Siyah Bir Leylek
19 Ocak 2020 Öykü

Siyah Bir Leylek


Twitter'da Paylaş
0

Arkamdan gelin lütfen, size odanızı bir seferlik ben göstereceğim.

“Bir seferlik” sözüne takıldığımı anladı. 

Ben bildiğiniz gibi bu evin yöneticisiyim. Odacı eşliğinde gitmenizi isteyebilirdim, normali de bu ama odayı nasıl bulduğunuzu bizzat görmek istiyorum.

Yüzümde memnuniyetin izi belirene kadar bekledi. Ben de inat etmeyi bırakıp gülümsedim, diri göğüslerine bakmamak için çırpındığım bu genç kadına. O kadar davetkârlar ki geniş yakadan çabasızca ortaya çıkarlarken. Onların üstünde iki çiy tanesi hayal ettim. Benimkiler hiç böyle olmadı. Haksızlığa uğramışım gibi geldi bir an. Gözümün göğüslerine kaymasını yadırgamıyor, ben de olsam bakardım havalarında, anlayışlı. Atkuyruğunu sallaya sallaya hızla önüme geçiyor. Dar eteğin altındaki kalçaları birbirinin üstünden devrilirken artık ona yetişmem hayal oluyor. Hem dizlerim hem kalçalarım kireç bağlamış, o kadar hızlı yürüyebilsem burada işim ne. Anlayışsızlığı içimde öfke uyandırıyor. Benim kalçalarım da gençliğimde biçimliydi. Ki öyle olsa bile yitirdiğimiz şeyleri bu kadar gözümüze sokmaya ne hakkı var. Yaşıtlarının arasındayken böyle giyinsene. İşyerinde hiç olmuş mu. Gençlik pırıl pırıl parıldayan bir şeyken bir de onu görgüsüzce ortaya dökmeye ne gerek var. 

İleriden sola dönüyorum. İşte orada, gergin bir yüzle beni bekliyor. Sağa da dönebilirdim. Doğru tarafa dönmeyi başarmama seviniyorum. Dur bakalım. 

Dizlerim ağrıyor bu aralar, yoksa... Susuyorum. Asansörde yüzüme bakmıyor, dalgın. 

Resmi olmaya çalışıyor, bunu belli etmeden tatlılıkla yapma becerisi yok demek ki. Onu inceliyorum, otuzuna dayanmış olabilir. Yormayın kendinizi, otuz üçüm, diyor. Kırk da olacağım, elli de, seksen de. Endişelenmeyin. Cin gibi. Hiç sevmedim bu kadını. İnsan otuzunda yirmisine has acemiliklere sahipse ne anladım o otuz üçten. Otuz üç mü hem. Daha büyükse daha yazık.

Uzun koridordan odama yürüyoruz, günlük kapasitemi aştım, dizlerim oturmamı emrediyor. Koridor boyunca onun topuk sesleri yankılanıyor, ben sanki yokum, düz, lastik topuklar hiç ses çıkarmıyor. Sıfır. Sıfır. Sıfırım. 

Nihayet bir kapının önünde duruyoruz. Odaya önce benim girmemi bekliyor, bir koku hücumuyla odaya dalıyorum. Yasemin kokusunu seçiyorum. 

Odadan mı? 

Nerde! Hanım kızımızın koltuk altlarından, kulak arkasından, belki de saçlarından.

Evimi özlüyorum şimdiden. Burası karanlık. Perdeleri ardına kadar açıyor, pencereleri de, dışarının egzoz kokusu dolduruyor odayı. Gece yatarken pencerenizi yaz kış hafif aralık bırakın, soğuk hava diri tutar sizi.

(Nerelerimi diri tutar?) Kendi kendime sessizce gülüyorum.

Her duygumu, her düşüncemi kavrayıveriyor. Ama duygusuzca. Fazla dikkatli, fazla kurnaz. Hiç sevmem. Evime dönmek istiyorum.

Dikkatinizi odanıza verin biraz, diyor soğuk bir sesle emreder gibi. 

Bakıyorum, hep bakacağım zaten. Bir yatak, bir masa, bir sandalye. Tekli koltuk. Kumaşı yıpranmış. Elbise dolabı. Kaç yıldır bu eşyalar bu odada, diyorum, kaç kişiyi öldürdüler?

Ah, kötümsersiniz. Hiç sevmem böyle tepkileri. Ben de sizin gibi suratımı mı ekşiteyim her sözden sonra? Böyle şeyler düşünmeyin. Beni itham eden bir yüzle bakıyor. Silkinmem gerek. Burası gerçekten misafirhane mi? 

Odayı beğenmedim, diyorum. (Ben bir müşteriyim.)

Misafirhanemizde kalmak zorunda değilsiniz, diyor blöfümü görerek. 

Bu oda kuzey yönünde.

Ah, evet, yazları serin olur bu yüzden. Sıcak bir kentte yaşadığımızı hatırlatırım. Güney yönündeki odalarımız yazın boşalır. Kış diye dolu o odalar, isterseniz yazın odanızı değiştirebilirsiniz. Ama pişmanlık duyarsınız, uyarmadı demeyin, bu odaya mum olursunuz. Üstelik büyük bir oda ve tek kişilik, tam arzu etiğiniz gibi. Pencereleri geniş. İlk gün acemiliği çekiyorsunuz, konuklarımın yaşlanmaları benim yüzümdenmiş gibi bana öfkelenmesine alışığım, diyor “aklından geçen her şeyden haberdarım” bakışıyla. 

Bu yaşlar kolay değil, bunu siz de öğreneceksiniz. Umarım o günleri görürsünüz, diyorum imalı bir sesle. 

Acelem yok, diyor. Belki o yaşlara geldiğimde yaşlılık tarihe karışmış olur. Gülüyor. İnsanları kızdırmaktan zevk alıyor. Kötü bu kadın. 

Gevezeliği bir kenara bırakalım, siz odaya odaklanın. Yarın uyandığınızda, onu neden demedim, bunu neden görmedim diye pişman olmanızı istemem. Bir koşu yanıma gelip odamda şu eksik bu eksik derseniz sizi dinlemem. Üstelik odayı size daha önce bilgisayardan göstermiştim. Eksik dediğiniz şeyleri tamamladık. Aynayı bire düştük. Yatak çarşafınız çiçekli, masa örtünüz rengârenk. Canlılığı seviyorsunuz diye bunlar da size hediyem, diyor odanın dört bir tarafına yerleştirdiği çiçekleri gösterip. Odaya girer girmez çiçeklerin dikkatimi neden çekmediğini anlayamıyorum, sümbül mü bunlar, neden kokmuyorlar, oda güneş almıyor, salon bitkisi değildir zaten sümbül, bahçeye, en kötü ihtimalle balkonun açıklığına ihtiyaç duyar. Aa, plastik bunlar!

O da hayal kırıklığına uğruyor. Birbirimize şaşıyoruz. Plastik sümbüllerle mutlu olacağımı mı düşündünüz? 

Elbette, diyor başını dikleştirip, neden düşünmeyeyim? Canlı her şeyinizi yitirerek gelmiyor musunuz buraya? Bunlar ölümsüz. Her gün aynı şekilde selamlayacaklar sizi. Hiç sıkılmadan yeşil ve diri, yani hep genç kalacaklar. 

Tepem attı, karşısına geçiyorum: Plastik çiçeklerdeki sonsuz gençlikten bana ne, gençlik kimin umrunda! Canlı her şeyimizi, gençliğimizi, artık aramızda olmayan sevdiklerimizi, ailemizi burada taşıyoruz, diyorum işaretparmağımla başımı gösterirken. Buraya dostlarımla geldim, onları her yere taşıyorum. Yalnız değilim. Hatıralarım ve aklım var. Sadece onları korumak için buradayım. Bakın çantama, her gün sudoku çözerim, kitap okurum, beslenmeme özen gösteririm, güneşlenir, yürüyüş yaparım. Buraya gençlik özlemiyle ya da sonsuzluk görgüsüzlüğüyle değil, misafirhanenizde sosyalleşirim diye geldim. Aklımı yitirdikten sonra zaten geçmiş siliniyor, yitirdiklerimizi hatırlamadık mı onlar hiç olmamış gibi oluyor. Yani genç arkadaşım, bu konuda bizim için sakın endişelenmeyin. 

Başım dönüyor. Koltuğa ilişiyorum, sanırım oturmama yardım etti. O kadar lafı sanki ölmüş bir eşeğe söyledim. Odada gezdiriyor kaygısız gözlerini. Sözlerimi duymamış olabilir mi? Onca lafı içimden mi geçirdim? Soran gözlerle bana bakıyor: Aklınıza takılan bir şey? 

Muhabbetkuşuna izin var mı acaba?

Ah, hayır. Maalesef. Denedik ama olmadı, hem o kuşlar zayıfçık, ezildiler ayak altında. Kafesinden çıkan öldü. Siz kuş getirdiniz mi birisi kedisini, öteki kediden bile küçük diye yaygarayı basıp süs köpeğini getirmeye kalkıyor. Hayvanlar gürültüleriyle, tüyleriyle, salyalarıyla geliyor. Ne diğer sakinlerimiz ne de personelimiz memnun oluyor bu sonuçtan. Malum, size elimizden geldiği kadar ucuza hizmet sunmak için didiniyoruz. Hem ormanlık alanda hizmet veren misafirhaneler var, hayvanlar için özel bölümleri de mevcut. Sizse burayı tercih ettiniz. 

Sırf fiyatı nedeniyle değil, diye atılıyorum hemen, yemekleriniz çok beğeniliyor, bir de şehir içi olması iyi. Ormanlık alanda çok yalnızlık duymaz mı insan?

Öyle diyelim. Sakin. Evet, plastik çiçekleriniz için size biraz zaman tanıyacağım, canlı çiçek olmaz burada, biliyorsunuz. Ne balkonunuz var ne de güneşiniz. İsterseniz zemindeki dükkânımıza bir uğrayın karar vermeden önce, her çiçeğe uyan kokularımız var, uygun fiyata, kesinlikle alerjik değil. Sprey şeklinde, plastik çiçeklerinize sıkıyorsunuz, koku bir haftaya kadar kalıyor. En sevdiğiniz çiçek kokusu nedir? 

Ful, diyorum umutsuz.

Bana sümbül demiştiniz, bunları nerelerden buldum getirttim, bir bilseniz! Bugün en çok buna sinirleniyor. 

Sümbüllerin görünüşünü ama ful çiçeğinin kokusunu severim en çok, diyorum coşkuyla. Hem ben bu maksatla sorduğunuzu nasıl bilebilirim? Keşke plastik çiçek sever misiniz diye...

Odanızın sürekli ful koktuğunu düşünün. 

Bir hafta sonra biteceğini bilerek mi ya da spreyin çarçabuk tükeneceğini, hatta bir gün, ful kokusu bulamadık, daha da sonra, artık bu kokular üretilmiyor, sözlerini duymak için mi?

Ah, tamam, her şeyi siyaha tamamlıyorsunuz. Çiçekler mevsiminde açar, doğru mu? Hiçbir çiçek yirmi dört saat o kokuyu vermez. Biri akşamüstü kokar, biri gece. Çiçeğin kokusunu almak için belinizi ağrıtacak kadar eğilmeniz ya da kireçli, güçsüz dizlerinizle çömelmeniz gerekir, bir de eğer becerirseniz boynunuzu uzatarak burnunuzu çiçeğe dayamak zorunda kalırsınız. En zoru da budur. Gerçek olan her şey daha çetindir hanımefendi, biz hayatlarınızı kolaylaştırmak isteriz, misyonumuz budur, ama siz bilirsiniz, ben bu sefer çiçeklerinize koku sıkacağım, hoş geldiniz hediyesi olsun. Pazartesi günü bana kararınızı bildirirsiniz, sessiz kalırsanız bunu kabul olarak değerlendiririm. Elimdeki sümbül kokusu. Dükkânımızda her tür çiçek kokusunu bulabilirsiniz, sanırım ful da olacak, değilse de getirtirim sizin için. Bugün cuma biliyorsunuz, duvarda takviminiz var, biraz büyük ama gözlüksüz de görün istedim. Hemen karşısında kocaman harflerle yemek saatleriniz ve yemek salonunun, doktor odasının, revirin bulunduğu katlar yazıyor. Çay saatimiz hafta sonu dahil her gün beşle altı arasında. Gözlerini bana dikiyor bunu söylerken, çocukça bir sevinç duyacağımı biliyor. Hemen kaynaşırsınız diğer misafirlerimizle, diyor, sizin mutluluğunuz benim mutluluğum, hüzünle eğiyor bakışlarını. İçimde ona karşı acıma duygusunun yükselmesini engelleyemiyorum. Zavallıcık, yaşlıların arasında mahpus, küfleniyor şimdiden. Birden ciddileşiyor. Odalarda çay kahve yapmak yasak, derken sesi yükseliyor, onunla ilgili ne hissetmem, ne düşünmem gerektiğini anlayamıyorum. 

Yiyecek de bulunduramazsınız, tespit edersek uyarıyoruz, tekrar ederseniz ya para cezası veriyoruz ya da gitmenizi istiyoruz, haberiniz olsun. Elinizde salladığınız ne öyle? Haa sudoku, hay Allah! Tabii ki odanızda sudoku çözebilirsiniz. Odamda ne eksik, ne istesem, diye düşünüp durmayın. Bu konuyu kapadık. Eksiği yok, biz sizin için her ayrıntıyı düşündük. Şu da olsun diye zahmet edip beş katı inmeyin, bu konu bizim için tartışmaya açık değil. Ne kendinizi ne bizi yorun, odanıza alışmaya çalışın, baktınız olmuyor, istediğiniz zaman misafirhanemizden ayrılabilirsiniz. Müracaat çok. Her katta teras var, hem de güney yönünde, güneşlenebilirsiniz, iyi gelir. Yemek salonları, oyun salonları, revir nerde, bir dolaşıp bakın. Sizi anlayacak pek çok dostunuz var burada. Erkek dostlarımız çapkındır hem, diyor kıkırdayarak. Nasıl dolanıyor böyle o duygudan bu duyguya, o düşünceden ötekine. Aklım karışıyor artık. 

Oyalanıyorlar, eğleniyorlar işte. 

Kimler?

Dedim ya, yaşıtınız erkekler, hemen inanmayın, kırarlar kalbinizi. 

Alaycı gülümsemeye bile yeriniyorum. O kadınlar da eğleniyor bence. 

Hangi kadınlar?

Kalpleri kırıldı sandığınız kadınlar, diyorum. Bizim yaşta bu işler için kırılacak kalp nerde? Kim kaybetmiş de biz bulalım. Ben sohbet etmeyi severim, erkekmiş kadınmış, çocukmuş büyükmüş, zenginmiş fakirmiş, kralmış köleymiş... hiç fark etmez, zerre bile. Artık hepsi bir. Bu yaşa erişmenin hediyesidir bu, siz nereden bileceksiniz. 

Suratı birden asıldı. Dolap kapağının iç tarafında uyulması zorunlu kurallar tek tek yazılı. Bu konuda hoşgörümüz yoktur, bilin isterim. İyi istirahatler. Keyfini çıkarın. Sırtını döndü, sivri topuklu ayakkabılarıyla kulaklarımı döve döve çıktı. Hemen kapamadım kapıyı, bana bilenmesin. Asansöre varana kadar bekledim. 

Odam mis gibi sümbül kokuyor. Bakmazsam plastik çiçekler de gerçek sümbüllere pek benziyor. Zaten gerçek sümbül de plastik gibi görünür biraz. Kalsınlar bakalım. Rengârenkler, sümbül kokulu sümbüllerim. Olmazsa farklı kokular da denerim, ne olacak! Gerçeğin peşinden niye koşayım? Her hafta bir koku denerim, ful, gül, yasemin... Oo, beyaz zambak, hele de gardenya. Varsın çiçekler de plastik olsun. 

Renk ve koku da giderse bu odadan... İmdat! 

Yatağıma uzanıyorum. Çok yorgunum. Bir söz aklıma geldikçe içimi acıtıyor: Kafesinden çıkan öldü. İnsanların ağır ayaklarının altında kalan o rengârenk muhabbetkuşları gözümün önünden gitmek bilmiyor.

Kapıyı sessizce açıp içeriye giren delikanlı sapsarı saçlarını iki eliyle geriye atarken gülümsüyor. Hoş geldiniz deyip yatağıma zıplayıveriyor. Muhabbetkuşu istiyordunuz demek. Benim size başka bir önerim var. Gözlerinizi kapayın şimdi.

Odaya başka girenler oluyor, hummalı bir çalışma başlıyor, her taraftan farklı bir ses yükseliyor, tıkırtılar, takırtılar, gıcırtılar... Biraz daha yukarıya! İyice gerin! Dikkatli olun! Bu sözler sırf delikanlıya da ait değil. Gözlerimi aç denene kadar açmıyorum. Kalbim küt küt, iyi şeyler olacağına dair bir hisle doluyorum. 

Yatağıma zıplayan delikanlı olmalı. Aa, siyah bir leylek kanatlarını açıp kapıyor. Güçlü bir esinti dolduruyor odayı. 

Onunla bir kafes içinde olduğumuzu anlıyorum, kafesimiz ahşaptan, odayı dolduruyor, oda sağa sola, yukarıya aşağıya çekiştirilip uzatılmış, genişletilmiş. Ayağa kalktığımda hafif bir sallantı oluyor, duvarlar sallantıyı hafifletecek yumuşak bir malzemeyle kaplanmış. Yatağımın yerinde saman yığını, ot kokusu. Yemliklerin biri benim için, diğeri leylek arkadaşımın. Yükselip dolanıyor biraz. Zavallıcık. Bu boşluk onun için çocuk oyuncağı. Üzülüyorum. Mavi bir gökyüzünü neye değişir? Yanıma gelip oturuyor. Gagasını açıp kapayarak tak tak sesler çıkarıyor. Onu ezecek büyüklükte bir insan ayağı olmadığı düşüyor aklıma. Hem onları uyaracak hatta yerinden sıçratacak kadar gürültü çıkarmayı da biliyor.

Tak tak

tak tak 

tak tak. 

Şimdi içim rahat.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR