Sülünler
4 Eylül 2019 Öykü

Sülünler


Twitter'da Paylaş
0

Gözümde sarı benekler. Kumsal ölü sülünlerle dolu. Denizin rengi insanı şaşırtacak kadar saydam. Günısı levhalarıyla dolu damların üzerinden ufuk çizgisine bakıyorum.  Gökyüzü sarımsı siyah bulut katmanıyla örtülü.  Birkaç şahin denizin üzerinde dönüp duruyor, martılarsa kayalıkların üzerine konmuş sahili gözlüyor. Fırtınanın dördüncü, işten çıkarılmamınsa onuncu günü. Ortalıkta çatı parçaları, tenteler, bir sürü şemsiye, ağaç dalları, pek çok tabela var. Hepsi de güçlü rüzgârla yerlerinden sökülüp ortalığa saçıldığından şehir harap.   Dışarıdan terk edilmiş gibi duruyor. Kumsaldaki sülünlere bakıyorum.Yerde öylece yatan kuşları sayıyorum. Elmas sülün, kırmızı altın sülün, kral sülün, beyaz kulaklı sülün, kan sülünü. En çok da kan sülünü sayıyorum. Batan bir gemiden kıyıya vurmuş ya da gezici bir sirkten gelmiş olmalılar, umursamıyorum. Aşağıda bir hareketlilik var. Birkaç çocuk ellerindeki dal parçalarını sağa sola savurarak sahile inen yollardan birine giriyor. Yolun bitip kumsalın başladığı noktada bir süre durup bekliyorlar. Ne yapacaklarına karar veremez bir halde çevrelerine bakıyorlar. İçlerinden biri bulunduğu taşın üzerinden hızlıca kuma atlayınca ayağı kayıp kumun içine yuvarlanıyor. Üstü başı kum olunca hep birlikte gülüyorlar. Saçları, yüzünün yarısı, pantolonu, kapüşonunun içi her yanı kum. Başını eğip sallıyor.  Ellerindeki dal parçalarıyla zikzaklar çiziyorlar kumda. Sülünlerin başına gelince duruyorlar. Ellerini bellerine koyup öylece bakıyorlar sülünlere. Olduğum yerden izliyorum onları. Kan kırmızısı olan sülünün başındalar. Göz alıcı renkleri solmaya yüz tutmuş. Kuyruğu salkım saçak. Hafifçe dokunuyorlar. Kızıl tüylerinden kopartıp kulağının kenarına takıyor biri.

 Gökyüzündeki yırtıcı kuş sayısı artıyor. Rüzgârın da şiddeti. Bulunduğum yerden ayrılıp ayrılmama konusunda kararsızım. Bira şişesini başıma dikip bayır aşağı fırlatıyorum. Şişe parçalanırken sahile inen dolambaçlı yollardan birine sapıyorum. Denizden şekerli bir koku geliyor. Parkın yanından geçiyorum ağır ağır. Zemini devedikenleriyle kaplı. Renkli kaydırağın kenarları paslanmaya yüz tutmuş. Salıncak rüzgârın etkisiyle sağa sola yalpalayıp duruyor. Tahterevallinin oturakları kırılmış. Yıllardır kullanılmayan masum çocukluk hayalleri. Yutkunuyorum. Sahilin başladığı noktada bir süre denize bakıyorum. Geçim derdi olmasa yaşamak güzel aslında. Dalgalar her şeyi yutmaya hazır gibi hızla kıyıya vuruyor. Koku daha da artıyor. Tatlımsı, alkol karışımı bir koku, aseton kokusu. Çocukların yanına geldiğimde koku daha da dayanılmaz oluyor. Sülünlerden geliyor. Pembe köpükleri görüyorum kıyı boyu. Hayata geldiğimiz andan beri kurduğumuz nice hayal gibi.

Çocuklar durduruyor beni.

"Yaklaşma," diyor çocuklardan biri. Gülüyorum. O gayet ciddi. "Bizim mıntıkamız burası, yaklaşma!"

"Komutanımızın sözünü dinle," diyor biri.

"Emredersiniz," diyorum tatsız. Rüzgârın etkisiyle sülünlerin tüyleri havalanıyor.  Çocuğa dönüp, "Sayın Komutan bana hemen şimdi, elliden fazla kuşun bir anda, ortada hiçbir sorun yokken telef olmasını nedenini, evet, bunun nedeninin açıklamasını yapmanızı istiyorum. Bunu yapabilecek misiniz?" diye soruyorum. Aklı karışıyor. Gözlerini birkaç kez kırpıştırıyor. Kafasını kaşıyor. Tuttuğu dalı kuma sapladıktan sonra telsiz varmış gibi elini yumruk yapıp ağzına yaklaştırıyor. "A takımı hemen toplanıyoruz," diyor. Vakit kaybetmeden bir araya geliyor, halka olup kafa kafaya veriyorlar. Bu fırsattan yararlanıp ayakucumdaki sülünün başında yere çömeliyorum. Kumun içinden sivri, küçük bir dal parçası alıp başına dokunuyorum. Boynundaki yeşilimsi halkalar dikkatimi çekiyor ilk önce. Gagalarının kenarı limon sarısı.  Elimdeki dal parçasıyla okşuyorum başını. Titriyor gibi. Elli yıllık hayatımdaki bütün güzellikler aklımdan geçiyor. Hiçbiri şu an gördüğüm güzelliğe benzemiyor. Gözümü açıp kapayınca halkalar dağılıyor. Rüzgâr kumları savuruyor aniden. Gözlerimin önünde haleler uçuşuyor. Ne sülünleri ne de çocukları görüyorum. Yok olup giden çocukluk hayallerim gibi hiçbirini bulamıyorum. Bastıra bastıra ovuşturuyorum gözlerimi.  Yeniden sülünlerin yapışkan tüylerine sıvanıyor kum. Rahatlıyorum.

Deniz renk değiştiriyor. Lacivert. Öyle ki mora çalıyor bir an. Kulağına tüy takılı çocuk yanıma gelip pantolonunu indiriyor. Ne yapıyor bu şimdi demeye kalmadan beş çocuk da pantolonlarını indirip sülünlerin üzerine eğiliyorlar. Kumda ince ince sidik izleri beliriyor. Şırıltı sesine çocukların gülme sesi karışıyor. Ayağa fırlıyorum. Dizlerim sarsılıyor. Uyuşma başımda mı, belimde mi, bacağımda mı anlamıyorum. Yere eğiliyorum, kumu avuçlayıp çocukların üzerine savuruyorum. Pantolonlarını çekmeye fırsatları kalmadan kaçışıyorlar. En yakınımdaki velet gözüne giren kum yüzünden iki büklüm oluyor. Kulağındaki tüy hemen önümde, kuma gömülmüş. Sidik damlıyor pantolonuna. "Sizi gidi piç kuruları," diyorum. Çocuklar pantolonlarını çekmeye çalışırken koşamıyorlar. Üzerlerine deniz kabuklarıyla dolu kumu savurmaya devam ediyorum. "Manyak bu adam," diyor biri, bir diğeri "Yardım edin," diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, birkaçı da sadece çığlık atıyor. Kumun içindeki tüyü alıyorum. Gökyüzündeki şahin sahile doğru pike yapıyor. Ona da kum savuruyorum. Deniz pespembe. Aseton kokusu git gide artıyor. Martıların çığlıkları dolduruyor kulaklarımı. Kovaladığım çocuklar kayalıktaki martıların hizasında. Ellerindeki deniz kabuklarını martılara atıyorlar şimdi. Bu çocuklar tam bir beterböcek.  Ne yazık ki yaramazlar deyip geçemiyorum. Kin topluyor içim. Çocukların acımazsızlığı karşısında nutkum tutuluyor. Kent derin bir boşluk içinde. Çocuklar ve ben varım sadece, bir de hayal kadar gerçek sülünler. Elli yaşında işten kovulmamı, şirketin ne kadar tazminat ödeyeceğini, biriken faturaları, bankaya borçlarımı düşünüyorum. Omzum ağrıyor, başım uyuşuyor bir an. Aslında sadece yerde yatan sülünleri izleyip kayalıktaki martıları duyumsamak istiyorum. Ama çocuklar rahat bırakmıyor beni. Onların çığlıkları, bağrışları, birbirlerine eziyetleri, hayvanlara kötü davranmaları kafamı bulandırıp canımı sıkıyor. Gözüm seğirmeye başlayınca, "Kaybolun," diye bağırıyorum.  Umursamıyorlar. Ayağımı kuma vuruyorum. Ayağım hızla gömülüyor kumun içine. Ayakkabıma dolan kumlar daha da canımı sıkıyor. Etrafımdaki her şey yok olsun istiyorum. Garip bir ses geliyor kulağıma. Çocuğun birinin öğürdüğünü duyuyorum. Başımı kaldırıp bakıyorum. Yeşilimsi kırmızı bir kusmuk çıkıyor ağzından. Ayakta yalpalıyor bir süre, dengesini kaybedip kusmuğun üzerine düşüyor. Diğer çocukların da öğürdüğünü, fışkırarak kustuğunu, peş peşe kumsala düştüklerini görüyorum.  Ayakkabımı çıkartıyorum. Ters çevirip içini temizliyorum. Yavaş hareketlerle giyip ağır ağır kumsaldan çıkıyorum. Martıların çığlıkları dolduruyor kulağımı. Yokuşu tırmanırken parkın yanından geçiyorum tekrar.  Devedikenleri daha da büyümüş geliyor bana. Hiç el değmemiş bir park. Çocuksuz. Elimdeki tüyü havaya kaldırıp üflüyorum. Aralarına giren kum tanecikleri uçuyor. Ortası göz gibi mavi. Dokunup ipeksi yüzeyini hissediyorum. İlk durduğum noktaya gelip aşağıya bakıyorum. Sahil uçsuz bucaksız. Donuk. Üzerinde karnaval renkleriyle sülünler. Deniz köpük köpük. Baktığım her yerde sarı benekler. Elimdeki tüy havalanıyor birden. Benekler büyüyor. Sülünlerin arasında yatan çocukları sayıyorum.Gözlerimi açıp kapıyorum, sayıları hiç değişmiyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR