Yemek masasının örtüsünü kenarlardan çekiştirdikçe dantel desenlerin deliklerinden kaçan ekmek kırıntıları görünüyor, gece bir şeyler atıştırmış olmalı. Örtünün bana yakın kısmını dikkatle kaldırıp aramıza bıraktım incecik yığıldı. Hayal kırıklığı yaşamasını istemezdim. Kırıntıları kendi önüme çekiyorum.
“İlk işimiz bu masayı odanın ortasına taşımak olsun, sıkıştık kaldık burada.”
Cevap vermiyor. Kötü zamanlarda uzun uzun susar, eğlence arayan çiftler gibi neredeyse tamamını bildiğimiz çocukluk anılarımıza sarılırız. Şansımı deneyeceğim. Amacım onu üzmek değildi. Sesimi neşeli çıkmaya zorluyorum.
“Bak ne geldi aklıma, ben küçükken babam beni bir sabah buzdolabının üstünü görebileceğim kadar havaya kaldırmıştı. Yerden çok yüksekteydim. Gülümseyen annemin topuz olmuş saçlarındaki tokasını, sandalye sayesinde ulaştığım ocağın üstünde kaynadığını bildiğim yumurtamın kendisini görebiliyordum. Sonra babam beni kucağına aldı, sadece kollarımdan tutarak mutfağımızın ortasında kendi etrafında döndürdü, savrulurken hiç korkmuyordum. Güzel sabahlardandı. Babam da o sabahı benim gibi mi hatırlıyordur?”
Yüzü kâağıt gibi beyaz, beni dinlemiyor. Kendi açısından hiçbir şeyi yanlış yapmadı. “Dünyanın en güzel kadını değilsin ama güzel alışkanlıkların var” dediği gün yeni bir hayata başladığımı biliyordum. Önüne bakıyor. Benim için yeni yoksa her şey pek çok insanın yaşayacağı gibi oldu. Sebepli sebepsiz gülmeler, müzikler, geziler, sohbetler. Neredeyse büsbütün mutlu iki insan olmuştuk. Başarmış hissetmenin verdiği gururu hissediyordum. Sonra bir şey oldu, başkalarının çokça yaşamayacağı bir şey, olmasını istemedim ama oldu. Doğruldu, pencerenin yanına gitti.
Gördüklerimi, düşündüklerimi, sevinçlerimi, hayallerimi, planlarımı ve yaşadığım anı onunla paylaşmamaya başladım. Kendimi zorladım ama bunu ona söylemeden yaptığım için yine huzurlu değildim. Saçlarını iki eliyle geriye yatırdı, pantolonunun kemerini çekiştirdi, bir elini cebine soktu, yüzünde zorlayıcı bir nezaket var. Kendime ısrarcı olmam değişikliğe sebep olmadığı gibi uzaklaşmamı daha da hızlandırdı. Ayrılma yaşadım. Kendi aklıma geri döndüm. Birbirimize yalan söylemeyiz bu yüzden her şey iyice karıştı. Odanın her yerine dikkatle göz gezdiriyor.
“Haklısın masayı odanın ortasına almalısın. Bir de siyah küçük firkete tokalar, onlardan nefret ediyorum, evin her yerinde karşıma çıkmalarından çok sıkıldım.”
Ensemde topladığım saçlarımdan bir tanesini çekip çıkardım, serçe parmağımdan küçük incecik bir şey, varlığı ile yokluğu nasıl bu kadar fark edilebilir. Düzenli değilim doğru fakat onun söylediği gibi evin her yanına tokalarımı dağıtmıyorum. Benimle ilgili bir sorunu olduğunu bilmiyordum.
“Başka hangi konulardan şikayetçisin?”
Başını sağa doğru yatırdı, dudaklarını büzdü, utandım.
Tekrar masaya oturdu, iki elini masanın üstüne koydu.
“Peki ne yapacağız şimdi?”
Doğruyu söylemeliyim, mecburum. Kararlı olmasını istediğim sesim kısık çıktı.
“Ayrılacağız.”
Ellerini ağır ağır alnına götürdü, parmaklarıyla kaşlarının ortasındaki deriyi iki yana itti. Parmak uçlarını şakaklarında gezdirirken gözleri çekikleşti. Telaşlandım.
“Ama hemen değil, ben de hazır değilim. Birlikte geçirdiğimiz günleri iyi hatırlamak istiyorum. Aslında korkuyordum, babam beni döndürdüğü gün savrulurken çok korkuyordum. Şimdi de korkuyorum.”
Kalktım pencereyi açtım. Kaldırım kenarında oturan iki erkek çocuğu şakalaşarak dondurmalarını yalıyor, beyaz şortlu kadın parmak arası terliklerini sürükleyerek yürürken bronzlaşmış teninin parladığının farkında değil. Deniz çantasının üstünde palmiye ağacı resmi var. Başımı cama dayadım, temmuz sıcağı yüzüme çarpıp içeri doluyor. Birden her şey yolundaymış gibi hissettim. Pencereyi kapatıp ona döndüm.
“İnanmayacaksın ama canım fena halde dondurma çekti.”
Hemen arabanın anahtarını aldı.
“Kakaolu mu alayım?”
“Elbette”
Görevine koşan askerler gibi hızla evden çıktı.
Tam bu anı ben güzel hatırlayacağım onun da güzel hatırlamasını isterim ama galiba bu benim elimde değil. Kapıyı açtı geri içeri girdi.
“Ne oldu?”
“Geç kalırsam merak etme, dün deniz kenarında gördüğüm adamın yanına gitmeliyim, geleceğim demiştim.”
Biraz durdu, ayakkabısının burnunu paspasa sürttü.
“Bir anlamı olur mu bilmiyorum ama sana sürpriz yapacaktım.”
“Ne sürprizi, bu nerden çıktı şimdi?”
“ Ne bileyim son günlerde seni dalgın görünce,”
“Oy Allah’ım bilmiyorum, aklım çok karışık, tuhaf hissediyorum, bilmiyorum, ayrılırsak acaba dedim.”
“İşte böyle, konuş benimle, anlat, yeter ki anlat, hadi gel, seni de o adamla tanıştırayım, hem ne yaptı ben de merak ediyorum.”
Birden annemin o sözü geldi aklıma. “Güneşin tepede parladığı bizi sıcacık ısıttığı günde insan kendisine dert aramamalı.”
Saçlarımı açtım, tel tokaları masanın üstünde bıraktım, çıktık.






