Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Şubat 2024

Hayat

Sosyalizm, Bugün ve Yarın

Semih Gümüş

Paylaş

3

3


“Sosyalizmin eninde sonunda ütopyacıların evladı olduğunu unutmayalım.”

1990’dan sonra, yani otuz üç yıl önce sosyalizmin geçirdiği sarsıntıyı o günleri içerden yaşayanlar kadar hissetmek olanaksız. Hissetmek, diyorum, çünkü reel sosyalist politika anlamında yaşananlar bir yana, ondan önceki on yıllar boyunca yüceltilmiş idealin gerçekliğinden sert bir kopuş yaşanması kimin duygularını çökertmezdi ki.

Sonra insanların bilincinde hem sosyalizm seçeneği zayıfladı hem de sosyalizm düşüncesi, düşünce üretimi alanından uzaklaştı. Böyle bir dönemin duygusunu iliklerimize kadar yaşadık.  Evet, 1990’lardan sonra Seattle’dan başlayıp Batı’nın büyük şehirlerine, bir aradan sonra Gezi’ye sıçrayan ateş antikapitalist niteliğiyle büyük yığınları harekete geçirmişti geçirmesine ama o kalkışmaların sosyalizmle buluşması pek mümkün olmadı. Olmasını bekliyor muyduk? Beklemediğimizi söyleyemeyiz ama olmayacağını da biliyorduk.

Ufuk çizgimizdeki kızıllık hiç sararmadı ama ne reel sosyalizmin Avrupa’daki yenilgisinden sonra sosyalist toplumun yeniden nasıl yaratılacağı konusundaki belirsizlikleri anlama ve değiştirme gücü yeterince bulunabildi ne de Marx’ın dünyasının gerçekliğinden bambaşka bir gerçekliği yaşadığımız şimdiki zamanların içinde Marksizmin nasıl yeniden zenginleştirileceği, günümüze özgü yorumlarla yenileneceği konusunda yeterli olabildik. Biz derken, dünya komünist hareketinin ve bağımsız sosyalist düşünce insanlarının bütününü kastediyorum. Yoksa bu ülkede Marksizme katkıda bulunabilecek Marksistlerin bunları yapabileceğini söylemek biraz zor.

sosyalizm semih gümüş marksizm

1990’lardan sonra uzun süre, sol ve sosyalist kanat özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya tasarımını güçlü biçimde ortaya koyamadı. Yeni zamanların kültürü içinde piyasanın isterlerine boyun eğen toplumu ayağa kaldıramadı. İşçi sınıfı işsizlik ve sendikasızlaşma yüzünden epeyce geriye çekildi. Bunu bir moral çöküş olarak değerlendirmek doğru olmaz. Yaşanan öncelikle bir moral çöküş değildi. Bir sistem yok olurken Leninizm ile gerçeklik arasında uzaklık oluştu, Marksizmin yeni yorumları olmadan düşünemeyeceğimizi gördük.           

Şunu öğrendik ama: Geçmişte içinde bulunmaktan kaygı duymadığımız militan, tek sesli, dar kadro partilerimizin yerine, kitleselleşmeyi amaçlayan yeni bir parti anlayışı geçirmeliydik. Bir komünist parti ama yalnızca işçi sınıfının partisi değil, sınıfın halk partisi olmalıydı ve bununla birlikte, proletarya diktatörlüğü yerine sınıfın omurgasını oluşturduğu halk iktidarını tasarlamalıydık. Bu ikisi de gerçekleştirilebilir olmalıydı, bunu ellerimizde tutabileceğimiz kadar somut bir gerçek olarak önümüze koymalıydık ve şimdi bunun izindeyiz.

İşçi Sınıfı ve Halk

Dünya solunda bugün kendiliğinden benimsenmiş ve proletarya kavramından daha çok kullanılan ötekiler anlamında halk kavramı elbette tartışılıyor. Halk kavramının gerçekliği Latin Amerika’yı dönemsel dalgalar halinde kuşatan yeni tip sol-sosyalizm düşüncesinin gerçeğe dönüşme sürecine bakarak daha kolay anlaşılabilir. Bizim siyasal ve toplumsal gerçekliğimiz içinde, belki bir başına halk demek yerine, işçi sınıfı ve bütün halk kesimleri gibi bir açılım daha doğru olur.

Epeyce ciddi sorunlar... Biz bunlara ne kadar yaklaşabildik. Kapsamı artık alabildiğine genişlemiş olan işçi sınıfının ve onun partisinin (ya da partilerinin) halkın adeta bütününü temsil eden bir toplumsal varlığa, güce dönüşmesi konusundaki politik düşüncelerimiz yenilenme doğrultusunda menzili doğru oklar.

sosyalizm semih gümüş marksizm

İşçi sınıfının yüz elli yıl önce olduğu gibi bugün de yeri yerinden oynatacak bir rolü ve işlevi olduğundan kuşku duyuluyor mu? Solda da bundan kuşku duyanlar olduğu görülüyor. O rolü yeniden çözümleyip tanımlamamız gerekebilir. Ama bizim Parti’yi sınıfın halk partisi, onun yolunu aydınlattığı büyük toplumsal kesimi de işçi sınıfı ve bütün halk kesimleri olarak belirtmek doğru olacaktır. Yani bizim devrimci dönüşüm sürecimiz sosyalizm ideolojisinin içkin olduğu halkçı bir karakter taşıyacaktır. Reformcu ve devrimci, bütünleşik bir toplumsal değişim –ve devrim– üstelik bu arada yüz elli yıl önce üstünde düşünülmemiş pek çok sorunun da alt edilmesini ve kullanılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla işçi sınıfı, öncülük etmek yerine bütün halk kesimlerini, onların çıkarlarından yakalayarak yanına çekmelidir.

Toplumun dönüşümü önce verili olana, geçmişe, yaşanan ânın kıstırılmışlığına karşı bir karşı koyma olarak yaşanacak. Bazen uzlaşmalarla ve reformlarla bazen zorla. Sosyalizmin gerçekleşebilir bir toplum biçimi olduğunu söylemek yetmiyor, onun nasıl gerçekleştirileceğini de somut adımlar atarak göstermek, gösterdiklerimizin yaşamasını sağlamak gerekiyor. Bizim hep öne sürdüğümüz, proletaryanın karakteri özünde değişmedi, o, dünyanın özellikle gelişmiş alanlarının maden ve metal –demir ve çelik– sanayilerinde, enerji ve iletişim alanlarında, petro-kimya sanayisinde ağır sanayinin temellerini dövmeye devam ediyor ama proletarya sözcüğünün büyüsünden çıkıp işçi sınıfının bütününe baktığımız zaman, orada büyük bir genişleme olduğunu da artık daha sık dile getiriyoruz. Artık işsizlerin de emekçiler olarak işçi sınıfı içinde sayılacağını, ev kadınlarının, kuryelerin, hizmet sektörü çalışanlarının, elbette gri yakalılara dönüşmeye başlayan beyaz yakalıların, hatta kaybedecekleri bir şey kalmamış emeklilerin, emek gücünü satmak zorunda olan ve ortak çıkara sahip olan bütün halk kesimlerinin de işçi sınıfının bileşenleri olduğunu söylüyoruz. Bunun bize belirsizlik getirdiğini değil, düpedüz umut ışıklarını çoğalttını ısrarla belirterek.

Devrimci sosyalizmin, zoru bir mücadele yolu olarak kullanmakla olan bağına yeni düğümler atmak zorundayız. Artık kazanım siyasetinin bütün sonuçlarının, kalıcı reformların, kalıcı bütün ileri adımların devrimci öze sahip olduğunu düşünerek davranmalıyız. Kendimi bir devrimci sosyalist olarak görüyorsam, yeni demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin bütün biçimlerinin devrimci olduğunu da düşünüyorum. Zor sosyalizm mücadelesinin bazı aşamalarında gerekebilir ama reform niteliğindeki kalıcı adımlar da artık devrimci sosyalizmin içindedir. Kazanılmış mevzileri önemsemeyene sosyalist denmez. Fikir kulüplerine dönüştürülmüş, dar, tek sesli partiler ya da örgütler içine sıkışıp kalmayı reddediyorsak…

sosyalizm semih gümüş marksizm

Antikapitalist Mücadele ve Sınıfsal Özü

Sonunda derdimiz kapitalizmle, kapitalizmin doğasını, sorunlarını, güçlü ve güçsüz yanlarını, çaresizliklerini çözümleyip onun nasıl yıkılacağını tasarlamak zorundayız. Kapitalizmin temellerini adım adım kemirirken çürüttüklerimizin ve yıktıklarımızın yerine sosyalizmin nasıl geçirileceğini düşüneceğiz.

Bu sürecin sağlam bir gerçekliği olduğuna sokaktaki insanlar henüz yaygın biçimde inanmıyor olabilir, hatta kaderci anlayışlar içinde kalan sosyalistler de bu dünyada sosyalizmin kazanılamayacağını düşünüyor olabilir. Oysa kapitalizm var oldukça ve organik bir gerçeklik olarak onun da sonunun geleceğini düşünüyorsak, o sonun bizim, yani işçi ve emekçi sınıfların ve devrimci sosyalistlerin tarihsel rolüyle gerçekleştirileceğine halkın çoğunluğunu inandırmak zorundayız.

Marx’ın dünyasının burjuvazisi de işçi sınıfı da bugünkünden farklıydı, iletişim araçları sınırlıydı, 19. yüzyılın romancıları bu yüzden ne anlatıyorlarsa onları ayrıntılı biçimde betimliyorlardı ki, bilenler bilmeyenlere gösterebilsin; interneti bir yana bırakalım, bugünkü hayatımızın olanaklarının çok büyük bir çoğunluğu yoktu o zamanlarda. Kapitalizmle kendini özdeşleştirdiği için daha baskıcı ve şiddet yanlısı olarak kendini örgütleyen bugünün devleti, Marx’ın zamanında kendini daha yeni buluyordu. Artık devletsiz kapitalizm dünyanın hiçbir yerinde yok. Bu büyük değişiklikler –reel sosyalizm deneyimi de önümüzde dururken– Marksizmi yeniden yorumlamayı, sosyalizmi düşünce içinde yeniden kurgulamayı gerektiriyor. Marksizm o gün neyse bugün de o, bundan kuşku duymak için neden yok ama onu bir yöntem, bir soyutlama ve yorumlama kılavuzu olarak kullandığımız zaman, bugünkü hayatımızda onun zenginleştirileceği, düşünülmeyenleri düşündüreceği de kuşkusuz.

Manifesto’nun dünyası kapitalizmi ve antikapitalizmi çok daha kolayca ve esnek biçimde üretebiliyordu. Sosyalizm bugünkünden daha ulaşılabilir olduğuna, kapitalizm nasıl bir sistem üretmişse onun bir seçeneği olarak sosyalizmin de bir sistem olarak üretilebileceğine daha çok inanılıyordu. Sosyalizm bir ütopya değildi o yıllarda, elini uzatsan kavrayabileceğin kadar somut bir gerçek olarak görülüyordu. Hatta yüz yıl sonra, 1960’ların ve 1970’lerin dünyasında –ve bu ülkede– devrimin gerçekleştirileceğine inanç hep güçlüydü. Bugün öyle mi? Soğuk savaş yıllarında yaratılan hasımlığın güçlü izlerinin bugüne sıçradığını söyleyebiliriz. Ama sosyalizmin eskimeyen bir düşünce ve geleceğin toplum biçimi olduğu ve daha kapsamlı biçimde tartışılmaya, gerçekleştirilmesi için yeni yollar aranmaya başladığı da kuşkusuz. Kapitalizm varsa hayatımızda, sosyalizm de olacaktır. Bunu kim yadsıyabilir.

sosyalizm semih gümüş marksizm

Şöyle bir paradoks da var mı? Özellikle soğuk savaş yıllarından sonra ama daha da önemlisi, Duvar’ın çöküşüyle ve Avrupa’daki sosyalist ülkelerin ters yüz oluşuyla birlikte, dünyanın gelişmiş kapitalist ülkelerindeki insanların sosyalizme inancında sarsıntılar oldu. Olmaması mümkün müydü. Gelin görün ki sosyalizmin bir gerçeklik olarak hayatımızda en güçlü dolaştığı ülkeler de gene onlar. Kapitalizmin ve kapitalist devletin insanları ne hale getirdiği, bu ülkeye bakınca da çarpıcı biçimde görülüyor. Ama bu ülkede toplumun çoğunluğu aynı zamanda kapitalizmin bir seçeneği olduğunu da düşünmüyor. Demek ki yaşadığı hayatın sahici bir seçeneğini arayacak olanlar varsa, onlar önce işçilerdir; işçi sınıfının doğası onu hâlâ toplumun en ilerici sınıfı, toplumsal kesimi olarak koruyor. Antikapitalist politikalar ve seçenekler sınıfa ne kadar güçlü biçimde götürülebilirse, onların inandırıcılığı ne kadar güçlü olursa, toplumun manivelası olarak işçi sınıfının harekete geçirilebileceğini de görmeliyiz. Kapitalizmin bu ülkede adeta son vahşi dönemini yaşıyor oluşu, toplumun neredeyse bütününde hayal kırıklığına, moralsizliğe ve elbette ekonomik çöküntüye yol açtı. Demek ki sosyalist hareketin, halkın umutlarını ayağa kaldıracak seçenekleri somut önerilerle ortaya koyması gerekir.

Geleceği Görmek

Seçenekler… Onlar neler peki? Bu ülkede yalnızca siyasal İslamcı baskı rejimi tasarılarının adım adım ilerletilmesine karşı eleştiriyle, teşhirle, lanetlerle neyi yıkıp neleri ayağa kaldırabiliriz… Böyle davranmak bizde doygunluk yaratabilir. Kitle ilişkilerini umursamak yerine, kendi ideolojik dünyasını korumaya çalışan partiler ya da örgütler de kişilere benzer tatminlerle yaşamayı sürdürüyor olabilir. Oysa asıl olan yeni demokrasinin ve gelecekte sosyalizmin somut sorunlarının nasıl çözüleceğine ve nasıl kazanılacağına dair inandırıcı politikalar ve tasarılar üretmek ve onların takipçisi olmak.

Kapitalizmi altüst ettik ve devrim yaptık – halk iktidarını yönetecek deneyime, bilgiye, görgüye sahip miyiz? Biz sözgelimi Latin Amerika’daki gibi iktidara gidip gelen, dokunan bir güce sahip olmadık, bugün de değiliz. Gelgelelim bazen kendi kendimize karşılaştırmalar yapabiliriz. Bir türlü kendini merkezde bile tutamayıp sağa eğilen ve bu durumundan hiç tedirgin olmayan CHP’nin on yıllardan beri doğru dürüst parti ve devlet yöneticileri, yerel yöneticiler bulamayıp siyaset esnafına dönüşmüş kadrolarıyla yıllarını geçirdiğini görünce kendi alanında yetişmiş nitelikli entelektüelleri, akademisyenleri, yazarları ve sanatçıları, sosyalist bilince sahip işçi önderlerini kapsama yeteneğiyle, sosyalistler bu ülkeyi yönetmek için yeterli kadrolara bugün bile sahiptir. Sosyalist hareket yerinden oynatmaya çalıştığı topluma bunu daha iyi göstermeye çalışmalı. Sosyalistler devleti tepeden ayağa örgütlerken eğitimi, sağlığı, sanayiyi, tarımı ve ticareti, bankacılığı, örnekse Merkez Bankasını, şehirleri, sivil toplum alanlarını kolektif ve planlı yönetim biçimleriyle dönüştürme yeteneğine bu toplumda herkesten daha çok sahip olduklarını göstermeli.

sosyalizm semih gümüş marksizm

E.M. Cioran kuşkusuz bu nedenle de, “Sosyalizmin eninde sonunda ütopyacıların evladı olduğunu unutmayalım” diyor.

Elbette şu da var: Bilişim teknolojisinin baş döndürücü gelişme hızı, yapay zekânın oynayabileceği roller konusunda yeni neler düşünmeye başlıyoruz? Bir yandan kapitalizmin altını oyan kemirgenler olarak, bu olanakları nasıl kullanacağımızı, öte yandan muazzam bir hız kazanmış teknolojinin, geleceğin toplumunun kurulması sürecinde oynayabileceği roller konusunda düşünmemiz de gerekiyor.

Sınıfın halk partisi olarak sosyalist partinin bunları yapabilmesinin önünde hangi engeller olabilir? Kitleler içinde çalışmaya öncelik vermek yerine içe dönüklük, merkezde Parti’yi yöneten ekibin birbirini izleyen dönemler boyunca içine kapanması, dolayısıyla parti içindeki nitelikli kadrolara yaklaşamaması, merak eksikliği, düşünce üretiminin ertelenmesi... Bu engelleri aşamadığı sürece, Parti’nin sürekli olarak geleceğe dönük stratejiler ve politikalar üretme yeteneği kolay aşınmaya başlayacak, hatta yavaş yavaş gerilemenin kapıları açılacaktır.

Sosyalizm işçilerin ve emekçilerin çoğunluğu için bir olanaksızı işaret ediyor. Onları ikna etmek için acaba ne kadar ve nasıl çaba gösterilmeli? Bunu iyi bildiğimizi söyleyemeyiz ama öğreniyoruz. Türkiye’de sosyalist hareketin bütün geçmiş deneyimi, TİP’in 1960’larda ortaya çıktığı yıllar dışında, bu bağı kurmakta ne kadar zorluk çekildiğini gösterir. Bunun bir nedeni bütün tarihimiz boyunca demokrasinin mücadeleyle kazanılmadığı, adeta bize sunulduğu gerçeğiyse öbürü de siyasal bakımdan Ortadoğu’nun en gerici devletinin solu ve sosyalistleri düşmanlaştırıp yok etmek için başvurduğu acımasız şiddettir. Demek ki önümüzde önce yeni demokrasinin devlet organlarının ve devletin hegemonya alanlarının nasıl değiştirileceğini, sonra bir gelecek toplumu olarak sosyalizmin nasıl kurulacağını zorlukları ve olanaklarıyla anlatma görevi var. Bütün strateji ve onun içindeki taktikler bunu düşünerek planlanmalı.

Bu yazının çıkış noktasında bulunan, “Sosyalizmin Neye Benzeyeceğini Söylemeliyiz” adlı yazısında Sam Gindin bu sorunu açıklarken şu basit ve anlamlı soruları ekliyor: “Sosyalizmin temel ikilemi, üretim araçlarındaki toplumsal mülkiyetin somut olarak nasıl ortaya konacağıdır. İşçiler işyerlerini yönetebilir mi? Eğer toplumsal mülkiyet devlet aracılığıyla örgütleniyorsa işçilerin kontrolü bunun neresinde yer alır? Eğer toplumsal mülkiyet işçi kolektifleri arasında paylaştırılırsa her bir kolektifin özel çıkarları toplumsal çıkarla nasıl örtüşür? Ve bu parçalı kolektifler merkezileşmiş güce karşı koyabilir mi? Yani, kapsamlı planlamayla birlikte gelen yoğunlaşmış iktidar demokratikleştirilebilir mi?”*

Evet, daha yüksek toplumsal bilinç. Bir cümle içinde belirtmek kolay ama hayatın alt edilmesi en zor sorunu bu olsa gerek, hele bu ülkede. Toplumbilimciler bir toplumun düşünme biçiminin 300 yılda bir değişeceğini söylüyor. Bunun ne kadar doğru olduğunu tanıtlayacak bir bilgiden yoksunum ama hemen hemen öyle olacağını da görüyoruz. Sosyalistlerin taşı çatlatacak sabrının asıl nedeni de bu değil mi. Dijital demokrasi sözünü ilk kez duyduğumda düşünmüştüm. Bilişim sektörünün hayatımıza getirdiği olanaklar dijital demokrasinin, dolayısıyla dijital sosyalizmin gerçekliği konusunda bize neler söyler? Bunu tam bilmiyoruz, demek ki düşünmeli, tasarlamalıyız. Öte yandan, dijital demokrasi sözünü duyduğumda yapay zekânın hayatımıza bu hızlı girişini de sanırım beklemiyorduk. Artık sosyalist hareketi teknolojinin hızına yetişmeye çalışan bir beceri fabrikası olarak da planlamalıyız. Bunu görmezden gelebilir miyiz?

sosyalizm semih gümüş marksizm

Sam Gindin’in yüksek bilinç düzeyleri arayışıyla ilgili şu sözleri de ümitsizlerin kulağına küpe olmalı: “Bu bağlamda, kapitalizmin yenilgisine katılmanın eğitici etkisi, yeni toplumun inşası için tartışmasız merkezi bir öneme sahiptir. Kapitalizmin yarattığı zayıflatıcı teslimiyetten kaçış ve yeni bireysel ve kolektif kapasitelerin heyecan verici keşfi, sosyalizmin inşasını ilerletmek için açıkça vazgeçilmezdir.”

Bütün bunlar iç içe geçmeye çalıştığımız toplumun yüksek bilinç düzeyi arayışı yanında, Parti’nin iç yapısındaki sosyalist bilinç düzeyinin yükseltilmesi görevine de gönderiyor. Bizim yaşadığımız on yıllar (1960’ların sonlarıyla asıl olarak 1970’ler ve bu arada 1980-1990 arası) ile şimdiki zamanlar arasında büyük farklar olduğunu görüyor ve biliyoruz. 1970’lerin Türkiyesi artık bir masal ülkesi gibi. Hayat da değişti insan da. Bunu o geçmişi yaşamayanlar tam anlamıyla bilemeyeceğine göre, eski kuşaklarla şimdikiler arasında da kaçınılmaz bir fark olacaktır. Sosyalizme ve Partili olanlar için Parti’ye en bağlı kuşak hangisidir, sorusu günlük davranış ve düşünme biçimimizi ilgilendiriyor. Bu sorunun yanıtı hemen hep en eski kuşak olarak kendini gösteriyor. Demek ki genç kuşakların sosyalizme bağlılığı önemli bir sorun ve bu sorunun üstesinden gelinmesi yukarıdan aşağıya yönlendirmelerle olmayacak. Bu sorun çözülürse önümüz daha da açılacak.

* Bkz. Birdunyacevidiblog.wordpress.com

YORUMLAR

Faik Çelik

Sol düşünce ve sosyalizm hakkında çok önemli bir değerlendirme ve kısmi bir özeleştiri yazısı. Katkı sunmak açısından yakın zamanlarda okuduğum çağdaş Fransız filozof Michel Henry’in (ki oldukça aykırı ve mistik yönü olan bir filozof, hem idealizmi hem materyalizmi reddeden, Hristiyanığa yakın duran bir düşünür, bu nedenle çözümlerine değil saptamalarına dikkat çekiyorum) görüşlerinden birkaçını paylaşmak istiyorum. Marx hakkında çok ayrıntılı incelemelerde bulunan ve onun büyük bir filozof olduğunu ancak Sovyetler başta olmak üzere Doğu Avrupa’da resmi ideoloji olan Marksizmin pratikte başarılı olmamasının ve komunizmin çöküşünün nedeninin Marx’ın felsefesinin yaşamla ilgili düşüncelerinin, Lenin’den itibaren birey-insan kısmının yanlış yorumlanmasına veya hiç yorumlanmamasına bağlar. M. Henry, Marx üzerine yazdığı 4 ciltlik çalışma, kitap içinde sert eleştiriler yönelttiği Marksistler tarafından reddedildiği gibi, Marx'ı bir filozof olarak görmeyi reddeden ve onu Marksizmden sorumlu bir ideologa indirgeyen kişiler tarafından da reddedilmesinin yanlışlığını vurguluyor. Kayda değer olanın yalnızca toplum olduğu, bireyin toplumun ürünü olduğu yönündeki klasik Marksist düşüncenin komunizmin çöküşünde en önemli unsuru oluşturduğunu, yaşamın her zaman bireysel olduğunu ve onun yerine kendisinden daha büyük toplum gibi bir bütünlüğü koyduğunuzda kendinizi aldatırsınız demektedir. Marx’a dair yepyeni bir yorum ortaya koyarak onu çarpıtılmasına neden olan pratikteki Marksist ideolojiden çekip çıkarmak için “yaşam fenomenolojisi”ni uyguladığını belirtiyor. Keza kapitalizm eleştirisini de “Barbarlık” adlı kitabında yaşamın kendini olumsuzlaması olarak anlaşılan kötülüğün bilim ve teknolojideki gelişmelerin pek çok insanı sefalete ve dışlanmaya sürükleyerek dizginsiz ve yıkıcı gelişmelere yol açtığını vurguluyor. Yukarıdaki makaleyi doğrulayan saptamalar. Bence 1960’lara dönüp TİP tarihi ve özellikle M.Ali Aybar’ı yeniden okymakta yarar var. Elinize sağlık Sn Semih Gümüş.

16 Şubat 2024

Faik Çelik

Zorunlu bir ek yorum: ilk yorumumdan dolayı dostlardan sitem aldım, bireyi önceleyen toplumu geri plana iten “postpodern” düşünceyi savunduğuma dair. Eğer Michel Henry’nin “Yaşam ve Felsefe:Söyleşiler” kitabı okunursa ne yazarın postmodernist olduğu ne de benim kısacık değerlendirmemin çok mesafeli durduğum postmodern ideoloji ile ilgisi olmadığı görülecektir, dostlukla…

21 Şubat 2024

DİLEK KARAASLAN

"Artık işsizlerin de emekçiler olarak işçi sınıfı içinde sayılacağını, ev kadınlarının, kuryelerin, hizmet sektörü çalışanlarının, elbette gri yakalılara dönüşmeye başlayan beyaz yakalıların, hatta kaybedecekleri bir şey kalmamış emeklilerin, emek gücünü satmak zorunda olan ve ortak çıkara sahip olan bütün halk kesimlerinin de işçi sınıfının bileşenleri olduğunu söylüyoruz. Bunun bize belirsizlik getirdiğini değil, düpedüz umut ışıklarını çoğalttını ısrarla belirterek." Sanırım, orta sınıfın (git gide yoksul halk kesimiyle birleşmesine rağmen) kendini ısrarla farklı bir yerde konumlaması ve bir sınıf bilincine sahip olmaması buradaki gelişmenin, harekete geçmenin, önünde duran en önemli engellerden biri.

22 Şubat 2024

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024