Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Temmuz 2018

Öykü

Songül Öztürk • Ki!

Songül Öztürk

Paylaş

28

2


“Ben muhakkak ki en zor olanı seçtim.
Hakikatleri satacağım!”
Hakikatler satıcısı (!)
 
 Alıcısı var mı? Soruyu öykünün bir yerinde muhakkak cevaplandırmalıyım ki… İyi duyamadım sizi, talip misiniz? Yanlış mı anladım! “Hakikat tek yüzlü müdür,” diye sordunuz? Siz de mi benzer bir soru soracaktınız. Sizin de lafı ağzınızda mı bıraktılar? Ortalık birden karıştı. Okurlarımın –hepsi olmasa da azımsanamayacak sayıda okurumun, sorgulayanlarınızın– bu konuyla yakından ilgilendiğini görüyorum ki, sizlerin de kolaylıkla kabul edeceği gibi ortak sorunuz ‘özgür iradeye sahip miyiz?’ diğer bir deyişle ‘kararlarımız gerçekten özgür mü?’ sorunsalının da yanıtlanmasını gerektiriyor ki, aslında ne kadar ‘karar verdim’ demek istiyorsak da sonuçta bu kullandığımızın bir dil olduğunu fark etmenizi ve kararı aldığımızı fark etmeden saliseler önce, o kararla ilişkili nöronların harekete geçtiğini belirtmeliyim ki, bu da özgür iradenin bildik tanımının dışına çıkılmasını gerektiriyor ki, hakikatin tekliğiyle ilgili olası kuşkularınıza geri dönüyoruz ki, çık çıkabilirsen işin içinden. Ne dediniz? Yine duyulmuyor sesiniz. Bunun benim sorumluluğum olduğunu mu söylediniz. Siz de hemfikir misiniz? Hakikat kişisel bakış açısıyla değişen bir olguysa ben hakikatleri satmaktan şu an itibariyle vazgeçiyorum o zaman. Okurlarımın –yine sorgulayanlarınız diye belirtmem gerekli ki– çok çabuk vazgeçtiğime ilişkin olası serzenişlerini duyar gibiyim ki, bir yazara bu kadar yüklenilmesinin haksızlığını, ortalığı gürültüye boğarak okurların sorumluluklarından kaçamayacağını da belirtmeliyim ki, okurla yazarı arasındaki ilişki doğru zeminde devam edebilsin. Öncesinde hakikatleri satmayı kafama koyduğumun üzerinden geçen uzun zamanın öyküsünü anlatmalıyım, bana mı uzun geldi yoksa herkesçe uzun olduğu kabul edilebilecek bir zaman dilimi miydi, bilebilelim.
 
 Okurların –bunca şeyden sonra sorgulamaktan yorulmayanlarınızın– zamanın akışı üzerine söyleve başlayacağım zannına düşmeyeceklerini umarak, diyeceklerimi laf kalabalığında boğmayarak, sürekli okurların ne düşüneceklerine de kafa patlatmayarak, en önemlisi yazdıklarıma şaşırmayarak…
 
 Ne diyordum? Uzun zamandır –hikâyenin başını unutacak kadar da uzun zaman geçmediğini belirtmem gerekli– yâni bu düşüncenin ne zaman aklıma düştüğünü ya da içselleştirdiğimi hatırlayamayacak kadar da uzun değil bahsettiğim zaman dilimi: Basitçe uzun zaman işte. Hakikatleri satmayı istemekle birlikte ikna edilmeyi de hep istedim. Kandırılmak hakikatleri satmaktan kat be kat önemliydi ki, bununla ilişkili beynimdeki işleyişte bir sorun olmalıydı ki, her konuda, en basit olayda bile ikna olmuyordum ki, bir anda tam bir komplo teorisyenine dönüştüm. Aman Allahım! Ya fark ederlerse bu çelişkiyi, yandı gülüm keten helva. Deminden beri zekâsını göstermek için ortaya laf atan o okura, çaktırmadan girmeli konuya.
 
 Geçmiş de ah geçmiş! Zavallı geçmiş: Bugünün huzurunda/huzursuzluğunda tekrar tekrar yazılan geçmiş. “Ben üzerimde hiç sevmediğim o kırmızı elbise vardı” diyorum, “Ağlıyordum” diyorum, “Yanımızda annem yoktu” diyorum, “Utanmadan çırılçıplak soyunmuş, yan yana dizili ağaçlara pencereden bakarken” diyorum; ablam “Tamam elbisen kırmızıydı” diyor, “Ama ağlamıyordun, sen hiç ağlamazdın” diyor ve ekliyor “Nemruttun”. Çok bozuluyorum, öfkeden kan çanağına dönmüş suratımla yüzüne haykırıyorum:
 
 “Nemrut ne demek biliyor musun? Ha! Biliyor musun?”
 
 “Asık suratlıydın işte, gülmezdin ama ağlamazdın da.”
 
 Neydi olay? Üzerimdeki kıyafeti ikimiz de hatırlıyor, olayın ayrıntılarında tamamıyla ayrılıyorduk. Ağladığıma o kadar emindim ki! Sahi ağlamaz mıydım, hiç mi ağlamadım? Ağlamışımdır da göstermemişimdir. Bir hakikat bekçisi olan annem sağ olsaydı keşke; hiç yalanını yakalamamış olmam mı beni böyle düşündürten. Muhakkak ki hakikatleri söylerdi bana. Ona soramayacağıma göre yeniden düşünmeliyim ki… Bence ağlardım. Bu konuyu uzatmaya gerek yok, asık suratlıydım ama ağlardım da; sürekli asık suratla gezdiğim içindir ki, ağladığım sınırlı zamanları unutmuştur. Böyle düşünüyorum lâkin nemrut olduğuma da zor ikna oluyorum. Güldüğümü de hatırlıyorum, belki kahkahalar atmıyordum ama gülüyordum.
 
 “Gülmüştüm,” diyorum. “Karpuz satıcısının megafonu bozulup da bir elinde megafon bir elinde karpuz, kamyon kasasında öyle ayakta kalakalınca beni bir gülmek almıştı,” diyorum. “Gülmüştüm işte!”
 
 “Ağlamadığın gibi gülmezdin de,” diyor. “Karpuz satıcısı da nereden çıktı, buna gülmüş olamazsın, ne saçma bir şey, ayakta öylece kalakaldıysa ne olmuş?”
 
 “Sana bir şey söyleyeyim mi, kesin senin yüzünden asık suratlı olmuşumdur.”
 
 “Ne ilgisi var!”
 
 “Ne ilgisi varmış? Muhakkak ki senden çekindiğim için sen böyle her şeyi saçma sapan bulduğun için yanında gülememişimdir. Evet, buldum işte. Kesinlikle böyle olmuştur, ben senin yanında gülmüyorumdur. İnsan gülmez mi hiç!”
 
 “Halam da gülmezdi, hatırlamıyor musun biz ona ‘hiç gülmez amca’ derdik.”
 
 “Neden kadıncağıza amca derdik, biz deli miyiz?”
 
 “Varyemez Amca’dan esinlenmiştik.”
 
 “Ben buna da gülmez miydim?”
 
 “Ne bileyim ben, gülmezdin herhalde, senin hep bir karanlık yanın vardı.”
 
 Fark ettiniz değil mi cümlenin önemini. Karanlık yan mı? Asık yüzlüydün, ağlamazdın, gülmezdin şimdi de karanlık yan çıktı başıma ki, kendi içinde tutarlılığına rağmen bir insanda olmaması gereken tüm özellikler yan yana ki, çözebilene aşk olsun. Kendi gerçeklerini sağlamlaştırmak için “hiç gülmez amca” çıktı başıma ki, tekrar hakikat nedir sorunsalı önüme geldi ki, şapkamı çıkartıp, önüme koymalıyım ki…
 
 “Ben gülmez miydim?”
 
 “Bu soru da nereden çıktı? Sana da günaydın, sabah sabah günaydın duymak istiyor insan.”
 
 “Günaydııııın, gülmez miydim?”
 
 “Ne zaman gülmez miydin?”
 
 “Çocukken.”
 
 “Gülerdin herhalde, gülmeyen insan olur mu hiç.”
 
 “Ben de onu diyorum işte, ağlamaz mıydım?”
 
 “Yine çocukluğunda mı?”
 
 “Eveet.”
 
 “Bebekken ağlardın, eminim ki çocukken de ağlamışsındır.”
 
 “Seni ağlayıp bunalttığım, zor durumda bıraktığım oldu mu hiç?”
 
 “Dur bir düşüneyim.”
 
 “Ben de düşünüyorum, kırmızı elbisemle pencere önünde ağladığımın dışında başka bir anı gelmiyor aklıma.”
 
 “Asık yüzlü müydüm peki?”
 
 “Of, pazar sabahı çekilecek sorular değil bunlar. Hem ailede asık yüzlü, hiç gülmeyen kimse yoktu ki, sen neden böyle olasın.”
 
 “Hiç gülmez amca varmış ya. Pardon, Redife Halam var ya.”
 
 “Vallahi halan duymasın, çok gülmese de asık suratlı da değildir.”
 
 “Biz ona neden ‘hiç gülmez amca’ derdik.”
 
 “Kim derdi?”
 
 “Ben ve ablam. En azından ablam, ben hatırlamıyorum, o söylüyor.”
 
 “Redife biraz soğuktur, ama güldüğüne de şahidim. Çocuk da değilsiniz artık. Nereden çıktı bunlar.”
 
 “Ben de ablama öyle söyledim, ama vazgeçeceğine karanlık bir yanım olduğunu söyledi.”
 
 “Sen boş ver ablanı, onun hayal gücüyle yarışılmaz.”
 
 Onunla yarışmayı ne zaman bıraktım ki şimdi vazgeçeyim demeliyim ki, babam da bunca yılın yakıcı rekabetini fark etsin ki, ona sorular sorduğumda basmakalıp cevaplar vermek yerine biraz daha kafasını çalıştırsın ki, annemin de hayatımızdan neden bu kadar erken ayrıldığını anlayabilsin ki, ayrıca bu karanlık yan işini çözümlemeliyim ki, alıcısının hemen hemen hiç olmadığı bir malı, ‘hakikati’, piyasa malına çevirebilecek ikna kabiliyetini elde etmeliyim ki…
 
 “Ağlamaz mıydım?”
 
 “Beni yine yoracaksın belli. Sen böyle cevaplaması kolay sorularla konuşmayı başlattığında bir süre sonra sorular feylesofların cevaplandırabileceği kıvama gelir, ayrıca cevaplardan da tatmin olmazsın.”
 
 “Ben ve felsefe? Şaşırdım şimdi.”
 
 “Kendimize haksızlık yapıyoruz bakıyorum da. Ne oldu senin o meşhur özgüvenine?”
 
 “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi. İnsan arkadaşıyla da rahat konuşamazsa vay haline.”
 
 “Tuzağına bu kez düşmeyeceğim.”
 
 “Allah aşkına! Alt tarafı üst tarafı evet ya da hayır diyeceğin bir soru sordum.”
 
 “Konu sen olunca evet desem de hayır desem de ardından gelecek soru ya da yorumların tahmin edilemezliğinden, tuzağına düşmeyeceğim.”
 
 “Yardımını istedim ya birden pek kıymetlendin sen de.”
 
 “İlgisi yok. Sadece sen böyle girizgâh yapmadan pat diye bir soru sorduğunda arkasından istediğini söyletene kadar diyalog şeklinde bir monoluğu sürdürüp durursun. Ben de şu anda bunu çekebilecek haleti ruhiyede değilim.”
 
 “Senin ruh halini sevsinler, analizine de bayıldım ayrıca. Hep haklı çıkmak benim suçum mu?”
 
 Beklendiği şekilde omzumu silkerek hava atmayı tamamlıyorum ki, konudan daha fazla uzaklaşmadan yeniden suçun işlendiği yere dönebilelim ki, ortada hukuki anlamda bir suç ve suçlu olmamasına rağmen haklı çıkma saplantımın altında yatan duygunun çözümlenmesi de gerekli ki, hakikatleri satabileyim ki…
 
 “Güler miydim?”
 
 “Gülerdin.”
 
 “Sen güler miydin?”
 
 “Ben de gülerdim.”
 
 “Ağlar mıydım?”
 
 “Ağlardın.”
 
 “Çok mu ciddiydim?”
 
 “Ciddiydin.”
 
 “Nemrut muydum?”
 
 “Nemruttun.”
 
 “Sevimli bir çocuk muydum?”
 
 “Sevimliydin.”
 
 “Offf Redife Hala! Gerçekten emme basma tulumba gibi her şeyi onaylamaktan vazgeç.”
 
 “Vazgeçeyim o zaman.”
 
 Ki ben de kendi hakikatimi bileyim ki, hakikatleri satabileyim.

YORUMLAR

Ahmet Rıfat İlhan

Yazarımız Sayın Songül ÖZTÜRK'ün, "Ki!" ile, öykücülüğümüze uzun soluklu olacağını tahmin ettiğim yeni bir üslup getirdiğine inanıyor, yeni öykülerini heyecan ve merakla bekliyorum.

29 Ağustos 2018

Serpil Özdemir

Karmaşık uslübunu sevdim. Okuyucuya ödev veriyor. Başı sonu belli hikayelerdeki izleyici rolünden çıkarıp hikayenin takipçisine dönüştürüyor ki bu da okuyucunun zekasını aktif kullanarak kendine sorular sorarak cevaplayarak okumaya devam etmesine neden oluyor. Dolayısıyla bu kadar dahil olduğu hikayeyi seviyor, sahipleniyor, içselleştiriyor. Hikayede özellikle insanın kendini tanıma çabasını en klasik yol olan anne-baba-kardeş-akrabayı ayna olarak kullanmasıyla anlatması güçlü bir içgörü. Ben kimim sorusuna yüzyıllardır cevap arayan insanoğlunun doğduğu günden beri etrafında olan insanları tanrılaştırarak onları referans noktası alarak yaşadığı hayatın içinden bir türlü çıkamadığını göstererek onlara duyduğu öfke ve kızgınlığı kendine yansıtarak insanın nasıl bir çıkmazda olduğunu samimi duygularla anlatmış yazar. İçsesinin neşeli olduğuna ikna ettiği bir insana kendi dışından kaynaklarını somurtkan, nemrut demesine inanmakla inanmamak arasında geçirdiği varoluşsal sıkıntıyı yazar bütün çaresizliğiyle anlatmış. İç sesini dinlemeyi unutan herkes için güçlü mesajları olan bu hikayeyi severek okudum. Yazarı kutluyorum.

28 Eylül 2018

Öne Çıkanlar

12 Eylül’ün Eşiğinde Sosyalist İktidar..K. S. Selçuk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

T. Í. B. A. C. S. C. E. P. B. Alcaine

4 Nisan 2026

İspanya’nın Sosyal Medya Yasağı

Son araştırmalara göre ekran kullanımını tamamen kaldırmak yerine sorumlu ve dengeli bir kullanım daha olumlu sonuç veriyor. 16 yaşından küçük çocukların sosyal medya kullanımını kısıtlamayı öngören yasaklar gündeme geldiği ilk günden beri tartışma konusu ve şu an bu m..

Devamı..

Yabancı Hisse Senedi Alımı İçin En İyi..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024