Sel
7 Şubat 2019 Öykü

Sel


Twitter'da Paylaş
0

Önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren ırmak, yavaş yavaş çekildi. Sular öyle aheste duruldu ki gören de pek merhametli sanacaktı bu nehri. Sanki saatler önce Zeynep’in gencecik bedenini çekip sürükleyen azgın sular bu yataktan akmamıştı. Oysa sağda solda şu bentleri gürül gürül yalayıp geçen, o sulardı. Azıp taşan sular gürüldeyip gitmiş, boz bulanık akıntının öfkesi dinmiş ve Zeynep’in çamura bulanmış bedeni de ancak ondan sonra ortaya çıkmıştı.

Başının hemen üstündeki siyah şemsiye ile geldi savcı. Çamurun balçığın içinden, kalabalığın arasından sıyrıldı çıktı. Kirli suya bulanmış iskarpinlere kimsenin aldırdığı yoktu. Savcının şoförü de aldırmıyordu sele çamura. Velinimetine hizmet eden emektar garsonlar gibi, elinin biri arkada belinde duruyor, öbürü ile azami hürmetle savcıya şemsiye tutuyordu. Böyle olmasına lüzum yoktu ama adam şemsiyeyi büyük bir ihtimamla tutuyor, şemsiyeden başka hiçbir şeyle meşgul olmuyordu. Sanki bu kara ikindide savcının saçına, kravatına yahut gömlek yakasına gökten bir damla yağmur suyu temas etse, vazifesini eksik yapmış sayılacaktı şoför. Mühim olan vazifeyi noksansız yapmaktı. Şoförün de bundan gayrı bir arzusu yoktu.

Aşağı beldenin çobanı bulmuştu Zeynep’i. Selin ardından, nehrin kenarındaki eskilik dam sağlam kaldı mı ki diye bakmaya gittiğinde karşılaşmıştı kızın cansız bedeniyle. Üzerindeki çiziklerden kim olduğu anlaşılmayan bir surat, mosmor dili dışarıda, ön dişlerinden üçü dördü kırık, nefessiz soluksuz bir genç kız cesedi. O soğuk havada suyun kenarından bir heyecan dalgası kopmuş, bu ürkütücü haber sıra sıra tüm evleri sarmış, derhal jandarma çağrılmış ve cümle köylü nehrin kıyısındaki bu viranenin beri yanına seğirtmişti.

Oysa kim bilir daha kaç sabah, akşam yahut gece bulutlar yine toplanacak, yine sağanak sağanak yağmur inecek, sular kararacak, ardından yine gün doğacaktı. Bunlar sıradan, olağan şeylerdi. Kıvrıla kıvrıla inip gelen nehrin ara sıra böyle öfkelenmesine, dolup taşmasına ve sonra da içindeki çalıyı çırpıyı, ağaç gövdesini, eşek ölüsünü ya da domuz leşini bu damın dibine bırakmasına alışkındı millet. Fakat bu seferki, onların alışık olmadığı türden, beklenmedik bir şeydi. Sabahın köründen beri curul curul yağan yağmur, sel olup taşmış, bahtsız bir insan cesedini sürükleyip getirmişti damın dibine. Şemsiyeli savcının, jandarmanın, doktorun ve öteki resmi zevatın bu çamur deryası içinde debelenip durması da işte ondandı.

Savcıyla doktor, her ikisi de Zeynep’in bedenine klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığını düşünüyordu. Ölü muayenesi yeterliydi, bunda hemfikirdiler. Nihayetinde her şey ayan beyan ortada idi. Tam o esnada Zeynep’in abisi bulundu geldi kalabalığın arasından. Genç adam, kolu başka yöne bacakları başka yöne düşmüş Zeynep’in cansız bedenine bakarken anlattı olanı biteni. Bir yandan gözyaşı döküyor, öte yandan saygılı ve bir o kadar da kendinden emin laflarla sabahki hadiseyi anlatıyordu. Genç adamın gözü ikide bir kız kardeşinin cansız bedenine kayıyor; kararsız bakışları kızın yüzünde, çenesinde, karnında ve çalı çırpının lime lime ettiği entarisinde dolanıyordu.

Oğlanın dediğine göre, her zamankinden biraz erkence çıkmışlar o gün koyunları gütmeye. Irmağın kenarında, yeşilin bol olduğu o yamaçta eğleşirlerken gelmiş bardaktan boşanırcasına nisan yağmuru. Genç adam omzundaki ucu yere bakan çifte kırmadan, sırılsıklam olan ekmek torbasından, koca köpekleri Karaca’nın o sabah ortalarda görünmediği gibi kimi detay mevzulardan hiç bahis açmadı. Savcı da öyle sorular sormamıştı zaten. Gök gürleyip de yürekler zıpladıkça koyunlardan üçü, yılan mancarı yemiş dana gibi ırmağa koşasıymış. Güçbelâ az yukarıdaki bir kaya kovuğuna sığınan delikanlı, kız kardeşini en son o dikbaşlı deli koyunları çevirmek için ırmağa koşarken görmüş.

Arkalardan bir kadın feryadı çınladığında savcıyla doktor ölü muayenesi için raporu nerede yazacaklarını konuşuyorlardı. Bu yağmurda çamurda, balçık kokulu işbu muhite masa atıp daktilo kurmak akıl kârı değildi. Kâğıt ıslanır, masa tingilder, dikkat dağılır ve tabi ki ahalinin etkisinde kalmadan raporu tamamlamak imkânı olmazdı. Doktor, elindeki küçük not defterine Zeynep’in bedeninde gördüğü lezyonları yazıyordu. Otuzlu yaşlarının başındaki doktorun duruşundan belliydi ki sabah erkenden kalkmış, tıraş olmuş, losyonunu sürüp kravatını bağlamıştı. Apaçık ortadaydı ki doktorun şemsiyesi de yoktu, ona şemsiye tutacak bir yardımcısı da. Birisi ona şemsiye tutsa buna itiraz eder miydi, orası meçhul. Doktor, kalın çerçeveli gözlüğünün ardından Zeynep’in çamurlu bedenine bakıyor, deftere hızlı hızlı bir şeyler karalıyor, dönüyor, aynı yere bir daha bakıyordu. Jandarma erlerinden biri –belli ki epeyce yürekli biridir– doktorun emriyle Zeynep’i bir sağına bir soluna döndürüyor, bu esnada doktor burnunu büzüyor, tiksintiyle karışık bir hoşnutsuzlukla ikide bir kafasını öte yana çeviriyordu.

Feryat eden kadının sesi, tüm dikkatlerini dağıttı. Zeynep’in annesi yetişmiş gelmiş, onca kalabalık önünde neredeyse çırılçıplak halde dam dibinde boylu boyunca uzanmış kızı için oracıkta bir ağıt yakıvermişti. “Ah benim kınalım, yeşil dalım...” diyordu. Sonra birden, sanki kadının tüm sözleri düğümlendi, yırtılmış yüreğinden dökülen kelimeler anlaşılmaz oldu. Yavrusunun cansız bedeni karşısında hangi ananın yüreği yırtılmaz, hangi ananın dili bağlanmaz? Yaşadığı gönül darlığı kadının nefesini kesiyor, bir manaya denk düşmeyen kelimeler hıçkırıkla ve gözyaşıyla birlikte dökülüyordu dudağından. Kalabalığı omuzlayan kadının katmer katmer çınlayan haykırışları nehrin karşı yamacına çarpıyor, yankılanıp su sesine karışıyordu. Dediklerinin çoğu anlaşılmasa da ana feryadını işitiyor olmak, yürekten fışkıran tarifsiz acıya, bu boğumlu haykırışa şahit olmak dağın taşın, ağacın, kuşun kaldırabileceği yük değildi.  Oysa etraftaki meraklı ahali, sanki temsil sahnesindeki bir dramın en acıklı bölümünü izler gibiydi. Çoğu tepkisiz onlarca erkeğin arasındaki üç beş çocuk, hayatlarında ilk defa böyle üzücü bir şey gördükleri için korkudan tir tir titriyor, elleri ağzında beş altı kadın, yüreği yangın anneyle birlikte gözyaşı döküyordu. Ölüm karşısında sessiz ve en ufak bir duygudan bile yoksundu erkek milleti.

Savcı, notunu tamamlaması için bir müddet daha bekledi doktoru. O esnada birkaç damla su şıpırdadı şemsiyenin tepesinde. Belli ki vakit yakındı; yağmurun bakiyesi indi inecek. Sular kabarmadan gitmek, tutanağı yazmak, raporu eklemek ve dosyaya numarasını vurup rafa kaldırmak gerekiyordu. Dam dibine uzaktan bakan kalabalığın önünde, eli tüfekli üç jandarma eri resmî zevata sırtı dönük beklerken, doktor son bulgularını yazıyor, az evvel hızlıca kaleme aldığı notların bazı kısımlarının, sonradan okunması zor olmasın diye yeniden üstünden geçiyordu. O da savcı gibi düşünüyor, ırmak dibindeki bu resmî vazifesi biter bitmez bir an bile beklemeden, feryat eden kadının yüzüne bakmadan ve belki kadıncağızın yüreğine değecek iki laf etmeden, oradan ayrılmak istiyordu.

Gitme konusundaki bu acelesi ve cesede ilişkin bu tiksintisi yeni değildi doktorun. Yıllar önce derste kadavra görürken de kafasını öte yana çevirir, dikkatini başka meselelere verirdi. Genç bir tıbbiyeli olarak, ölü insan bedenine bakmaktan her daim çekinirdi. Kadavranın bulunduğu odanın sert havasını teneffüs ettiği o anda göğsü daralır, kalbinin etrafını sıkıp ezen bir şey onu tiksintiye sevk ederdi. Hâlbuki okulun zar zor temin ettiği kadavra ne denli eğitici, ne büyük bir ders vericiydi. Ama ona göre değildi o iş. Ölü bedene bakmaya dair bu fikrisabit, ta o vakitler gelip yerleşmişti zihnine. Oysa eldeki vakaya bakmadan, onu derinlemesine tetkik etmeden olacak iş değildi hekimlik. Doktor çoğu zaman aynısını yapar, ölü bedenden uzak durur, notlarını alır geçerdi. Böyle angaryaların ne için doktorların vazifesi olduğunu sorgular; reçete yazmak, dikiş atmak, istirahat raporu tanzim etmek ve pencere dibinde sigara tüttürmek gibi nice mühim işler dururken böyle resmî vazifelere koşuyor olmayı pek lüzumsuz bulurdu.

Doktor yine öyle yapıyor; kafasını ikide bir öte yana çeviriyor, Zeynep’e dikkatle bakmıyordu. Baksa belki de görecekti, genç kızın karnında üç aylık bir bebek, kafatası içinde sekiz gramlık bir mermi çekirdeği olduğunu. Bakmadığından görmedi. Görmediğinden de notlarına yazmadı, defter kapandı. Çamurlu tarlalardan geri dönülürken iskarpinler adamakıllı balçığa sıvandı. Şemsiye dürüldü, sıra sıra bekleyen ciplere binildi. Daracık yoldan güçlükle ilerleyen arabalar birer birer gözden kayboldu. Yağmurun inceden çiselemeye durduğu işte o anda, içli bir sela yükseldi köyün minaresinden. Cazırtılı ses cümle beldede yankılandı, ormanları, yüksek tepeleri dolaştı. Sonra geldi, Zeynep’in cansız bedenini yaladı, yıkık damın dibinden nehrin bulanık sularına atlayıp aşağı köylere doğru aktı gitti.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR