski Boston”ı hatırlamasıyla ilgili. Şair, portresini yüreği kurumuş, tutuk, resmi, kadınlardan korkan birisi olarak çizdikten sonra, bu nitelemelere katılacakların “Eski Boston”ı da dikkate almalarını isteyip, “Tanıdıysam da sonra başka iklimleri, / Doğmuşum bir çorak ülkede: / Öğrenemediysem sevmesini, / Ağır olmasın yargınız üstümde” diyor. Kitabın bu bölümünde yer alan öteki şiirler gibi bu da sonuçta fazla ciddi değil ama daha ciddi bir şiirin tohumlarını içinde barındırıyor. Genç bir adamken Eliot’ı böyle konuşturmayı “eğlendirici” bulan Şavkar Altınel sonradan kendisini de aynı açıklık ve acımasızlıkla görüp yazabildiyse hesaplaşmalara ilişkin görevini yerine getirmiş demektir.

SG: Senin öteden beri roman yazmak istediğini biliyorum. Sen de şimdi bundan söz ettin. Gerçi romana duyduğun yakınlık azaldı gibi. Acaba gezi-anlatı kitaplarınla yazmak istediklerini bir ölçüde yazdığın için mi, şiir romanın önüne geçtiği için mi... niçin?

şavkar altınel oggitoŞA: Bir edebi türün romana yakınlığıyla ölçülemeyeceğini yukarıda söyledim. İyi ki de öyle çünkü günümüzde romana en uzak tür romanın kendisi belki de. Edebiyatla ilk ilgilenmeye başladığım günlerde, içerdiği alabildiğine inandırıcı kahramanlar ve ortamlarla, hayatı anlatmanın onu bir defa daha ama bu sefer biçim ve anlamını da görerek yaşamak olduğunu kavramamı sağlayan roman olmuştu. Gücünün sınırsız olduğuna, her şeyi çatısının altına alabileceğine inanıyordum. Oysa şimdilerde temel kaygısı değişik bir konu, yapı ya da ses sunarak okurun gözünü kamaştırmakmış, çatısının altında da zekiliğinden ötürü tebrik edilmeyi bekleyen romancının egosundan başka bir şey yokmuş gibi. Abartıyor muyum? Elbette abartıyorum; en çok ses getiren onlar olmasa da, hayatı anlatmaya ve anlamaya çalışan romanlar da yazılmaya devam ediyor. Kaldı ki ses getirenlerin hepsi de böyle bir amaçtan bütünüyle yoksun değil ve arada bir, şu ya da bu şekilde, iyi, bazen de çok iyi bir romanın belirdiği de oluyor. Gene de bir tür olarak roman bence artık belli bir durgunluk, yorgunluk, yolunu kaybetmişlik havası sergilemekte. Bu durumun nereden kaynaklandığını, ne zaman sona ereceğini ve ardından neyin geleceğini bilmiyorum. Tek bildiğim epey uzun süredir, bir ayağı yaşadığım hayatın içinde duran kitaplar yazmayı daha doyurucu bulup roman yazmak gibi bir ihtiyaç duymadığım. Ama bütün bunlar istediğini elde edememiş bir adamın kendine söylediği bir dizi yalan da olabilir tabii.

SG: En sevdiğin yazarlar ve şairler...

ŞA: Yahya Kemal, Larkin, Conrad, Nabokov, Naipaul, Philip Roth, W.G. Sebald.

SG: Senin için en önemli üç kitap adı verir misin...

ŞA: Muhteşem Gatsby, Babalar ve Oğullar, Conrad’ın kısa romanı Gençlik.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Rüyada Schopenhauer GörmekBurak İhsan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024