Sokağın gürültüsü camda bir anlığına titreşip kayboldu. Mutfaktaki eski buzdolabının düzenli, alçak frekanslı uğultusu olmasa, evin içindeki sessizliği tanımlamak imkânsızlaşacaktı. Masanın üzerinde üç gündür duran sarı kâğıtlar, pencereden sızan akşamüstü ışığıyla hafifçe aydınlandı.
Deniz, sandalyesini biraz daha öne çekti. Parmaklarının ucunda kuruyan mürekkep lekesine baktı. Bir metni düzeltmek, o metnin ilk yazıldığı andaki hevesi yavaş yavaş budamak demekti. Her çizilen kelime, yazarın kendine duyduğu o ilk acemi güvenin eksilmesiydi. Yine de durmadı; tükenmez kalemin kırmızı ucuyla dördüncü paragrafın üzerini kalın bir çizgiyle örttü.
"Çok fazla sıfat var," dedi kendi kendine. Sesi, boş odanın duvarlarına çarpıp cılız bir yankıyla geri döndü. "İnsan gerçekten canı yandığında bu kadar çok kelime bulamaz."
Dışarıda, sonbaharın ilk sert rüzgârı caddedeki çınar ağaçlarının kuru yapraklarını sürüklüyordu. Birkaç sokak ötedeki tramvay hattından gelen madeni ses, odanın havasını bir anlığına yırttı. Deniz, bakışlarını kâğıtlardan ayırıp karşı duvarda asılı duran eski, çerçevesiz aynaya çevirdi. Yüzündeki yorgunluk bir hat hat belirsizleşmiş, sanki o da taslağın üzerindeki lüzumsuz bir ayrıntı gibi silinmeye yüz tutmuştu.
Geçen yıl bu vakitler, kentin karşı kıyısındaki o küçük, rutubetli dairede yaşarken de aynı metnin başındaydı. Zaman geçmiş ama hikâye yerinden kıpırdamamıştı. O zamanlar metindeki karakterin adı başka, gittiği şehirler başka, kurduğu cümleler daha uzundu. Şimdiyse her şey sadeleşmiş, geriye sadece kaçınılmaz olan o tek duygu kalmıştı: Bir şeylerin eksildiği ve bir daha asla tamamlanamayacağı hissi.
Masanın üzerindeki çay bardağından hafif bir buhar yükseldi. İçeri giren rüzgârla birlikte bardağın yüzeyinde incecik dalgalar oluştu. Deniz, dördüncü sayfayı eline aldı. Bu sayfada karakter, tren garının bekleme salonunda oturuyor ve giden insanların ardından bakıyordu. Düzeltme kalemini kâğıdın üzerinde gezdirdi. Karakterin ne hissettiğini uzun uzun anlatan o ağdalı paragrafları tek tek sildi.
Geriye sadece iki cümle bıraktı:
“Gidenlerin bıraktığı boşluk, arkalarından kapatılan bir kapının sesi kadar çabuk kaybolmuyordu. Salondaki bank buz gibiydi.”
Gülümsedi. Bazen bir sahneyi anlatmanın en iyi yolu, orada nelerin olmadığını söylemekti. Oggito’da okuduğu o son eleştiri yazısı geldi aklına; “İyi bir öykü, yazarın anlatmadığı boşluklarda nefes alır.” Gerçekten de öyleydi. Okura bırakılmayan her alan, metni boğan bir duvara dönüşüyordu.
Ayağa kalktı, pencerenin kenarına yürüdü. Alt caddeden geçen arabaların farları, ıslak asfaltın üzerinde sarı ve kırmızı şeritler çiziyordu. Şehir, kendi hikâyesini hiç kimseden onay almadan, aralıksız bir gürültüyle yazmaya devam ediyordu. Kimse bir sonraki paragrafta ne olacağını bilmiyor, kimse yazdığı hayatın üzerini kırmızılı kalemlerle çizip düzeltemiyordu.
Tekrar masaya döndü. Sandalyesine oturdu, tükenmez kalemin kapağını kapattı. Dosyayı düzgünce hizalayıp kenara koydu. Artık metne müdahale etmeyecekti. Bir öykünün bittiğini anlamak, yazarın kendi eksikliğiyle barıştığı o tek andan ibaretti.
Lamba ışığını kapattı. Odaya çöken karanlıkta, masadaki kâğıtlar sadece beyaz birer gölge olarak kaldı.
Lamba kapandıktan sonra odada kalan tek ışık kaynağı, karşı binanın çatısındaki kırmızı reklam panosunun düzenli aralıklarla yanıp sönen gölgesiydi. İki saniye parlaklık, iki saniye karanlık. Zaman, o odada saatlerin tıkırtısıyla değil, o kırmızı gölgenin duvarda genişleyip büzülmesiyle ölçülüyordu.
Deniz, masanın başından kalkmadı. Yüzünü avuçlarının içine aldı. Bir metni tamamlamak, yazarı rahatlatmak yerine garip bir boşluk bırakırdı zihinde; içi boşaltılmış, kabuğu soyulmuş bir meyve gibi. Dışarıdaki caddeden geçen son belediye otobüsünün motor gürültüsü odayı doldurup boşalttı. Otobüsün camlarından yansıyan ışıklar, tavanda bir anlığına devasa bir çizelge gibi uzayıp kayboldu.
Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranın keskin mavi ışığı gözlerini sızlattı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ekranı açıp boş bir mesaj kutusuna baktı bir süre. "Geri dönmeyeceğini biliyorum ama bu taslak bitti," yazmak geçti içinden. Sonra vazgeçti. Silmek, hiç yazmamış olmaktan daha zahmetsizdi. Parmağını silme tuşuna bastı, harfler tek tek yok oldu. Hayatta, kâğıt üzerindeki kadar kolay yapılmıyordu bu hamle.
Mutfaktan bir bardak su almak için doğruldu. Ayak tabanlarının parkeye temas ederken çıkardığı hafif gıcırtı, evin içindeki yalnızlığın haritasını çıkarır gibiydi. Tezgâhın üzerindeki eski musluk hafifçe sızdırıyordu; her damla, paslı sacın üzerine düştükçe odanın sessizliğine düzenli bir çentik atıyordu. Suyu içerken gözü pencereden dışarıya kaydı.
Karşı apartmanın üçüncü katında tek bir pencere açık sarı bir ışıkla aydınlanıyordu. Tülün arkasındaki belli belirsiz siluet, bir masanın başında öne eğilmişti. O da bir şeyleri düzeltiyor muydun acaba? Bir faturayı mı yatırmaya çalışıyordu, son kullanma tarihi geçmiş bir ilişkiyi mi uzatmaya çalışıyordu, yoksa hiç gönderilmeyecek bir mektubu mu temize çekiyordu? Kent, gecenin bu saatinde birbirini hiç tanımayan ama aynı yorgunluğu paylaşan binlerce yalnız adam ve kadının sığınağına dönüşüyordu.
Salona döndüğünde masadaki dosyaya tekrar baktı. Kırmızı mürekkep çizgileri, karanlıkta siyah birer leke gibi duruyordu. Düzeltmeler bitmişti ama hikâye hâlâ bir yerlerde sızlamaya devam ediyordu. Zaten hiçbir öykü gerçekten bitmezdi; sadece yazarın ondan vazgeçtiği veya teslim olduğu anlar vardı.
Deniz, pencereyi araladı. Sonbahar gecesinin nemli, soğuk havası içeriye doldu. Uzaklardan bir tren düdüğü çalındı. Gar bekleme salonundaki o buz gibi bankı düşündü tekrar. Karakteri orada bırakmıştı; gidenlerin ardından bakarken, kendi içindeki o dolmayan boşlukla baş başa.
"Her şey olması gerektiği gibi," diye fısıldadı rüzgâra doğru.
Dosyayı kapattı, kapağının üzerine "Son Taslak" notunu düştü. Artık metin kendinden çıkmış, başkalarının zihninde yeniden kurulacak o sessiz alana devredilmişti. Yatağına doğru yürürken, şehrin uğultusu dışarıda hafifleyerek ritmik bir ninniye dönüştü. İçindeki gürültü de ilk kez bu kadar sakindi.









