on üçüncü denememde ölebildim ancak. beşiğimi beşiğine vardırır kendi sekizincisi: kertmeydik ya hani, hatırlasana… ilki tanrı’ya emânet: ta adem’den önce, havvâ’nın nenesinin nazarı deyince yavuz hâlime, çatladım; tuz-buz olmadan. üçüncüsünü hiç unutmam: buzul çağında donarak ölecekken birden güneş açtı kollarını sardı ömrümü. sildi aklımdan ikincisini şeytan, şeytanlığına (bence isyândan!) nûh ile rûh savaşır mı, savaşır: binmem dedim o gemiye, çürük ağaçtan.. hem çok kalaba hem ne gerek var diretmeye hayata?! tuttu kulağımdan bir el, fırlattı ağrı’ya: oğlağın kaderi böyledir, biline (siz ‘inât’ diye yazdınız tarihe dört kez!) beşincisi beleşine yemek-içmekten: antik yunan şamataları! bir de feylesof dediler adıma.. yalan: yaprak gibi yaşıyordum yalnızca (diogenes’e sorun.) meğer ölmez imiş solmayan her can. yediğim-içtiğim de ekmek ve şarap (it gibi fıçıda ölmeye / yeğlerim sürünmeye yaprakça…) romalılar dedim altıncısında, yok mu bir gladyatör yenecek beni? tam yüz otuz beş kelleyi kestim. dellenmeseydi sezar, bir o kadar daha: “bu adamı alıyorum yanıma, tanrılar adına dostumdur.” âh artık ölüm yoktu bana hem başromalı hem de tanrılar katında! ermişdervişkâhin idim en büyük çölde ki çadırım uçtu, devem kaçtı, serâbım uçtu, öldüm öldüm dirildim yedi kez, yediler, on birler, kırklar şâhidim yalanıma, gerçeğime, dinime-îmanıma vâh ettiğim vâha karşıma dikilene dek: su! anladım: dünya bana göre bir yer değil aslında. rüyaya daldıydım bir ânda tam sekiz kez: nefsimi ve nefesimi kestiydi ol perî kızı, elvedâ dedim, uyandım: rüyadan çıktıydım bir kez: ey aşk! dokuz doğurduğumu hatırlarım hep: konfüçyüs, herakleitos, nietzsche, cioran… ona kadar sayamadım, öldüm-bittim, yoruldum, kaldım. on mu dedim az önce, on dedim: seni sevdim seveli en son şâirim! bir düzine acı yaşadım, binlercesi sır-dert içinde. bir düzine sevinç yaşadım, bir tebessümden geçmez öteye. bir düzine ‘şey’ sayabilirdim ancak, avuttum, uyuttum, unuttum kendimi bir kamanın kınında kan kan: ölemedim yine! on birincisi karda: bir yerin bir yerinde bir zaman: seninle konuşuyoruz: tipi pek fenâ. ‘öleceğiz az sonra.’ gücünü boşa harcama. ‘nerden çıktın sen?’ sus.. tipi geçecek. ‘ellerim dondu.’ daya bana sırtını. ‘sen de donarak…’ sus dedim, umut… ‘yalan deme bâri şu ân!’ bak, ilerde bir ışık. ‘yalan deme dedim!’ sarı.. evden.. kurtula… ‘dilim de…’ hiç konuşma. ‘ışık!’ evet, sarı, sapsarı. ‘cennet.’ ev. ‘cen…’ birileri geliyor. ‘azrâ…’ kurtulacağız işte. ‘az…’ az sonra.. az son.. az… sen öldün, ben… ben kaç kez denedim ölmeyi senden sonra da… on üç dediğime bakma, bilmem kaç… ya sen nasılsın?… bir isteğin var mı buralardan?... sarı mı? ne sarısı? ışık! zifirî karanlık burası: maviyi de göremiyorum artık! derin ve soğuk bir zamandayım gayrı. üşümem de kesildi, soluğumunkine az var. ve fakat görebilirim diye seni bir tebessüm yolluyorum gönlümden, ömrümden, ölümümden; al ve kâbûl et lütfen: hâtıram olur görüşemezsek ki körfez bataklık, umut hiç yok, çöl insanları yiteli çok oldu; hem insan da yok gibi şimdilerde: vaktinde öldün de kurtuldun. cehennem-cennet arası kaç dakka? artık başka şeylerden konuşalım. dün gece bir kâbûs gördüm, sen yoktun. beşiğimi sallayan el koptu birden! ‘nazardır’ dedi biri, bir diğeri “buz çağında her şey bıçaktır!” ne güneş ne su ne nûh ne rûh deyince kendime, oğlağım güldü, isyân etti feylesoflar, romalılar, ermişdervişkâhinler; yediler, kırklar, şeytanlar ve tanrılar da, yine her şeyden, evet her ‘şey’den kurtardın beni sen; aşkın içindir bu şiir, bu türkü, bu öykü; ömrün için, gönlün için, senin içindir.


.jpg)



