Süpermarket Avlusu
1 Ocak 2020 Öykü

Süpermarket Avlusu


Twitter'da Paylaş
0

Süpermarketten içeriye girdiğinde ısındığını hissetti, sensörlü otomatik cam kapının hemen üzerinden sıcak hava üfleyerek ziyaretçilere güvenli bir tüketim yuvasında olduklarını belirten ısıtıcının “Hoşgeldiniz” diye fısıldayan nefesinin sıcaklığıyla. Kendisi bu sert kışlara alışıktı alışık olmasına da, kucağında bir yükmüş gibi taşıdığı altı günlük bebeği pek hazırlıklı değildi dünyanın bu kış ile yaz arasında bir yoyo gibi salınım yapan manik depresif hallerine. Öyle ki sıcak bir bahar günü anne rahminde peyda olmaya başlayan bu varlık olgunlaşıp dalından düşene kadar kış olmuştu.

Anne girişteki uzun boylu ve zayıf, solgun ve mutsuz yüzlü, kendine güvensiz duruşuyla bu mekânın güvenliğini nasıl sağlayacağı şaibeli mi şaibeli güvenlik görevlisinin hemen ardında bulunan süpermarket arabaları yığınına yöneldi. En temiz ve kolay hareket eden arabayı bulmak için birkaç arabayı test ettikten sonra, doğru olduğunu düşündüğü arabaya bebeğini yavaşça sırtüstü yatırdı. Bebeğin yüzünde küçük bir gülümseme belirdiğini hissetti. Anne bu gülümsemenin ağırlığının altında ezilip kayıtsız kalmayı yeğledi. Yıllar önce bir çocukken, erkek kardeşini severken kardeşinin yüzünde oluşan gülümsemeyi anımsadı. Annesi o zaman yeni doğmuş bebeklerin gözlerinin perdesinin tam kalkmadığını, bebekler eğer nedensizce bir boşluğa bakıp gülümsüyorlarsa onların aslında meleklere gülümsediklerini söylediği geldi aklına. Kendi bebeğinin de çok yakında onu aralarına alacak olan bebek melek arkadaşlarına gülümsediğine inanmayı tercih edip bu gülümsemenin yarattığı acıdan kurtulmak istedi. Bu bebek bir kaza sonucu bebeğiydi. Ya kendi ailesi onun canını alacak ya o kendi çocuğunun canını. Her halükarda bir anne katil olacak. Aslında bütün kaza sonucu olan bebeklerin farklı bir hikâyesi vardır ama bu kimsenin umurunda değildir. Daha önemlisi, yeryüzünde kaza sonucu olmayan kaç insan vardır ki? Dünyadaki insanların çoğunun önceden planlanarak dünyada olmadığına emindi. Madem öyle, bu haksızlık niyeydi? Kendi annesi, yedinci çocuğundan sonra bir çocuk daha beklemiyordu mesela. Ama O olmuştu ve o da şimdi anne olmuştu. Üstelik çok fazla abisi vardı.

Tüm kaygılarından ve korkularından kendini sıyırıp arabayı sürmeye başladı. Parkta bir bebek arabası sürer gibi keyif aldı ilk beş metrede. Onu hiç bebek arabasıyla gezdirmemişti ve muhtemelen bu onu son arabayla gezdirişiydi. O anda bulundukları market bir park oldu, aralarından geçtiği raflardaki rengârenk ürünler de çiçek olup açmaya başladı. Çiçek ve meyve kokulu ürünlerin kokularının, şarküteri ürünlerinin kokularıyla karıştığı bu tuhaf havayı çekti içine. Anne olmanın hazzı ve anne olmanın acısı bu kokuya benzetilebilirdi. “Anne olmak acı verir” derlerdi büyüdüğü köyde başlarına yazma örtü, saç uçlarına çalı süpürge bağlı kadınlar. “Ne yaparsan yap, ister iyi bir anne ol, ister kötü, o acıdan kurtulmana imkân yoktur” derlerdi. Peki bir anne bebeğini öldürürse dünyanın en cani katili midir yoksa aslında kendi parçasını ve dolayısıyla kendisini yok ettiği için bu cinayet, en masumane intiharlardan biri midir? Bir kazaydı işte, hemen her şey gibi, hatta evrenin kendisi gibi sadece bir kaza sonucu. Bebeğini yok etmeden önce, biraz daha anneliği tatmak istiyordu. Bu yüzden buradaydı. İhtiyaçlarını alıp onu Saturnus gibi yutmadan, olmuş ama hemen ardından ölmüş bebek melek bebeklerin arasına yollamadan hemen önce, ona bir çocuk terzisi gibi kendi kesip biçtiği, boyuna uygun, kıpkısa bir hayat sunmak istiyordu. Böylece bu zamanı iyice yaklaşmış korkunç eylemin gelme süresini de geciktirmiş olacaktı.

Bebeğin ihtiyaçları için markete şöyle bir göz gezdirip, bir oyun alanındaymışçasına nereden başlamasının daha kolay olacağını hesaplayarak işe mamaların olduğu reyondan başlaması gerektiğine karar verdi. En nihayetinde bir bebeğin en temel ihtiyacı mamaydı ancak onun henüz mama yiyebilecek erişkinlikte olmadığını hemen fark etmesi beklenemezdi. Bir kaza sonucuydu ne de olsa ve henüz altı gündür anneydi. Anne yönünü değiştirip sütlere doğru yöneldi. Üç beş kutu inek sütü... Bebeğini artık daha fazla emziremezdi. Emzirdikçe, memelerine süt yürüyüp büyüdükçe bebeğine daha fazla bağlandığını hissediyordu çünkü. Kendi epi topu iki karış bebeğine buzağı muamelesi gösterdiğini hiç düşünmeden, sütlerin raf ömrünün bebeğinin planladığı ömürden önce bitip bitmeyeceğini hesapladı. Bebeğinin ömrünün, sütlerin raf ömrüyle denk olabileceğine kanaat getirdikten hemen sonra kutuları bebeğin sol yanına dik şekilde iki kat, sıra sıra dizdi. Anne arabayı aheste aheste raflar arasında itelemeye devam ederken bebeklere dair her ürün, algısında bir seçiciliğe nerden oluyordu. Bebek bezleri o anda takıldı gözlerine. Televizyon reklamlarında, annelerin bebeklerinin popolarını büyük keyifle okşamasına sebep olan, bundan dolayı da bebeklerin çiş ve kaka yapmaktan çok mutlu olmasını sağlayan o bebek bezleri. “Kuru, temiz, ferah” diye konuştu içinden, kalbi kirli ve hep nemli olmaya zorunlu bu kadın. Paket yumuşak olduğu için bebeği rahat etsin diye altına döşek gibi yerleştirmek istedi ama bebek mağazanın sıcaklığının rehavetiyle çoktan uyumuştu. Rahatsız etmek istemedi. Dev paketi bebeğin sağ yanına dik şekilde yerleştirdi ve aracı sürmeye devam etti.

Tereyağlarının olduğu reyondan geçerken bir paket tereyağı alıp arabaya attı. Markete bebeğinin ihtiyaç malzemelerini almak için gelmişti ama bebeğinin tüketemeyeceği bu ürünü almaya karşı koymadı. Bunu kendisi için almıştı. Bebeğini ilk defa kucağına aldığında hissettiği kokunun kaynağı sanki bu paketin içinde gizliydi. Evet, bütün bebekler tereyağı kokardı. Esasen insanlar da annelerini tereyağı kokusuyla benzeştirirdi, çocukken mutfaktan gelen yemek kokularının, beynimizde kendine yer açtığı o karanlık, görüntüsüz kokular mağarasında kıpırdanmasıyla. Tereyağı, anne ile çocuğun ortak kokusuydu. Genç kadın acele etmesi gerektiğini hissederek arabaya göz atıp aldıklarını gözden geçirdi. O an deterjan alması gerektiğini fark etti. Bebeğin kıyafetleri yıkanmalıydı. Poşet deterjan ile kutu deterjan arasında düşünüp kutu deterjana karar kılarak, iki kutu deterjanı arabaya yöneltirken bebeğini öldüremeyeceğine de karar kılmış oluyor. Hayır! Onu öldüremez. Onu saklamalı, bütün bu canilikten, kötülükten, kandan, kirden, boktan. Deterjan kutularını bebek bezi ve süt kutularının üzerine yatay şekilde bebeğinin üzerini kapatacak şekilde yerleştiriyor. Bebeği için bir sığınak yaratıyor içeride. Tıpkı bir hafta öncesine dek kendi rahminde olduğu gibi güvende artık bu tünel içinde. Bebek, market ürünlerinin altında görünmez oluveriyor. Baş tarafında battaniye kutusu, sol yanında kutu kutu yükselen sütler, sağ yanında bebek bezi paketi, ayak ucunda yükselen biberonlar, emzikler, birkaç öteberi ve hepsinin üzerinde bebeğine bir çatı görevi gören iki kutu deterjan. Eski çağlarda insanlar kaza sonucu oluşmuş, istenmeyen bebeklerini kilise, cami gibi ibadethanelere bırakırdı. O ise bebeğini bu yeni çağ tapınaklarından birinde bırakıveriyor. Onu bulacak kişi ihtiyaç malzemeleriyle beraber bulacak hem de. Ah şanslı minik! Anne ürünlerin altında kalmış bebeğini son kez görmeden arabadan sadece tereyağını alarak uzaklaşıveriyor. Anne kaçıyor! Anne! Tereyağı kokan bebek hâlâ uyuyor. Şehirde bütün bebekler tereyağı kokuyor.

Sivilceli, ne çocuk ne de genç bir mağaza çalışanı, içi dolu arabaya yaklaşıyor. Araba, yaklaşık yirmi dakikadır orada. “Biri yine doldurmuş doldurmuş, hiçbir şey almadan çıkıp gitmiş. Zaten başımızda bir ton iş var, bir de gel bunlarla uğraş. Hey Allahım!” diye homurdanıyor. Ürünleri tek tek raflarına geri yerleştirirken anne rahminden yeniden doğar gibi başı görünen bebeği hangi rafa koyacağını bilemiyor.         


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR