Tahir Elçi'nin unutulmaz hatırasına...
Dağ taş karanfil. Kırmızı karanfil. Kırklar dağının yamaçları, Dicle vadisi, on gözlü köprünün kemerleri kızıla kesmiş. Mor ceketli kadın, baş vermiş ekin gibi dalgalanan karanfil bahçesinde koşuyor, durup durup çevresine bakıyor. Durdu, havayı yokladı, rüzgârdan eser yok, karanfil mevsimi de değil, açsa açsa erkenci kasımpatılar açardı bu mevsimde. Ellerini gözlerine siper etti, karanfillerin sökün ettiği yöne baktı, oradaydı, dört ayağının üzerinde yükselen minare orda onu bekliyordu.
Adamı minarenin gölgesinde yüzükoyun yatarken buldu. Başının altında bir deste karanfil. Yüzü destenin içinde kaybolmuş. Beklerken uyuyakalmış olmalı. Ayaklarının ucuna basa basa yaklaştı. Eğildi, yüzündeki karanfil yapraklarını üfledi. Ilık esinti adamın kirpiklerini kıpırdattı, gözleri açıldı açılacak. Sol kaşının üstündeki o derin çizgi de ne. Kadının beyni karıncalandı, zihninde sisli koridorlar belirdi. Sırt sırta vermiş taş evlerin sıralandığı dar sokaklarda koşmaya başladı. Eli sıcak bir avuçta kenetli, ardına bakmadan koşuyordu. Gökyüzünde dolanan pervaneler, sokağa sığmayan tank paletleri, şangırtılar, patlamalar, sirenler. Kapanan kapılar, körleşen pencereler. Paydos zili çalmadan boşalan sınıflar, duvardan atlayıp arka sokaklara dağılan çocuklar. Sesler yaklaştıkça Sur'un labirentlerine sığınan insanlar. Ve o beyaz duman. Sinsi bir yılan gibi sürünerek ağır ağır ilerleyen, her dönemeçte uzayan kollarıyla çıkmaz sokakların en kör noktasına sinen beyaz duman. Birbirini arayan eller, yüzler, kaybolan sesler.
Mor ceketli kadın, karanfil destesindeki başı dizlerine aldı. Beynine üşüşen karıncalar, sisli sokaklar, kucağındaki baş, kalkmayan göz kapakları, dağılan karanfiller, hepsi, hepsinin bir yanılsama olmasını diledi. Bakışlarını minarenin ayaklarına çevirdi.Dördü de suskun, siyah ve taş kesilmişti. Kucağındaki yüze bir daha baktı. Ritimsiz çarpan kalbini söküp karanfillerin ortasına fırlatmak istedi.
Hava kararmaya başladı. Avucundaki el soğuyordu. Kadın çevresinde ne kadar karanfil varsa hepsini topladı. Adamın göğsüne, kollarına, bacaklarına örttü. Adamın üşümesi geçmedi. Kadın bahçedeki bütün karanfilleri kesti kucakladı onları da örttü. Adam hâlâ üşüyordu. Kadın ceketini çıkarıp adamın boynuna doladı. Adam gülümsedi. Gülümsemesi sıcaktı. Hava iyice karardı. Kadın elindeki son karanfili öbeğin üzerine bıraktı. Başını gökyüzüne kaldırdı.
"kimdik biz, biz kimdik boş gecelerimin Stêr'i?
adımız neydi, yurdumuz neresi, neresiydi ülkemiz?
neyi anlatıyorduk neydi dilimiz?
bütün hesapları neden bizden soruldu dünyanın?
Stêr'im benim, kurban olduğum
neden kurban seçildik biz?
neden kan dolu bir göç, yara dolu bir beden?
ama neden bu kahrolası talih"






